Biraz Bizden

DÜŞÜNDÜM DE…
….Okumasanızda olur..

Bayanlar;
Düşündüm de ;
Hayata bir kadın olarak bakmak ne güzel !…
Belim;
artık bir çay bardağı inceliğinde değil belki,
ama incecik zevklerim oluştu dünden bugüne…
Güzel bikitap,
yemek,
manzara ve müzik hayatımın en keyifli anlarını sunuyor bir süredir…

Eski kilomda değilim;
tamam ama tüm fazlalıkları da attım hayatımdan….
Buna rağmen;
kendimi dolu dolu ve zengin hissediyorum….
Okuma gözlüğümü;
henüz boynumda taşımamakta inat etsem de, sürekli çantamda artık….
Gözlerimin;
eskisi kadar iyi gördüğü söylenemez ama,
tüm yaşanmışlıkları,
arşiv gibi taşıyorum gözlerimde ….
Öyle yüksek sesle müzik dinlemek ,
bağırtılı çağırtılı kalabalık yerler,
eskisi kadar ilgimi çekmiyor…..
Hafif bir müziğin,
eşlik ettiği sakin bir ortamdaki sohbetlerin tadı hiçbir şeyde yok….
Deli gibi alışveriş yapmıyorum artık….
Öyle çok güzel görünme çabam da azalmış…..
Elbette;
üstüme başıma dikkat ediyorum,
ama artık son moda kıyafetler,
kozmetikler ve takılar,
ilgimi eskisi kadar çekmiyor artık….
Bir mağaza ya da kuaförde geçirdiğim uzun zamanlar sıkıyor…..
Yakışanın da yakışmayanın da farkındayım…. Başkalarının takdir etmesi güzel ama,
en çok da kendime güzel görünmeyi seviyorum….

Öyle çok insan tanıma hevesim de kalmadı…..
Samimi birkaç dost yetiyor da artıyor bile….
Yolunda gitmeyen işlere;
açılmayan kapılara,
eskisi kadar direnç göstermiyorum….
Çünkü;
artık biliyorum ki,
kendimi paralasam da,
hayatın kendine ait bir öğretme biçimi var….
Evrensel sistem;
olması gerekeni,
benden iyi biliyor ve kendi zamanını bekletiyor….

Ne mutsuzken;
mutlu olmaya,
ne de herşey kötü iken, yolunda olduğuna inandırmaya çalışıyorum kendimi….
Her ne yaşıyorsam;
o karanlığın içinden geçip, oradaki öğretiyi anlamaya çalışıyorum ki;
bir gün gün ışığına çıktığımda kıymetini bileyim ufak tefek şeyleri dert etmeyeyim…

Her ne yaşıyorsam;
bir benzerini,
hemen herkesin yaşadığını biliyorum artık…..
Bu yüzden;
yaşadıklarımı,
dramatize edip çok abartmadan ve kendime acımadan,
kabule geçiyorum….
Sabır…
nasıl da güzel bir kelimedir…….
Böyle zamanlarımda;
önemli görüşmelerimi,
ya da işlerimi erteliyorum………
Biliyorum ki;
düşük enerjiyle;
yola çıktığım hiçbir işten hayır gelmez…..

Hayatımı rölantiye aldığım dönemler bunlar….
Boş viteste;
araba kullanmak gibi….
Ne gaza basıyorum ne frene…
Bu zamanlarımı;
kendi içime dönmek ve kendimi,
daha iyi tanımak için kullanıyorum….
Biliyorum ki;
kaybı ancak böyle kazanca çevirebilirim….
Biliyorum ki;
geçecek…bundan öncekiler gibi…
Herşey geçer…
Şikayeti çoktan bıraktım…

Sürekli;
çözüme odaklanıyorum ki;
enerjim doğru yere kanalize olsun….
Huzurum ve mutluluğum;
haklı olmamdan çok daha önemli artık….

Kin ve intikam duygularımı;
çoktan hayatımdan çıkardım…..
İster kader deyin;
ister ilahi adalet,
adı önemli değil ama;
sistem olması gerekeni bir şekilde yerine getiriyor nasıl olsa…
Bana iyi gelen;
insanlarla görüşüyorum….
Hayallerimi,;
umutlarımı desteklemeyen ve şikayet odaklı insanlara yer yok artık hayatımda….

Listemin;
en tepesinde,
sağlık var artık…..
Kalanların;
hepsine çizik attım…. !!
Zamanın;
usul usul yaklaşan,
adımlarını seviyorum….
Çünkü;
onun ortaya çıkardığı,
bu kadını seviyor ve zamanla kime dönüşeceğini merak ediyorum…..
Daha yaşlı belki ama;
daha farkında ve duyarlı………..

O yüzden;
çok daha güzel…

En Büyük Kazanımımız

Sağlık, kişinin ruhen, bedenen ve sosyal yönden tam olarak iyi olma halidir.  Kişilerin kendi sağlıkları üzerindeki öz denetimlerini arttırarak, sağlıklı ve güçlü kalmalarını geliştirme süreci ise sağlığı geliştirme.

Bu tanımlara göre ruh ve bedenen ne kadar sağlıklıyız? Sağlığımızı koruyup, geliştirmek için  neler yapıyoruz ya da yapabiliyoruz ? Sosyal iyilik hali nedir? Bunların ne kadar farkındayız veya bunların hepsinin bir bütünün parçaları olduğunun  farkında mıyız ?

Bazı kavramlar vardır üzerinde çok konuşur, yorumlar yapar,  çok iyi bildiğimizi iddia ederiz ya da empati gücümüzün çok yüksek olduğunu.

Bu kavramlardan  biri engelliliktir. Ancak   engelli bir  bireyle tanışıp,   yaşadığı zorlukları ve bu zorlukların üstesinden nasıl geldiğini görünce, onun yaşamına dahil olunca engellilik  hakkında hiçbir şey bilmediğimizi keşfederiz. Bazen de gerçek engelin kendimiz  olduğunu fark ederiz.

Çalıştığım  projelerde bir çok engelli birey ve ailesini tanıdım. Bazen ziyaret ettiğiniz hiç tanımadığınız bir aile  için ne kadar önemli olduğunuzu görüyorsunuz  ya da onların sizin için ne kadar önemli olabileceğini.

Engelli en yakın arkadaşlarınızın, dostlarınızın her türlü zorluğuna rağmen  size verdiği değeri, önemi, sevgiyi. Onları yanınızda ihtiyacınız olduğunda hissetmeyi,

Gün içerisinde fark etmeden  kullandığımız organların önemini,  sağlığın değerini öğreniyorsunuz.

Engelli  bireyin engelinden, alt yapı eksikliğinden, toplumdan  kaynaklanan sorunlar nedeniyle kimi zaman evlerine kapandığını görüyorsunuz, kimi zaman azimle zorluklarla mücadelesini. Sonra dönüp düşünüyorsunuz erişilebilirlik, hakkaniyet, adalet, eşitlik ?

Korona virüs nedeniyle zaman zaman  evlerimize kapandığımız şu günlerde engelle yaşamanın zorluğunu anlıyorsunuz. Sosyal varlık olmanın, toplumun bir parçası olmanın önemini fark ediyorsunuz. Sosyal iyilik hali olan bireyin iş, çevre, ekonomik, kültürel yaşam koşullarının önemini.

Kurumsal olarak, toplumsal olarak sağlıklı  olmak, dostlarla, arkadaşlarla, sevgiyle mevcudu korumak ve sürekli daha iyiye gitmek, kazanımların değerini bilmek…

İki gün sonra Cumhuriyetimizin ilân edildiği tarih  29 Ekim. En büyük bayramımızı kutlayacağız. Büyük Önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK’ün  Türk Milletine en büyük armağanı Cumhuriyet ve O’nun İlkeleri. En büyük kazanımımız !

Atamızın dediği gibi;
” Cehaleti yenmek cephede savaş kazanmaktan zordur. Hem de çok zor…Sabırlı, inançlı ve bilgili olmayı gerektirir…”

” Türk milleti milli birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü Türk milletinin, yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir. “

Ve yine sağlıklı bir toplum ve gelecek için;

Ey yükselen yeni nesil ! Gelecek sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.


Çocuk Olmak

•Çocuk OLmak•

Çocuklardan öğrenecek oysa ne kadar çok şeyimiz var! Bizler ise onlara hep bir şeyler öğretmeye, hatta dayatmaya çalışırız, oysa onlardan öğreneceğimiz şeylerin ne denli renkli, duru, yaratıcı ve zengin bir anlayış olduğu gerçeğini görmezden geliriz çoğu zaman.

Zamanın, ya da aldığımız rollerin hızına öyle kapılırız ki bazen, farkına varmayız hızla dönen akrep ve yelkovanın. Zamandan ve yaşamdan ertelediğimiz oysa hem kendimiz, hem de uzun süredir yalnız bırakılan içimizdeki ve dışımızdaki o çocuk; özetle ‘neşe ve yaratıcılık merkezimiz’dir.

İlgide cimriyken, bonkörce söyleriz:
“Şimdi oynayamam seninle”, “daha sonra, şimdi halletmem gereken önemli bir işim var”, “yorgunum, daha sonra okuruz bu masalı.”

Zamanı tapulamış gibi, yaşam bir projeymiş gibi güya programlarız zamanı(!)

Sonralar… birikir önümüzde, bir bakarız ki ‘sonra’ların ardından bir boy bir boy daha büyüyen bir şey var… Belki küskün. Belki beklemekten yorgun. Belki o da şimdi kendi çocuğuna aynı ezberle ve öğrenmişlikle, zamanı ıskalayanlardan!

Bir bakmışsınız büyülü anlar toplayamadan üstelikte geçip gitmiş zaman! Anı sandığında üç beş hatıra kalmış sadece geriye.

Çocuklar hiç durmadan keşfederler, her şeye karşı aşırı merak duyar, her zaman yeniliklere açık yeni bir şeyleri öğrenmenin heves ve açlığını yaşarlar.

Sevgi, ilgi ve güven ister, onay beklerler.
Verilen sözlerin tutulmaması en büyük ‘hayal kırıklıklarıdır’!

Korkuyu başta tanımazlar, zorla öğretilmediyse ‘korku’ ve karşılığında doyurucu ‘sevgi’ ise buldukları.

Ve çocuklar asla ve asla hayal kurmaktan vazgeçmezler, kolay kolay yorulmazlar, umutsuzluğa çokça kapılmayan birer “hayalperest”tir onlar ve sınırları çizilmemiş dünya masalının içinde, masal kahramanıdır her biri. Ve bu yüzden hem ‘zengin’, hem ‘gezgin’dir düşleri.

Onlar için oyunda gurur yoktur, önemli olan oyunun içinde olmaktır. O nedenle başlasa da çabuk biter oyun bozanlıkları… Bir küs bir barışık misali devam eder oyun, ya da bir yenisi başlar.

James Baldwin’in dediği gibi; “Onlar büyüklerin sözünü dinlemekte hiçbir zaman başarılı olmadılar, öte yandan, büyükleri taklit etmekte ise hiç başarısız olmadılar.”

Gerektiğince dolmayan duygu sandığının kapağı açılıp, zaman acımasızca kafasını çıkararak “sobe” demeden öğrenelim BİRlikte büyümeyi. Büyüyelim masumiyet ile… Dünya büyüsün “düş ve sevgiyle.”

“Sonra”… değil. “Haydi !” demeyi öğrenin.
Onların düş dün­yalarının sizi içine almasına izin verin. Emin olun ki sizi aslınıza döndürecek ve o an hayatınızdan çaldığınızdan çok daha fazlasını yerine koyacaklar!

Evren’den ✍🏻 ©️

Fotoğraf: Olessmi

Ben Alışığım

Kral, dondurucu bir kış mevsiminde gecenin soğuğunda nöbet tutan bir muhafıza sordu:

-Üşümüyor musun? Muhafız;

-Ben alışığım Kralım dedi.

Kral;
-Olsun sana sıcak tutacak elbise getirmelerini emredeceğim dedi ve gitti. Ancak bir süre sonra emri vermeyi unuttu…

Ertesi gün duvarın yanında muhafızın soğuktan donmuş cesedini gördüler. Muhafız duvara bir şeyler karalamıştı. Duvarda şunlar yazıyordu :

“Kralım, soğuğa alışkındım, fakat senin sıcak elbise vaadin beni öldürdü !

Alıntıdır

Vaatler, Umutlar, Gerçekler !..

Tuğla

“Tuğlayı düşündüğünüzde, tuğlaya “Ne istiyorsun, Tuğla?” dersiniz. Tuğla da size “Ben kemer severim” diyecektir. “Bana bak, kemer yapmak pahalıya gelir, ben de senin üstünü betonla kaplayabilirim. Bu konuda ne düşünüyorsun Tuğla?” diye seslenirsiniz. Tuğla der ki: “Ben kemer severim.”

Görüyorsunuz, kullandığınız malzemeyi onurlandırmanız önemlidir. […] Bunu da tuğlayı onurlandırarak, yani istediği şeyden mahrum ederek değil, yücelterek yapabilirsiniz.”

Louis Kahn

Ruh’A

Eski şifacıdan ruha:
Ağrıyan sırtın değil yaran,
Ağrıyan gözlerin değil adaletsizlik,
Ağrıyan başın değil senin düşüncelerin.
Boğazın değil kızgınlıkla söyleyemediğin ve ifade edemediklerin.
Miden değil ağrıyan ruhunun hazmedemedikleri.
Karaciğerin değil ağrıyan o kızgınlık.
Ağrıyan kalbin değil sadece sevgi.
Ve en güçlü ilaç sevginin kendisidir.

Japon Danışmandan Otel Müdürüne Ders

Hindistan’ın TAJ Otel grubu, Japonya’dan Mr Masaaki İmai’yi çalışanları için bir workshop uygulamak üzere davet etmişti.

Bu davetin, çalışanların pek hoşuna gittiği söylenemezdi. Otellerinin performansı mükemmel idi, otelcilik sektörü ile alakası olmayan bu Japon onlara ne öğretecekti ki?

Bu hoşnutsuzluğa rağmen bütün çalışanlar sabah saat 9’da konferans salonunda toplandılar.

Mr Masaaki çalışanlara takdim edildi. Hiç de öyle bir danışmanda olması gereken parlak özelliklere sahip değildi. Berbat bir İngilizcesi vardı. Sanki kafasında oluşan cümleleri Japonca kurguluyor ve sonra da o acemi İngilizce’ye tercüme ediyordu.

“Günaydın”

“Haydi çalışmaya başlayalım”

“Bana bu çalışmanın bir workshop olacağı söylenmişti. Bakıyorum ne ‘work’ var ne de ‘shop’

“Haydi o zaman işin gerçekleştiği yere giderek devam edelim. Binanın zemin katına inelim ve ilk odaya bakalım.”

Mr Masaaki Otel Yöneticileri ve diğer katılımcılar ile birlikte konferans salonundan çıktı ve belirledikleri odaya yöneldi. Yanlarında eğitimi kayda alan kamera ekibi de vardı.

Bu oda otelin çamaşır deposu idi… Mr Masaaki odaya girdi, pencereye gitti ve dışarıya hayranlıkla baktı.

“Harika bir manzara”

Çalışanların yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi. Japon danışman ta ülkesinden buraya bu cümleyi söylemek için mi gelmişti?

“Böyle güzel manzarası olan bir odayı çamaşırhane deposu yapmak yanlıştır. Bu odayı müşteri odası yapın ve çamaşırhane için bodrum katında bir yer ayarlayın”

Aahaa! Bu güne kadar hiç kimse bu konuda bir şey düşünmemişti.

Otel Genel Müdürü öne atıldı, “Doğru, yapılabilir”

Mr Masaaki “E o zaman haydi yapalım” dedi.

Aahaaa! Genel Müdür gülümsedi. “ Evet bayım, bunu ajandama not alıyorum. Bu önerinizi workshop ile ilgili olarak hazırlayacağımız rapora da yazacağız.”

Mr Masaaki şaşırdı.“ Özür dilerim, ama bu işin not alıp rapora yazmakla bir alakası yok ki” , Hemen şimdi yapalım”

Genel Müdür şaşırdı; “Hemen şimdi mi?”

“Evet! Hemen şimdi. Bodrum katında çamaşır deposu olabilecek bir oda belirleyin ve bütün bu malzemeyi hemen dışarı çıkartın”

“Bütün bu işlem birkaç saatinizi alır öyle değil mi?”

Genel Müdür şaşırmıştı, sadece “Evet” diyebildi.

Mr Masaaki devam etti; “Öğle yemeğinden önce buraya bir kez daha gelelim” “Sanırım o saate kadar bütün bu malzeme ve ekipman boşaltılmış olur. Hızlı çalışacak bir ekip de halıları, mobilyayı, banyoyu, tuvaleti bitirir. Siz de hemen bu gün günlük oda fiyatınız olan birkaç yüz doları kazanmaya başlarsınız”

Genel Müdür bu kararlı adamın kesin ve net önerileri karşısında itiraz edebilecek hiçbir nokta bulamamıştı. Kısaca “Evet bayım” diyebildi.

Mr Masaaki sonraki ziyaret edilecek nokta olarak mutfak bölgesini belirledi.
Grup mutfağa girdi. Hemen girişte iki büyük küvette yüzlerce bulaşık tabak birikmişti. Mr Masaaki ceketini çıkardı ve tabakları yıkamaya başladı.
Genel Müdür bu kez şoka girdi.

“Beyefendi lütfen. Ne yapıyorsunuz?”

Mr Masaaki sakin ve keyifli idi.
“Ne demek ne yapıyorsunuz? Gördüğünüz gibi bulaşıkları yıkıyorum.”
“Ama efendim bunu yapmak için personelimiz var”

Mr Masaaki yıkamaya devam etti. “Küvetler sadece tabakları yıkamak içindir. Tabaklar raflarda tutulmalıdır. Şimdi buradaki tabakların da bu raflara konması gerekir.”

Bütün yönetim şaşkındı. Bu danışman onlara bunları söylemek için mi gelmişti? Bütün tabakları yıkadıktan sonra Mr Masaaki Genel Müdür’e kaç tane tabakları olduğunu sordu.

“Çok fazla” dedi. Genel Müdür… “ En küçük bir sıkıntı yaşamayacak kadar çok fazla”

“Japonca’da bir sözcük vardır; Muda” dedi Mr Masai. “Muda, gecikme demektir… Muda aynı zamanda gereksiz harcama anlamına da gelir”.

“Bu workshoptan almamız gereken ilk ders Muda’dan, yani hem gecikmelerden hem de gereksiz harcamalardan kaçınabilmeyi öğrenmektir.”

“Eğer yeterinden fazla tabak varsa bunların yıkanmasında gecikmeler olacaktır”

“Bu sorunu aşmanın birinci adımı gereken sayının üzerindeki bütün tabakları göndermektir.”

Genel Müdür bu öneriye de aynı cevabı verdi; “Bunu raporumuza koyacağız”

“Hayır” dedi Mr Masaaki; “Bu durumu rapora yazarak zaman kaybetmek de bir Muda örneğidir”

“Hemen bu gün bütün fazlalık tabakları kutulara doldurmalı ve TAJ Grubun hangi otelinde bir gereksinim varsa oraya göndermeliyiz.”

“Şimdi workshopun geri kalanında otelin neresinde bir Muda var ise onu bulmaya çalışacağız”

Bu sözlerden sonra bütün çalışanlar otelin neresinde ve hangi süreçte bir Muda varsa onu bulmak ve gidermek için kafa yormaya başladı.

Son gün Mr Masaaki bir hikaye anlattı;
Bir Japon ve bir Amerikalı vahşi ormanda avlanmaya gitmişti. Uzun bir süre dolandıktan sonra av tüfeklerine fişek almayı unuttuklarını fark ettiler. Birkaç dakika sonra da bir aslan kükremesi ortalığı inletti. İkisi de koşmaya başladı. Bir ara Japon durdu ve ağır av ayakkabılarını çıkarıp hafif spor ayakkabılarını giydi.
Amerikalı şaşırmıştı; “Ne yapıyorsun?”

“İlk yapmamız gereken aracımıza ulaşmak… Hem o ayakkabılarla aslandan hızlı koşabileceğini mi sanıyorsun?”

“Hayır” diye cevapladı Japon. “ Senden hızlı koşayım, yeter”

Hikayeyi dinlemeye dalmış olan herkes bir anda uyandı. Öyle ya, aslan ilk avını yakaladığı anda koşmayı bırakacaktı.

“Bu hikayeden çıkarılacak olan ders;
“Bu günün rekabeti çok acımasızdır. Birkaç adımcık da olsa rakibinizden önde olmak hayati önemdedir.

“Büyük ve adeta bir hediye gibi size bahşedilen bir ülkeniz var.”

“Eğer üretim maliyetlerinizi düşürüp insanlara her zaman en iyiyi ve en değerliyi sunabilirseniz, Dünyanın diğer birçok ülkesinin kilometrelerce önünde olursunuz”

Kaynak : Adil Gürkan

Yeniden Başla

Kendini yorgun hissetsen bile,
Başarı senden kaçsa bile,
Bir hata sana zarar verse bile,
Hatta ihanet sana acı verse bile,
Bir hayal yok olsa bile,
Gözyaşları gözlerini yaksa bile,
Kimse gayretini fark etmese bile,
Nankörlük ödülün olsa bile,
Anlayışsızlık seni gülmekten alıkoysa bile,
Ve hatta her şey,
Hiçbir şey olsa bile,
Vazgeçme,
Yeniden Başla !


R.Will

« Önceki Yazılar