Author Archives: Evren

Bir yemin ettim ki dÖnemem

Antik Anadolu tıbbının, tıp tarihi açısından en önemli doktorları, kuşkusuz Hipokrat ve Galen’di.

Eğer oniki adalar İtalyanlar tarafından Yunanistan’a verilmeseydi, Kos yani İstanköy Adası da Türkiye sınırları içinde olacaktı.

Tarih içinde, sanki Yunan ve Roma karşılaştırması yapmış olacağız, tabi Hipokrat’ın çok daha önceden yaşadığını unutmayarak..

Doktor babasının yetiştirdiği Hipokrates
(MÖ 460-377), Yunanistan ve Mısır’ı dolaşmış, Anadolu’nun kuzey illerinde doktorluk yaptıktan sonra, İstanköy adasına dönerek doktorluğunu sürdürmüş ve Larissa (Yenişehir) de ölmüştür.

Eski İyonya’da bilimsel gelişme ve felsefeyle de bağlı olan doktorluk, Hipokrates’le en üst noktaya ulaşmıştır.

Platon, “Phaidros” adlı yapıtında Hipokrates’e değinerek onun tıbba felsefi bir yaklaşım getirmiş bir Asklepiades olduğunu ve insan bedenini bir bütün olarak ele aldığını anlatır.

Aristoteles’in öğrencilerinden Menon da yazdığı tıp tarihinde Hipokrates’in temel hastalık kuramı, yanlış beslenme sonucunda sindirilemeyen bazı artıkların buhar çıkardığı, bu buharların bedenden atlamayarak hastalıklara yol açtığı biçimindedir.

Hipokrates’in yazdığı kabul edilen “Corpus Hippocraticum” adlı yapıtta, batıl inançlar ve büyülü şifa yöntemleri reddedilerek bir bilim dalı olan tıbbın temel ilkeleri öğretilir.

Bazı hastalıkları ise ilk kez Hipokrates tanımlamıştır. “Çomak parmak” adlı hastalığa “Hipokrat parmaklan” denmesinin nedeni de budur. Tanımladığı başka hastalıklardan biri de akciğer kanseridir.

Hipokrat zamanına gelene kadar hastalıklar kötü ruhların, cinlerin yaptıklarına atfedilir veya insanlara kızan tanrıların onlara gönderdikleri bir ceza olduğu sanılırdı.

Hipokrat bütün bunlara karşı çıktı ve hastalıkların daima doğal nedenlerden iler geldiğini iddia etti.

Hipokrat, dine veya diğer her türlü dogmaya ve bu inançlardan gelen tıp teorilerine inanmıyordu.

Hipokrat Epidemics, V. kitapta doğanın yenileyici gücünü şöyle anlatmaktadır:

“Doğa hastalıkların hekimidir”.

Hipokrat metodunun prensipleri şu şekilde özetlenebilir:

  1. Tümünü gözle
    “Hiçbir şeyi şansa bırakma, hiçbir şeyi göz ardı etme, karşıt gibi görünen durumları da not et ve yeterli zaman tanı”.
  2. Hastalıktan çok hastayı incele
    Hipokrat’a göre her insan her hastalığa aynı tepkiyi vermez. Hastanın çevresi, hayat tarzı onun hastalığının durumu ve nasıl iyileşebileceği üzerine bilgi verir.
  3. Dürüstçe davran
  4. Doğaya yardım et

Tedavilerin temel metodu doğaya benzemelidir. Hekimin temel amacı vücuttaki doğal güçlerin uyuma ulaşması ve böylece sağlığa ulaşmayı sağlamak için gerekli koşulları oluşturmaktır.

Hastalıklarda temel iki prensip vardır:
“yardım et veya en azından zarar verme”.

Dr. Ahmet Girgin

#MasalÜniversitesi

Her Hayat bir hikayediR

“Ne diyordu Martin Heidegger; ‘Hayat hikayedir. Ve bir insanı sevmek, onun hikayesini anlamak ve sevmektir.’

Önce kendi hikayeni satır ve satır aralarıyla gözlemleyip okuyarak, öz bütünlüğünün arayışında ol.

Ancak o zaman hikayende yer alan herkesin senin bütünlüğünü sana gösteren, varlığının dışarı saçılmış parçaları olduğunu anlayacaksın.

Kendi bütünlüğünü, kendi hikayeni kabullenirsen, hikayenin değişmesi gereken satırlarını da değiştirme gücünün içinde bir yerlerde saklı olduğunu keşfedeceksin.

Koşulsuzca SEV.
Bütünlüğünle SEV.

Evren’den ✍🏻 ©️

Masallar uyutmaz

 “MAsal yaşamlarımızda, Ma’nın* özünde yol alıyoruz ve bu anlamda her birimiz birer ölümlü ya da ölümsüz Masal kahramanıyız.”—————————————————————Mitolojide geçen ilginç canlıları, arketipleri ve doğa üstü varlıkları bir araya getirmek, birlikteliklerindeki kadim bütünlüğü ve evrensel mesajı görmek, kişinin kendini arayış yolculuğunda önemli köşe taşlarıdır.

Carl Gustav Jung’a göre insanlığın kolektif bilinçaltına bağlanıp bu simgeleri, varlıkları buradan çekip dünya algımıza taşıyan da bizleriz.

Kimisi aslında bir erdemin, kimisi olasıkların, kimisi bir sorunun geri bildirimi olabilir. Bakıldığında her biri “Bir ve Bütünü” tamamlayan sıfatları ve özellikleri barındırırlar.

İster Mitoloji olsun, ister masal, mit ya da hikayeler bizi bize anlatan sembol diliyle, yaşam algısında farkındalık bilinci barındıran özel kaynaklardır.

İnsanı ve evreni tanımak isteyip de, kendini arayış yolculuğunda mitoloji ile ilgilenmemek bu yüzden olası değildir.

Mitoloji, sembol diline kodlanan mesajlar ve mitolojik arketipler, kendini bilmek, tanımak için değerli birer kolektif hazinedir. Her yolculuk kişinin kendinde başlar ve yine kendinde biter. Kahramanın yolculuğudur bu.

Kaynak: Apelasyon


Bir Psikolog olan Petruska Clarkson’a göre de;
Mitoloji, masal, öyküler ve efsanelerdeki karakterlerle özdeşleşmenin, yaşamın sorunlarına ilişkin düşünmeyi, gerekli dersleri çıkarmayı, yaşamın anlamını sorgulayarak ve yaşamlarımıza anlam katarak, ortaya çıkan sorunlar ve ikilemleri çözmek adına önemli bir yol olarak görmektedir.

•Masallar, Mitler ve Hikâyeler uyutmaz, uyandırır.•

Yeter ki bizler bu uyanışın neresinde olduğumuzu fark edelim. Kendimizi hikâye ve masallar aracılığıyla gözlemlerken, yaşamdaki rollerimizden soyunarak, aslolan öz ben’liğimizin arayışında ve peşinde olalım.”

Evren Balgöz
Mitoterapi MAsal 📖®️
Maya Kitap 🐢

 [*] “Ma” en eski uygarlıklardan bu yana “yer, ana ve toprak” üçlemesi ile birlikte anılmış. Mu uygarlığından bu yana tek hecede anılan ilk ana tanrıça arketipi, diğer bir değişle “toprak, tapuat ya da tabiat ana.‟

Çocuk Olmak

•Çocuk OLmak•

Çocuklardan öğrenecek oysa ne kadar çok şeyimiz var! Bizler ise onlara hep bir şeyler öğretmeye, hatta dayatmaya çalışırız, oysa onlardan öğreneceğimiz şeylerin ne denli renkli, duru, yaratıcı ve zengin bir anlayış olduğu gerçeğini görmezden geliriz çoğu zaman.

Zamanın, ya da aldığımız rollerin hızına öyle kapılırız ki bazen, farkına varmayız hızla dönen akrep ve yelkovanın. Zamandan ve yaşamdan ertelediğimiz oysa hem kendimiz, hem de uzun süredir yalnız bırakılan içimizdeki ve dışımızdaki o çocuk; özetle ‘neşe ve yaratıcılık merkezimiz’dir.

İlgide cimriyken, bonkörce söyleriz:
“Şimdi oynayamam seninle”, “daha sonra, şimdi halletmem gereken önemli bir işim var”, “yorgunum, daha sonra okuruz bu masalı.”

Zamanı tapulamış gibi, yaşam bir projeymiş gibi güya programlarız zamanı(!)

Sonralar… birikir önümüzde, bir bakarız ki ‘sonra’ların ardından bir boy bir boy daha büyüyen bir şey var… Belki küskün. Belki beklemekten yorgun. Belki o da şimdi kendi çocuğuna aynı ezberle ve öğrenmişlikle, zamanı ıskalayanlardan!

Bir bakmışsınız büyülü anlar toplayamadan üstelikte geçip gitmiş zaman! Anı sandığında üç beş hatıra kalmış sadece geriye.

Çocuklar hiç durmadan keşfederler, her şeye karşı aşırı merak duyar, her zaman yeniliklere açık yeni bir şeyleri öğrenmenin heves ve açlığını yaşarlar.

Sevgi, ilgi ve güven ister, onay beklerler.
Verilen sözlerin tutulmaması en büyük ‘hayal kırıklıklarıdır’!

Korkuyu başta tanımazlar, zorla öğretilmediyse ‘korku’ ve karşılığında doyurucu ‘sevgi’ ise buldukları.

Ve çocuklar asla ve asla hayal kurmaktan vazgeçmezler, kolay kolay yorulmazlar, umutsuzluğa çokça kapılmayan birer “hayalperest”tir onlar ve sınırları çizilmemiş dünya masalının içinde, masal kahramanıdır her biri. Ve bu yüzden hem ‘zengin’, hem ‘gezgin’dir düşleri.

Onlar için oyunda gurur yoktur, önemli olan oyunun içinde olmaktır. O nedenle başlasa da çabuk biter oyun bozanlıkları… Bir küs bir barışık misali devam eder oyun, ya da bir yenisi başlar.

James Baldwin’in dediği gibi; “Onlar büyüklerin sözünü dinlemekte hiçbir zaman başarılı olmadılar, öte yandan, büyükleri taklit etmekte ise hiç başarısız olmadılar.”

Gerektiğince dolmayan duygu sandığının kapağı açılıp, zaman acımasızca kafasını çıkararak “sobe” demeden öğrenelim BİRlikte büyümeyi. Büyüyelim masumiyet ile… Dünya büyüsün “düş ve sevgiyle.”

“Sonra”… değil. “Haydi !” demeyi öğrenin.
Onların düş dün­yalarının sizi içine almasına izin verin. Emin olun ki sizi aslınıza döndürecek ve o an hayatınızdan çaldığınızdan çok daha fazlasını yerine koyacaklar!

Evren’den ✍🏻 ©️

Fotoğraf: Olessmi

Suskun sessizlik

Bazen sadece ‘sessiz’  harflerden oluşan cümleler kurmak istiyorum.

29 harfli bir alfabede, sonsuz kelamın olasılıklar dizisinde ‘suskun sessizlik’ anlatılamıyor ki kolay kolay sessiz harflerle. Ve ne 8 sesli harf tek başına anlamlı bir sözcük ya da cümlede, ne de o sessiz 21 harf. 

Gecenin sessizliği şiirsel cümleler kuruyor ve sesli harfleri Ağustos böcekleri.

“Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin, işin kolayına kaçmadan ama,

gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil,

ne de ak örtüde elmaların,

ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini,

sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?”

Nazım Hikmet

Anladım ki, ne mutluluk kolay kolay resmedilebiliyor bir tuvalde, ne de sessiz harflerin bir özgürlüğü var bir başına sözcük ya da cümle içinde.

Peki sen, sessizliği resmedebilir misin kolayına kaçmadan ama; ya da 29 harfle de olsa kolay kolay yazabilir misin ‘suskun sessizliği’…

Evren’den ✍🏻

•Yetişkin dili – çocuk dili•

Gerçekte kaç yaşında olduğumuzu kim bilebilir(!)

Fiziksel yaşımızı hatırlatan nüfus cüzdanımız kaç yaşındayız bilebilir mi gerçekte(!) Bugün defalarca aynı soruyu sordum kendime.

Bir yanda yetişkinler, diğer yanda ise ‘küçük olduğuma aldanma, gözlemle beni, fark et ve kalbinle dinle’ diyen o çocuklardan ikisiyle beraberdim bugün…

İçimi u’mutlandıran ancak kalbimin sorgu memuruna takılı kaldığım anlardan geçtim. Yetişkinler ordusunun bir üyesi olan ben, aslında çocuklardan öğrenecek ne kadar çok şeyimiz olduğunu bir kez daha öğrendim çocuk dilinden. 

Masumiyeti, doğal’lık kavramını onlar sesli sessiz harflerle hatırlatırken kaybettim bugün kendimi. Onlar mı büyüktü gerçekte, yoksa ‘yetişkin’ diye ortada böbürlenerek gezen bizler mi? 

Kaçımız acaba gerçekte onları kalpten dinledik. Kaçımız onlara hazırladığımız ciddi yaşamsal tuzakların farkına vardık. Kaçımız onlara yerleştirdiğimiz onlarca olumsuz duygununun dönüşümü için yetişkin olarak kendi düğmemize bastık.

Soruyorum. Gerçekte biz kimiz?
Dost mu yoksa düşman mıyız kendimize, gezegenimize, içimizdeki ve dışımızdaki masumiyet ve güzelliklere.

Ben bugün, ayaklarıyla narince toprağa basarken, “çiçeğe bastığımızda canı yanıyor onun da’ diyen o çocukta kayboldum.

Bir çiçek tohumunun büyümesi için, toprakta tohuma hava kanalı açacak minik solucanlara ihtiyacı olduğunu söyleyen çocukta kayboldum…

Verdiğim tohumları toprağa ekerlerken; “uzun zaman sonra güneşi görmesinler onları fazla derine gömmemeliyiz. Su, toprak, güneş ve en çok sevgiyle beslenir onlar” diyen o iki çocukta kayboldum.

Yetişkinler ile sohbeti bırakarak onları dinlediğimde yaşama dair söyleyecek ne kadar çok şeyleri olduğunu farkettiğimde kimliğim ve yaşımın hükümsüzlüğünde var oldum.

Doğanın dilinden anlayan ve en şaşırtıcısı da bir tohumun canlı olduğunu üstelikte büyüdüğünde, ağaç mı yoksa çiçek mi olacağını bildiğini söyleyen ve sohbetin ilerleyen bölümünde ise yaşamdaki tehlikeleri dilleri döndüğünce anlatan o çocukların dilinde lâl oldu yetişkin dilim. Zihnimin dar ve sisli sokaklarında yürüdü benliğim, utandı yetişkinliğim.

Sen büyüdün, ben büyüdüm de ne oldu, binbir rol aldık yaşamda… Peki bizler büyüme telaşındayken en değerli hazinemizi yetişkinler ordusuna girişte bağışlamadıysak nerde bıraktık.

Biz gerçekte büyüdük mü şimdi, yoksa büyürken en değerli hazinemiz olan ‘masumiyetimizden’ vazgeçip, aslında gittikçe fakirleşerek, üstelikte farkına varmaksızın kendi kurduğumuz onlarca tuzağın içine mi düştük.

Yetişkin ve çocuk dilinin bir bileşkesi yok mu bizim gezegenimizde ! Ve yok mu içimizdeki ve dışımızdaki masumiyeti kaybetmenin ‘dikkat tehlikeli viraj’ ya da ‘dur’ işareti yetişkin dilinde.

Az sonra gideceklerdi, ancak istedim ki bu satırlarda kalsınlar hep ve kaldıysa çocuk kalbimiz dokunsunlar bize de. Kalemim vardı zira bir tek elimde zamana, yetişkin diline meydan okurcasına not düşecek, en güzeli ‘yetişkin çocuk olmak‘ diyecek. Ve yine aynı zamandı beni yarattığımız dünya gerçeğine geri döndürecek!

Bir orta yolu yoksa yaşamda bu iki dilin,
Nazım Hikmet’in dizelerinde olduğu gibi.

“Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne.

Allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
Oynasınlar türküler söyleyerek yıldızların arasında,

Dünyayı çocuklara verelim
Kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi,

Hiç değilse bir günlüğüne doysunlar.
Bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı.

Çocuklar dünyayı alacak elimizden…
Ölümsüz ağaçlar dikecekler.”

Evren’den ✍🏻

‘Yetişkinlik sendromu’

Yetişkin kimliğimizin katmanları arasında en çok göz ardı edilen ve tıpkı irademiz gibi çoğunlukla unuttuğumuz ya da uyuttuğumuz en önemli taraf öz ben’liğimizin; canlılık, yaratıcılık ve neşe merkezi olan ‘içsel çocuk’tur.

Belki de bu yüzden çağımızın en büyük hastalığı yitirdiğimiz içsel uyum, öz benlik ve masumiyetimizin kayboluşuyla oluşan ‘yetişkinlik sendromudur!’

Evren’den✍🏻©️

BÜYÜK resim

İnsanlık hallerimizi gözlemliyorum kendi içimde ve dışımda bitmek bilmeyen sorularla.

Daha önce hastalık dönemimde kendimde gözlemlediğim içsel tüm verilerin senteziyle uyanan hücrelerim bu kez daha büyük bir resim karşısında başka bir haykırışta…

Büyük bir mercek altında incelenen ve adeta olağanüstü görüntüleme yöntemleri ile anlatması çok da kolay olmayan iz düşümleriyle ‘Covit 19 hastalığının’ dünya üzerindeki hastalık tablosu çiziliyor.

Büyük resim ‘Covit 19’; agresif bir CA (kanser) türü gibi tabiat ananın içindeki insan canlılığına yayılıyor (hücre hücre) insandan insana.

Sağlıklı binlerce canlı organizmanın, hücresel (bedensel-madde boyutunda) yok oluşunu; sağlıklı hücrelerin de zamanla bozularak birbirine hastalık taşımasını ya da sağlıkla kalma iradesi ile geri kalan canlılığı kurtarma eylemini kendi içimden sonra adeta dışımda izliyor gibiyim…

Hastalıklı duygu ve düşüncelerimizin, doğayla kaybettiğimiz uyumun, öz benlikten kopuşumuzun, ruh-zihin ve beden arasında oluşan denge bozukluklarımızın, insanlık kabuslarımızın; kısaca ego benlik yerine geçirmeyi başaramadığımız üst akıl nedeniyle, adeta kalbimizdeki bir kara delikten tüm dünyaya yayılan hastalık hallerimizi izliyorum. 

Hastalık sürecimde bildiğim bir gerçek vardı; ‘gerçek bir iyileşme ancak kendimizde başlar.’ Bu anlamda tedavim süresince de en önemli yollardan birinin kaynağa inmek ve yengeçlerimin bana ne söylemeye çalıştığını anlamaya çalışmak olduğunun farkındaydım. 

Çünkü olumlu ya da olumsuz bir sonuç varsa, hastalık varsa ‘kaynak etkenler ve nedenler’ olmalıydı! Ruhsal, zihinsel ve bedensel anlamda, bana göre parçalanmış bütünlüğümün verdiği mesajlar geldiğim yola kadar gözden kaçırdıklarımın kendi içimde maddeleşerek gözle görülür olma haliydi.

Savaş ilanı değildi Kanser teşhisim ve tedavim. Kaostu belki, ancak kaos her zaman yeni başlangıçlar verir. Bu süreç, yeni bir kapı, zorlu bir sınav ve aslında kendi içime dönerek kaynağa gitme yolculuğumdu. 

Kadim bir rehberim vardı ne kadar adı hastalık gibi görünse de.

Evet O çok zorlu bir öğretici. Sınıfta acımadan bırakabilir, ya da okuldan kovulmanıza neden olabilir. Yani dünya okulunuzun sonunu getirebilir. Ancak güçlü bir antagonist (karşıt- zorlayan güç) olarak size daha bilişsel, ruhsal ve yaşamsal katkı sağlayarak yeni bir zafer de kazandırabilir.

Geçmiş ve şimdinin, tüm benlerin bir arada olduğu ve en uzun zaman diliminin ‘an’ olduğu gerçeğiyle yüzleştiğim zamanlardı o zamanlar. 

Kendimi gözlemlerken, içimdeki tüm benlerle adeta konuşma yaptığım zamanları hatırlıyorum. Şifa için bütünsel bir barış vaktinin geldiğini söylüyordu en güçlü olan iç sesim. Ve ben bir tarafta gönüllü ve bir tarafta da sistemin parçası haline gelen tüm ben’ler ile sevgiyle ‘şifa için’ barış imzalamıştım kendi bütünlüğümü yeniden kazanmak için. Dönüşüm için.

Gücü aldığınız kaynağın adına ister koşulsuz sevgi, ister iç barış, ister inanç, ister umut, ister farkındalık, ister yüksek irade koyun. Bu duygulardan en güçlüsü ile bir olduğunuz anda, sonuca değil ancak amaca endekslenerek en azından şunu diyebiliyorsunuz kendinize “ben bana düşen kısımda gerçek bir çabadayım” 

Şimdi dönelim yine Covit 19‘a. Benim deyimimle yine bizlerin hem kaynak hem de çözümün parçası olabileceğimiz ‘dünya ve insanlık kanserine’…

‘Sen ya da ben, bu değişmesi gereken büyük resim için “bana düşen kısımda ‘bilinçli bir farkındalıktayım’. Üstelik elimden değil yüreğimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum, kendim için, insanlık ve dünya için en önemlisi ise BÜTÜNLÜK için gerçek bir çabadayım” diyebiliyor muyuz?

Belki de aslolan çözüm de bu sorunun cevabında gizlidir.

Dilerim kendi bütünlüğümüzden evrensel şifaya BİR’likte ve daha güzel Bir resimle.

Evren’den✍🏻

Sonsuz zafer

🇹🇷
Biz putlara tapmayan, tek tanrılı dini çok önceleri benimseyen ve öz değerlerin önemini çok daha önceden kavramış bir neslin, manevi değerlerine düşkün bir milletin öz evlatlarıyız. Bayrağımızdaki kırmızının, hilalin ve yıldızın anlamını da bilenleriz.

Atalardan ve AtaTürk’den bize bırakılan kutsal mirasın ve bu miras aracılığıyla öz hatırlatmaların izindeyiz! Tarihi gösterisinde değil.

Biz, zamanla sınırlı kalmayan bir anlayışın, sonsuzluk algısını kalplerimize altın harflerle yazdıran Ata torunlarıyız.

Evrensel anlamda zamandan bağımsız yükselen ve kök salan dev Çınar ağacının gölgesinde değil, dallarının arasından ışığa yüzünü dönen yapraklarız. Yaprak dökeriz evet ama bin yine veririz…

Kökleşen sağlam ağaç sonsuz uzantıdadır. Balta’lamak da kâr etmez. Çocukları yok öyle mi(!)
Çınar ağacı da meyvesizdir, ancak yaprak verir. 🍁

Ve demez mi ki; “Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kafidir.”

Zafer kalplere çoktan yazılmıştır.
Ve “Zafer zafer benimdir” diyebilenindir.

Hatırlanması gereken asıl gerçek şudur ki;
‘güneş hiç bir zaman uzun süre balçıkla sıvanamaz’

Tarihleri, anmaları, anıtları, görsellerini kaldırsanız bile kaldıramayacak olan şey özümüzde ve kalplerimize yazılı olandır.

Unutanlar için söylemek gerekir ki;
Bizler zaten onu görmeden ve putlaştırmadan kalbimizde sevdik. Kısaca zafer zaten çoktan yazıldı. İşte asıl bunu silmek zor olan.

Bir masalın ve kahramanlarının nasıl anıldığı, ya da anılacak olduğu meselesidir aslında önemli olan. (!)

Evren’den

İpUCU


“İpucu”

Yaşamda mucizeler, ya da kâbuslarımız ummadığımız zamanda bir anda ‘pat !’ diye karşımıza çıkar (!)

Ya bir anda karşımıza çıktığını sanmamız gerçek bir yanılsamaysa!

Aslında belki de yaşamda gelinen her bir nokta, ego benliklerimizin, kendi kâbuslarımızın ya da sevgiyle düşlediklerimizin bir yansıması ve senaryosu ise !

Ya gerçekte senaryo bizim elimizdeyse ve özgür irademize teslim edildiyse, bizler zihnimizle kendi ördüğümüz labirentimizdeysek ve…  sonsuz düş zamanından uzanan o görünmeyen ipin bir ucu bizdeyse!

İpin ucunu tutarak, bükerek ve eğerek, belki de yükselerek kendi yarattığımız zihinsel labirentten çıkış yolunu nasıl buluruz bu biraz da hayal gücüyle sınırsızdır.

Çıkılmaz sanılan labirentin, her zaman bir çıkış yolu mevcuttur. Yapmamız gereken tek şey ise yolda olmak ve “İpin ucunu bırakmamak!‟

Evren Balgöz – Maya Yayınları – ‘Mitoterapi Ma’sal’ Kitabından®️

Az gittik uz gittik dere tepe düz gittik…

« Önceki Yazılar