Varoluş

Görsel: Hermann Max Pechstein

İnsanoğlu yaşadığı müddetçe  varlığın gizeminin peşindedir. Bir taraftan özgür iradesiyle  dünyadalığın bilinmezliği içerisinde, varoluşunu şekillendirmeye çalışırken,  diğer taraftan varlığının  parça -bütün ilişkisindeki yerini sorgular ve büyük resmi anlamlandırmaya, tamlığın bilgisine ulaşmaya çalışır. 

Varoluş serüveninde,  Aristo’nun eskimeyen “Bir insan yaşamını nasıl sürdürmelidir ?” sorusunun cevabı aranır
sürekli… Ancak çoğu zaman insan, düşüncelerini, tutkularını, arzularını gerçekliğe dönüştürme mücadelesi verirken, hızla geçen zamanın içerisinde kaybolup gider.

Oysa varoluşun anlamı, yaşam farkındalığında gizlidir. Bu farkındalıktır ki,  yaşamı her zaman canlı tutan ve yaşanmaya değer kılan…

Varoluş tamamlanmak ister, kendisiyle veya bir başkasıyla…
Toplumdaki yerini almak, kendini gerçekleştirmek,  ifade etmek ister.   Çatışmalarını çözümlemek, zedelenmişliklerini  iyileştirmek… Tamamlandığını zannettiği  sırada ise eksikliklerini  farketmek…
Böylece ne kendine yetişir insanoğlu, ne de bir başkasına…

Kimi zaman umutsuzluğa düşer çaresizce…Kimi zaman çaresizliklerinden yepyeni umutlar yeşertir, umudun kendisi olmayı öğrenir.

Varolmanın diğer insanlarla, diğer canlılarla, çevresiyle birlikte değerli olduğunu görür, sevginin ve sevmenin bilincine erer.  Böylece varlığın anlamını sevgiyle keşfeder, yolculuğunda ilerler sessizce…

Denge

Ekolojik denge, ekonomik denge, ruhsal denge, zihinsel denge,  fiziksel ve kimyasal denge , kısacası neredeyse tüm yaşam “denge” üzerine kurulu.

Savaşla barışın, sevgiyle nefretin, iyilikle kötülüğün, hastalıkla sağlığın, doğallıkla yapaylığın,  karanlıkla aydınlığın tartıldığı hassas bir terazi yaşam.

Terazinin bir kefesi ağır basınca eşitlik ortadan kalkar, denge bozulur.
Eşitliğin olmadığı yerde özgürlük ve demokrasi olmaz.
Savaşlar öfkenin, kinin, nefretin ağır bastığı kefede durur, sevginin değil.
Kötülüğün ağır bastığı yerde iyilik havada asılı kalır.
Cehaletin ağır bastığı yerde bilim anlamını yitirir.
Yalanların ağır bastığı yerde gerçeklerin sesi duyulmaz.
Egoların, hırsların ağır bastığı yerde insanlık can çekişir.

Denge öylesine yaşamsal bir önem taşır ki, var olmak ve yok olmak arasındaki sınırdır çoğu kez.
Dengeyi kaybedip düştükten sonra ayağa kalkmak kolay değildir her zaman.
Kanayan yaraları sarmak, acıları dindirmek için  uzun bir süreç gerekebilir. 
İnsanlık tarihi  terazinin ayarlarıyla oynayıp  hile yaparak  dengeleri bozmak isteyenlerle doludur.

Geçiş süreci ne denli zor olsa da  sonunda mutlaka  aydınlık karanlığı, sevgi nefreti, barış savaşı , iyilik kötülüğü yener ve dengeler yerini bulur.
Biz yeter ki yaşam terazimizin hangi kefesine ağırlık koyduğumuzun bilincinde olalım.

Dengelerimizin bozulmaması dileğiyle…

Nuray Bartoschek

Oyun

Ünlü Fransız Kralı 14. Louis bir gün nedimelerinden biriyle satranç oynuyordu. Oyun sırasında bir anlaşmazlık çıktı.  Oyunu seyredenlerin derin bir sessizlik içinde bekleştikleri sırada içeriye aniden Kont Grammont girdi.

Kral bu gelişi fırsat bilerek Kont’tan hakemlik etmesini istedi. Kont hiç düşünmeden cevabı yapıştırdı.

“Siz haksız olmalısınız haşmetmeab”

Şaşırdı Kral, biraz da öfkelendi. “Ama daha durumu öğrenmedin ki. Beni nasıl haksız çıkarırsın?”

Kont gülümseyerek kibarca karşılık verdi. “Majesteleri en küçük ölçüde haklı olsalardı, oyunu seyreden bu soylu insanlar hiç böyle suskun kalırlar mıydı? Sizin lehinizde konuşarak sizin hakkınızı savunmak için birbirleriyle yarışırlardı. İşte majesteleri bu suskunluk sizin haksız olduğunuzu anlatıyor bana. “

Alıntıdır.

Erdem

Konfüçyüs der ki ;

Erdemli insаnlаrın dokuz düşüncesi vаrdır:
1. Baktıklаrındа, berrаk görmeyi düşünürler.
2. Dinlediklerinde, iyi duymаyı düşünürler.
3. Görünüşleri bаkımındаn, sıcak olmayı düşünürler.
4. Dаvrаnışlаrındа, sаygılı olmаyı düşünürler.
5. Konuşmаlаrındа, doğru sözlü olmаyı düşünürler.
6. İşlerinde, ciddi olmаyı düşünürler.
7. Kuşkuyа düştüklerinde, sorulаrı nаsıl sorаcаklаrını düşünürler.
8. Öfkelendiklerinde, sorunlаrı düşünürler.
9. Kаzаncı gördüklerinde, аdаleti düşünürler.

Alıntıdır.

Pembe mezar bir garip şair

“ÜÇ NAL’A GELEN,
DÖRT NALA GİDER….”

Şinasi Beray, 1946 yılında, babasından kalma evin alt katındaki ahırı temizleyip meyhaneye çevirir. Ahırdan bozma olduğu için adını “ÜÇ NAL MEYHANESİ” koyar. Kapısı da kovboy filmlerindeki gibi kanatlıdır.
Mekanın müdavimleri, Ankara Lisesinden sınıf arkadaşı Orhan Veli, Cahit Sıtkı Tarancı, Melih Cevdet Anday, Sebahattin Eyüboğlu, Can Yücel gibi Türk Edebiyatının dev isimleridir.
Karikatürist Ratip Tahir Burak, veresiye defterine bir karikatür çizer ve üzerine,
“İş dördüncü nalla bir ata kaldı, bir de meydana” yazar.
Bunu gören Orhan Veli, hemen altına
“ÜÇ NAL’a gelen, dört nala gider”
diye ekler.

Şair Orhan Veli;
10 Kasım 1950 günü Üç Nal Meyhanesinden çıkar, giderken belediyenin açmış olduğu bir çukura düşer ancak bu olayı önemsemez ve İstanbula döner. 14 Kasımda bir arkadaşının evinde öğlen yemeği yerken fenalaşır. Cerrahpaşa Hastanesinde yanlış teşhisle “Alkol zehirlenmesi” tedavisi uygulanır. Gece yarısına doğru öldüğünde henüz 36 yaşındadır.
15 Kasım günü çıkan gazetelerde ve Ankara ve İstanbul radyolarının yanı sıra BBC, Amerikanın Sesi, Paris ve Roma radyolarında aynı anda Şair Orhan Veli’nin “Alkol zehirlenmesinden” öldüğü tüm dünyaya duyurulur.
İstanbul Savcı Yardımcısı Cahit Türesel bu ölüm nedenini şüpheli bulup otopsi yaptırır. Otopside ölüm nedeninin alkol zehirlenmesi değil “Beyin Kanaması” olduğu saptanır. Bu kanama da Ankarada dört gün önce belediye çukuruna düştüğünde başını çarpmasından kaynaklıdır.
Cebinden 30 kuruş para ile birlikte bir şiir çıkar;

“İstanbul’dan ayva da gelir, nar gelir,
Döndüm baktım, bir edalı yar gelir
Gelir desen dar gelir
Günaşırı alacaklılar gelir.
Anam anam,
Dayanamam,
bu iş bana zor gelir.”

Naaşı;
“Tarifsiz kederler içinde/Rumeli Hisarında oturmuş/Bir fakir Orhan Veli” olarak….
Tevfik Fikret’in,
Ahmet Hamdi Tanpınar,
Tezer Özlü ve Attila İlhan’ın da yattığı Rumeli Hisarındaki Aşiyan mezarlığına defnedilir…
Mezarı için bir yardım kampanyası açılır…
Mezar projesini ‘hayatının en acı projesi’ olarak Abidin Dino çizer… Mimar Nevzat Kemal uygular… Pembe renkli mezar taşını da Prof. Emin Barın yazar:
ORHAN VELİ
1914-1950
…..
“Uzanıp yatıvermiş, sereserpe;
Entarisi sıyrılmış hafiften…
Olmaz ki!
Böyle de yatılmaz ki!..”
…..
“Beni bu güzel havalar mahvetti…”
…..
“İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı…”
…..
“Gün olur, alır başımı giderim,
Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda.
Şu ada senin, bu ada benim,
Yelkovan kuşlarının peşi sıra…”
…..
“Bir de rakı şişesinde balık olsam…”
…..
“Bedava yaşıyoruz, bedava;
Hava bedava, bulut bedava;
Dere tepe bedava;
Yağmur çamur bedava…”
…..
“Ne atom bombası
Ne Londra Konferansı
Bir elinde cımbız,
Bir elinde ayna;
Umurunda mı dünya…”
….
“Neler yapmadık şu vatan için!
Kimimiz öldük;
Kimimiz nutuk söyledik…”
…..
“Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Gözyaşlarıma, ellerinizle?..”
…..
Çok genç yaşta;
henüz hayatının baharında ölen büyük şairimizi ölümünün 70.yılında rahmetle anıyorum…

Olmaz dediğin ne varsa…

“Allah der ki; kimi benden çok seversen onu senden alırım.

Ve ekler; ‘O’nsuz yaşayamam’ deme, seni onsuz da yaşatırım.

Ve mevsim gecer gölge veren ağaçların dalları kurur

Sabır taşar, canından saydığın yar bile bir gün el olur.

Aklin şaşar, dostun düşmana dönüşür.

Düşman kalkar dost olur.

Öyle garip bir dünya…

Olmaz dediğin ne varsa hepsi olur..

Düşmem dersin, düşersin..

Şaşmam dersin, şaşarsın…

En garibi de budur ya; 

Öldüm der durur yine de yaşarsın ! “

 Rumi 

Bir yemin ettim ki dÖnemem

Antik Anadolu tıbbının, tıp tarihi açısından en önemli doktorları, kuşkusuz Hipokrat ve Galen’di.

Eğer oniki adalar İtalyanlar tarafından Yunanistan’a verilmeseydi, Kos yani İstanköy Adası da Türkiye sınırları içinde olacaktı.

Tarih içinde, sanki Yunan ve Roma karşılaştırması yapmış olacağız, tabi Hipokrat’ın çok daha önceden yaşadığını unutmayarak..

Doktor babasının yetiştirdiği Hipokrates
(MÖ 460-377), Yunanistan ve Mısır’ı dolaşmış, Anadolu’nun kuzey illerinde doktorluk yaptıktan sonra, İstanköy adasına dönerek doktorluğunu sürdürmüş ve Larissa (Yenişehir) de ölmüştür.

Eski İyonya’da bilimsel gelişme ve felsefeyle de bağlı olan doktorluk, Hipokrates’le en üst noktaya ulaşmıştır.

Platon, “Phaidros” adlı yapıtında Hipokrates’e değinerek onun tıbba felsefi bir yaklaşım getirmiş bir Asklepiades olduğunu ve insan bedenini bir bütün olarak ele aldığını anlatır.

Aristoteles’in öğrencilerinden Menon da yazdığı tıp tarihinde Hipokrates’in temel hastalık kuramı, yanlış beslenme sonucunda sindirilemeyen bazı artıkların buhar çıkardığı, bu buharların bedenden atlamayarak hastalıklara yol açtığı biçimindedir.

Hipokrates’in yazdığı kabul edilen “Corpus Hippocraticum” adlı yapıtta, batıl inançlar ve büyülü şifa yöntemleri reddedilerek bir bilim dalı olan tıbbın temel ilkeleri öğretilir.

Bazı hastalıkları ise ilk kez Hipokrates tanımlamıştır. “Çomak parmak” adlı hastalığa “Hipokrat parmaklan” denmesinin nedeni de budur. Tanımladığı başka hastalıklardan biri de akciğer kanseridir.

Hipokrat zamanına gelene kadar hastalıklar kötü ruhların, cinlerin yaptıklarına atfedilir veya insanlara kızan tanrıların onlara gönderdikleri bir ceza olduğu sanılırdı.

Hipokrat bütün bunlara karşı çıktı ve hastalıkların daima doğal nedenlerden iler geldiğini iddia etti.

Hipokrat, dine veya diğer her türlü dogmaya ve bu inançlardan gelen tıp teorilerine inanmıyordu.

Hipokrat Epidemics, V. kitapta doğanın yenileyici gücünü şöyle anlatmaktadır:

“Doğa hastalıkların hekimidir”.

Hipokrat metodunun prensipleri şu şekilde özetlenebilir:

  1. Tümünü gözle
    “Hiçbir şeyi şansa bırakma, hiçbir şeyi göz ardı etme, karşıt gibi görünen durumları da not et ve yeterli zaman tanı”.
  2. Hastalıktan çok hastayı incele
    Hipokrat’a göre her insan her hastalığa aynı tepkiyi vermez. Hastanın çevresi, hayat tarzı onun hastalığının durumu ve nasıl iyileşebileceği üzerine bilgi verir.
  3. Dürüstçe davran
  4. Doğaya yardım et

Tedavilerin temel metodu doğaya benzemelidir. Hekimin temel amacı vücuttaki doğal güçlerin uyuma ulaşması ve böylece sağlığa ulaşmayı sağlamak için gerekli koşulları oluşturmaktır.

Hastalıklarda temel iki prensip vardır:
“yardım et veya en azından zarar verme”.

Dr. Ahmet Girgin

#MasalÜniversitesi

« Önceki Yazılar