Author Archives: Dilek Orbatu

Savrulmak

4BD497A1-2A15-4CFB-A9E2-7EB4F233317CAkış içerisinde anı yaşamak ile hayat içinde savrulmak farklı şeylerdir.

İnsan bir yere ait hissedip kök salmaya başladığı noktada anda kalabilir ancak, kök salmadan anda kalmanın adı savrulmaktır.

Her ikisi de mümkün her ikisi de insanın ihtiyacı doğrultusunda doğru.

Ancak siz siz olun savrulurken başkalarının hayatına dilediğiniz anda girip dilediğiniz anda çıkma özgürlüğünüz olmadığını unutmayın.

Ağaç kök salmıştır. Rüzgarda eğilir bükülür, bazen rüzgar şiddetli ise yapraklarını döker ama savrulmaz, dimdik durur yıllar içinde ve güçlenir.

Anda kalmış mıdır evet!

Toprak kök salmaz, rüzgarla savrulur. Ve toprağın kaderi girdiği evden dışarıya süpürülmektir.

Toprak anı yaşamaz, kökü olmadığı için kendi üzerinde kontrolü yoktur, sadece savrulur.

Kaygıları ve korkuları nedeni ile kök salmaya cesaret edemeyen insan toprak olur, ağaç olmak istiyorsan cesaretli olmalısın, kararlı ve tutarlı…

Ben ağaç olmayı seçtim. Sizlerle birlikte büyüyüp yeşerdim. Yolu düşüp bir kap su veren herkese selam olsun.

Dr.Ece Uslu ‘ya sevgilerimle,

Dilek.

Duygularını anlat

Brezilyalı bir doktora ait bu yazı…
Eğer hasta olmak istemiyorsan :
Duygularını anlat
* Saklanan veya baskılanan heyecan ve duygular; gastrit, ülser, bel fıtığı, bel ağrıları gibi hastalıklara yol açar.
* Zamanla, duyguların bastırılması kansere dönüşür.
Öyleyse, sırlarımızı, hatalarımızı birileriyle paylaşmalıyız!
* Diyalog, konuşma, kelime çok güçlü birer ilaç ve mükemmel birer terapidir!
Karar Vermelisin..
* Kararsız kişi güvensiz, endişe ve ıstırap içinde olur. Kararsızlık, sorunları, endişeleri ve çatışmaları çoğaltır.
* İnsanlık tarihi kararlardan oluşur.
* Karar vermek, diğerlerinin kazanması için vazgeçmeyi ve avantajları kaybetmeyi kesinlikle bilmektir.
* Kararsız kişiler mide rahatsızlığı, sinir hastalıkları ve cilt sorunlarının kurbanıdırlar.
Olduğundan Farklı Yaşama
* Gerçeği saklayan, rol yapan, her zaman mutlu olduğu görüntüsü veren, mükemmel görünmek isteyen kişi tonlarca ağırlığı biriktirmektedir. Ayağı kilden olan bronz bir heykeldir.
* Aldatıcı görünerek yaşamak kadar sağlık için kötü bir şey yoktur.Kaderleri ilaç, hastane ve acıdır.
Kabullen
* Reddedicilik ve kendine saygı eksikliği, kendimizi kendimize yabancılaştırır.
* Kendimizle barışık olmak sağlıklı yaşamın anahtarıdır. Bunu kabul etmeyenler kıskanç, taklitçi, aşırı rekabetçi ve yıkıcı olurlar.
* Eleştirileri kabullen. Bu bilgelik, akıllılık ve terapidir.
Çözümler Bul
* Olumsuz kişiler çözüm bulamazlar ve sorunları büyütürler. Üzülmeyi, dedikoduyu ve kötümserliği tercih ederler.
* Karanlığı kovmak için kibrit yakmalı. Arı ufacıktır fakat var olan en tatlı şeylerden birisini üretir.
* Biz ne düşünüyorsak oyuz.
* Olumsuz düşünce, hastalığa dönüşen negatif enerji üretir.
Güven
* Güvenmeyen kişi iletişim kuramaz, açık değildir, derin ve sağlam ilişkiler geliştiremez, gerçek arkadaşlıkları nasıl kurabileceğini bilemez. Güven olmadan, bir ilişki de olamaz. Güvensizlik sendeki inancın azlığıdır.
Hayatı Üzgün Yaşama
* Mizah. Kahkaha. Huzur. Mutluluk. Bunlar sağlığa güç verir ve daha uzun bir yaşam getirir.
* Mutlu kişi yaşadığı çevresini geliştirir. “İyi mizah bizi doktorun elinden korur”.
* Mutluluk sağlık ve terapidir.

Dr. Dráuzio VarellaE9F98408-93E8-4707-807D-3F2ABEB744E4

Cinayet

Eski Yunanistan’ın Teb şehrinde bir sabah insanları isyan ettiren bir cinayet işlenmiş.
Şehrin soylu ailelerinden birinin yakışıklı iyi eğitim almış genç oğlu, avam sınıftan çirkin yaşlı bir kambur tarafından şehir meydanında nedensizce ve vahşice kafasına çekiçle vurularak öldürülmüş. Maktul, şehirde çok sevilen, geleceği parlak, yakışıklı kısacası tanınan bir delikanlı imiş. Belki de bu yüzden insanlar çok öfkelenmiş, isyan etmişler. Kadınlar ve genç kızlar ölünün arkasından oluk oluk gözyaşı dökmüşler. Gencin arkadaşları katili linç etmek istemişler ama Teb şehri nin yargıçları ve yöneticileri gelenekleri hatırlatarak adil bir yargılamanın gerekliliğini savunmuşlar.

Katil o güne kadar kimsenin dikkatini çekmeyen kambur, bir gözü kör, bodur, çirkin az konuşan bir adammış. Daha önce hiç bir suça karışmamış silik bir adam. Şehrin meydanının köşesindeki tezgahında çarık yaparak satar kıt kanaat geçinirmiş.
İşte bu adamı şehrin geleneklerini korumak ve gençlere öğretmek uğruna yargılamaya karar vermişler ama kimse mahkemede çarıkçıyı savunmak istemiyormuş. Çaresiz Atina”dan bir avukat çağırtmışlar. Çünkü çarıkçıyı asmadan önce usülen bile olsa yargılamak gerekiyormuş.
Atina’dan gelen genç avukat önce olayı dinlemiş sonra da çarıkçı ile hücresinde görüşmüş ve dava gününü beklemeye başlamış.
Dava günü şehrin meydanında kurulan mahkemede önce savcı kısa bir suçlama konuşması yapmış. Halkı o denli galeyana getirmiş ki yargıç ve kolluk güçleri halkı zaptetmek ile bir hayli uğraşmışlar. Sonra söz savunmaya gelmiş. Herkes dikkat kesilmiş. Atina’dan gelen genç avukat kürsüye çıkmış ve yüksek sesle şunu söylemiş:
“Teb şehrinin soylu ve bilge yargıçları önünüzde saygı ile eğilirim. Sizlere Atina şehrinin yargıçlarının selamlarını getirdim.”
Bu güzel sözler, doğrusu herkesi etkilemiş ve yargıç Atina şehrinin yargıçlarına hitaben kısa bir teşekkür konuşması yapmış. Sonra avukat savunmasına devam etmiş:
“Teb şehrinin adil savcıları önünüzde saygı ile eğilirim. Sizlere Atina şehrinin savcılarının selamlarını getirdim”
Savcılar başlarını eğip selam vermişler, avukat devam etmiş: “Teb şehrinin aziz mahkeme görevlileri önünüzde saygı ile eğilirim. Sizlere Atina şehrinin mahkeme görevlilerinin selamlarını getirdim”
İnsanlar bu garip savunma karşısında mırıldanmaya başlamışlar ama avukat çarıkçının iki yanındaki askerlere dönüp devam etmiş; “Teb şehrinin aziz askerleri önünüzde saygı ile eğilirim. Sizlere Atina şehrinin askerlerinin selamlarını getirdim”
Mırıldanmalar homurdanmalara dönüşmüş ama avukat devam etmiş; “Teb şehrinin aziz yurttaşları önünüzde saygı ile eğilirim. Sizlere Atina şehrinin yurttaşlarının selamlarını getirdim”

“Eh artık selam söyleyecek kimse kalmadı” diye düşünmüş herkes dikkatle arkadan gelecekleri dinlemeye başlamışlar;
“Teb şehrinin sevgili çocukları önünüzde saygı ile eğilirim. Sizlere Atina şehrinin çocuklarının selamlarını getirdim”
İşte bu bardağı taşıran damla olmuş, herkes isyan etmiş ve bağırmaya başlamış hatta bazıları avukatın başına bir şeyler atmaya bile başlamışlar. Yargıç geleneklere rağmen çok kızdığından halkın öfkesini boşaltmasına bir süre izin verip avukatı uyarmış;
“Genç dostum lütfen artık savunmanıza başlayın selam faslını keselim”
Avukat bu uyarı üstüne bir süre seslerin kesilmesini beklemiş ve sonra da kendinden emin şunları söylemiş;
“Ben zaten savunmamı yapıyorum sayın yargıç. Biraz evvel sizin de teslim ettiğiniz gibi soylu ve güzel sözler, selamlar ve sevgiler iletiyorum”
“Evet ama sıktınız artık” diye cevap vermiş yargıç ve ilave etmiş; “Görmüyor musunuz sabırlar taştı halk isyan ediyor”
“Anlatmak istediğim de bu sayın yargıç” demiş avukat “Güzel ve soylu sözlerim bile tekrarlanınca sizleri sıktı ve isyana sevk etti. Yurttaşlardan bazıları ellerine fırsat geçse beni dövebilirler bile.” Biraz durmuş sonra yavaşça tekrarlamış “Anlatmak istediğim de bu.”

Herkes dikkat kesilince sürdürmüş konuşmasını “Maktul her gün yanımda oturan çarıkçının tezgahının önünden geçerdi ve bu zavallı adamı görünce onu nasıl selamlardı bilir misiniz?”
İşte bu noktada avukat sesini alaycı bir tona soktu ve çarıkçıya dönerek;
“Hey kambur nasılsın?” Bir an sustu ve sürdürdü “Sonra evine dönerken yine çarıkçının yanından geçer ve tekrarlardı.” Yine alaycı bir sesle “Hey kambur tek gözüne iyi bak ha,” Herkes başını önüne eğmiş için için ağlayan çarıkçıya bakmaya başlamıştı “Ve sonra başkalarının yanında şunu da derdi” Yine kışkırtıcı bir sesle kambur çarıkçıya dönerek ” Hey kambur sen bu boyla çarıkçı olacağına baca temizleyici olmalıymışsın. Hiç olmazsa çirkin yüzünü isten görmezdik. Ha ama unuttum bu kamburla bacaya sığmazsın sen değil mi?. Ve daha neler neler söylerdi tekrarlamaya dilim varmıyor.”

Meydanda çıt çıkmıyordu artık. Avukat devam etti;
“İşte böyle aşağılayıcı sözcüklerle her gün selamlanmak ne demektir bilir misiniz?” Bir an sessizlikten sonra seyircilere doğru yürüdü ve sürdürdü ” Kaderinize küsmüş yalnız ve yoksul olduğunuzu düşünün, kimsenin bakmak istemediği kadar çirkin ve ümitsizsiniz ve sizinle her gün tek konuşan, tek selam veren kişi bu zavallılığınızı sürekli yüzünüze vuruyor. Bir düşünün ne hissederdiniz?”

Avukat yarattığı tesirden artık emindi. Meydanda tek duyulan ses çarıkçının gizlemeye çalıştığı hıçkırıklarının sesi idi.
Küskün bir sesle; “Ben ise sizleri sadece güzel sözlerle selamlamak istemiştim. Buna bile sıkıldınız.”

Durdu, arkasını döndü ve yargıca dönüp;
“Herneyse savunmam bu kadar sayın yargıç.” dedi.

Ne dişlerimiz, ne yumruklarımız ne de tekmelerimiz! Bizlerin en büyük silahı dilimizdir.
Etkisi cüzzam gibi yakıcı, yaralayıcı, bulaşıcı… Menzili sonsuz ve zamansız korkunç bir silah.

Gelin bugün dilimizin bizlere yüklediği günahlar için dua edelim; Eski bir Hint dini olan Jainizm’de şöyle bir dua var;
“Tanrım! Zihnimle, bedenimle ve bilhassa sözlerimle yapmış olduğum zorbalıklardan pişmanım…
Beni affet…”

Tekrarlıyorum dilimiz en güçlü yanımızdır.
Sarar da yaralar da…
Yapar da yıkar da…
Isıtır da yakar da…

Dilerim ki dilimize hakim olabildiğimiz zamanlarımız çok olsun.

E4DC2F65-A765-43D2-AAF5-E1E8CCAD29B9Soner Oğuz

Ömür

Kaplumbağalar neden uzun ömür sürer?
Teslim olmuştur da ondan.
Sadece yolunu yürür.
Acelesi yok.
İhtirası yok.
İhtiras olmayınca vakit bollanır.
Hırs daraltır.
Hem vakti daraltır.
Hem yüreği.
Ne der erenler?
– Hırs sebebi asalettir.
Ne demek bu?
Hırs insanı çürütür.
Çürür mü insan?
Çürür elbet.
Hırs çürütür.
Her şeyin hırsı var.
Para hırsı.
İktidar hırsı.
Kadın hırsı.
Makam hırsı.
Post hırsı.
Dost hırsı.
İnsan denen bu varlık.
Nefs sahibidir.
Nefs: İnsanın hırslarının toplamıdır.
Hele bir teslim ol.
Sen ne kadar kılsan da…
Karar üstünde bir karar vardır.
Teslim ol.
Huzur bul.
Teslim olmayan.
Durulmaz.
Durulmayan.
Huzur bulmaz.
Eğer huzur bulsaydı…
Kaplumbağalar değil…
İnsan sürerdi bu ömrü…

HUU98F4043A-0D8E-4DC6-970E-0FD3972B4E1D

Çocuklar yaşasın:Yaşa Çocuk

5815CDC2-E53D-4FCB-8A2D-82505593731D

İlk kez ne zaman doktor olmaya karar verdiniz? diye sorulduğunda gözümün önüne hastalandığı için çok üzüldüğüm, sizleri iyileştireceğim diyerek 5-6 yaşlarında iken iğne yaptığım, ilaç yazmaya çalıştığım, annemin ısrarlı ve inatçı tutumum nedeniyle pes edip dikmek zorunda kaldığı beyaz önlüğümle muayene ettiğim bebeklerim gelir.

İnci onların içinde en sevdiğimdi. Parlak sarı saçları vardı. İri mavi gözleriyle bana bakar, muayene etmek için yatırıp dinlemeye çalıştığımda gözlerini kapatır ve hiç açmazdı. Meğer yatırınca gözlerini kapatan bebeklerdenmiş. Acaba canımı yanıyordu?diyerek endişelenirdim. Annem ve ananem İnciyi eve getirdiklerinde et bebek diye aldıklarını söylemişlerdi. Yumuşacıktı. Bembeyaz bir elbisesi vardı. Son günlerde keyifsiz gibiydi. Hastalanmıştı.  O’ na iğne yapma kararı verdiğimde çok üzülmüş,’’ İnci hemen iyileşeceksin, sakın korkma ‘’demiştim. Annesi ve doktoru olarak bana çok güveniyordu. İnci ve O’ nu seven herkesin acısı azalmalı ve iyileşmeyi kutlamalıydık. Bu nedenle Çocuk Doktoru olmalıydım. Hemen büyümek istiyordum, okullara gitmeliydim ve Çocukları İyileştirmeliydim.

Tıp fakültesi öğrencisi iken  yaz tatillerinde Çocuk acil servise gider ,yapılanları ve insanları gözlemek için saatlerimi harcardım. Çocukları hastalanan erişkinlerin çaresizliği ,o tatlı minik varlıkların acı çekerek ağlamalarından  derinden etkilenir, onları yaşatmalıyız diye içten içe sabırsızlanırdım.

En çok istediğim şey gerçekleşti, pediatri ihtisasını kazandım, tercihlerimin hepsi pediatri idi. Nihayet çocuklarıma kavuşmuştum. İlk olarak serviste çalışmaya başladığımda büyük çocuklarla beraberdik. Çeşitli kronik hastalıkları ya da adını daha önce  hiç duymadığım kanser hastalıkları olan ,şifalanmak için sadece İzmir içi değil, Türkiye’nin farklı bölgelerinden gelen hasta çocuklar ve anneleriyle ,sonrasında  ziyaret saatlerinde gelen babaları kardeşleri abla ya da abileriyle  ilk o zaman karşılaştım. Umutlarla başlanan  uzun tedavilerin aileleri nasıl tüketebildiğini , zaman zaman maddi sıkıntılarla yüzyüze getirdiğini ,hastalığın seyri nedeniyle yaşanan mutluluk ve derin kederleri onlarla beraber yaşadık. Kah beraber ağladık , kah beraber güldük, para toplayıp bez ve kıyafet aldık, bazen de ceplerine yol parası koyduğumuzda oldu.

Yaşadıklarımız yıllar boyunca unutulmayacak herkesi isimleri ve yüzleriyle net bir şekilde hatırladığımız ,biraraya geldiğimizde zihnimizden silinmeyen ayrıntıları ile gözlerimizin buğulandığı ya da içinin parladığı değerli hatıralara dönüşmüştü.

Çocuk Hekimliği’nin en zor yanı ailelerin çocuklarının hastalığının çaresizliği  karşısında beraberinde farklı alanlarda yaşadıkları sıkıntılarla da başetmeye çalışırken mücadelelerine  şahit olmaktı.

Bu mücadele bildiğimiz savaşlara benzemiyordu. Kazanını yoktu. Sadece varolmaya çalışmak gerekiyordu. Varolmak ve o minik canlara son ana kadar gülümsemek.

Günümüzde  tıp alanındaki başdöndürücü gelişmelerle  Çocukluk çağı kanserlerinde erken tanının öneminin anlaşılması, yeni tanı yöntemleri, yeni kemoterapi modelleri, kemik iliği transplantasyonundaki gelişmeler ve destekleyici tedavi yaklaşımlarındaki ilerlemeler sağ kalım oranlarını ciddi biçimde  artırmış olup devam edegelen tüm süreçlerde hekimler ,sağlık çalışanları,hastane içi sosyal hizmetler ve eğitim kurumları  çocuk ve aile canla başla savaş vermektedir.

Ancak hastalığın tanı alması ve tedavi süreci, çocuk ve ailenin fiziksel, emosyonel ve ekonomik dengelerini alt üst etmekte, yaşamdan doyum almalarını engellemekte ve yaşam kalitesini azaltmaktadır.

Günümüzde acı veren işlemler, hastaneye yatış ve prognozun belirsizliği çocuklar ve aileleri için hala  önemli birer stres faktörüdür. Çocuğun bu acı verici tedavi sürecine eşlik etmenin yanı sıra ebeveynlerin artan sorumluklarla, tedavi gerekliliklerinin yönetimiyle, sosyal ve iş yaşantısındaki negatif etkilerle ,ekonomik problemlerle baş etmek zorunda kalmaları sonuç olarak hem ruhsal hem fiziksel sağlıklarının bozulmasına yol açabilmekte sığınılacak güvenli limanların desteğine ihtiyaç duymaktadırlar.

Tepecik Hastanesi sosyodemografik  özellikleri ile oldukça mütevazi bir bölgede yer almaktadır. Donanımlı hekimleri ve diğer sağlık çalışanları beraberinde güçlü sosyal hizmetler birimi yanısıra  dünyada benzerlerinin üzerinde bir güç ile hizmet veren  hastane okulu ile değerli öğretmenlerimizi Çocuk hematoloji onkoloji birimi bünyesinde bulundurmaktadır. Omuz omuza büyük bir dayanışma içinde ekip ruhuyla hayırlı işlerle tedavilerine desteğe devam eden Hastane okulu ,sosyal hizmetler birimi tıbbi tedavileri yanı sıra bu zorlu süreçte ailelerin en büyük umut ışığı olmaya devam etmektedir.

Çocuk Onkoloji Servisi yatarak ve ayaktan tedavi görenler olmak üzere çok sayıda  hastaya hizmet veren; hizmet verdiği hastalar Ege Bölgesinin çeşitli illerinden ve Doğu ve Güneydoğu Anadolu olmak üzere ülkemizin değişik bir çok bölgesinden hasta kabul eden bir kliniktir. Yaşadıkları şehirleri  tedavi olmak için terk etmek zorunda kalan ve tanımadıkları bir il’e gelen ve burada yeni bir hayat kurmaya çalışan hasta ve yakınları  birçok sorun ile karşı karşıya kalmaktadır. Hastanenin  bulunduğu çevrenin konumu ve hizmet verdiği kitlenin sosyo-ekonomik durumu göz önüne alındığında daha da yoğun desteğe ihtiyacı olan bir hasta ve aile profili ortaya çıkmakta ve hayırsever vatandaşlarımızın da duyarlılıkları ile çeşitli şekillerde desteklerini ulaştırmaya yoğunlaştığı bir Çocuk Onkoloji –Hematoloji kliniği profili oluşturmaktadır.

Çeşitli şekillerde desteklerini ulaştırmak isteyen hayırseverlerimizin katkıları , hastanemizde faaliyet gösteren  okulumuzun güzide öğretmeni Selma Akın’ın önderliğinde yasal zeminde temelleri atılan Yaşa Çocuk ‘un , yaşayacak ve yüzleri gülecek yavrularımız için hayat bulmasıyla, tedavilerini aksatmayacak şekilde ve tedavi esnasında hijyenik şartların korunmasını esas alan ,dost eli ile ailelerimizin yanında olduğunu hissettiren faaliyetleri sayesinde ihtiyaç sahipleri ile buluşmaya başladı.  5 Ekim 2019 tarihinden bu yana Onursal Başkanı olarak kabul edildiğim bu geniş ailede çok değerli meslektaşlarım yanı sıra ,İzmir genelinde hayırlı işlere vesile olmak isteyen sağ duyulu gönlü güzel insanlarla hevesleri ,istekleri ile canla başla ihtiyaç sahiplerine ulaşmaya çalışırken buluştuk.

Her iyilik bir sadakadır diyen Sevgili Peygamberimizden, yalnız iyilik yapmak yetmez, iyiliği zarafetle yapmak da lazımdır diyen M.Ö yaşamış  Demosthenes’e kadar her kültürde iyilik yapmanın büyük bir erdem olduğu üzerinde durulmuştur. Üzerinde anlaşamama sözkonusu olmayan tek insani kavramdır.

Sevgiyle ,sabırla nice güçlüklere göğüs gererek büyüttüğümüz yavrularımız,  ailelerinin gücüyle güçlenmekte ve tedavi süreçlerinde karşılaşılan sıkıntılar güçlerin yettiğince çözülmektedir.

Dünya iyiliğin ve iyi insanların sayesinde mutlu olacaktır.

İyilik yapın .

Düşünmeden .

İncelikle,

Zerafetle.

Şahane bir hafta sonu diliyorum.

Dilek.

Para

E226AA18-ABC8-4BA2-93FF-7E6DE355A5D2

“On üç yaşındaydım.

Ortaokula gidiyordum.

Babam öleli iki yıl olmuştu.

Yoksul düşmüştük.

Annem terzilik yapıyordu, zar zor geçiniyorduk.

Büyük bir evin iki odasında oturuyorduk.

Kitaplarımın çoğu noksandı, okul çantam bile yoktu..

Bayram geldi.

Annem ne yaptı etti, bana bir ayakkabı aldı.

Bir pantolonla bir gömlek dikti.

Sabah erkenden kalkıp giyindim.

Bir gün önceden sözleşmiştik, iki arkadaşım beni evden alacaklar, birlikte bayram yerine gidecektik.

Atlı karıncaya, kiralık bisikletlere binecektik, tatlıcıda tatlı yiyecektik.

Belki sinemaya da gidecektik..

Annemden para istedim.

“Paramız yok oğlum,” dedi.

Çılgına dönmüştüm, arkadaşlarım neredeyse geleceklerdi.

Onlara ne diyebilirdim?

Parasız olduğumuzu, bu yüzden bayram yerine gidemeyeceğimi söyleyemezdim ya…

Hırçınlaşmıştım, üstümdekileri çıkarıp duvarlara atmaya başladım.

Beni üzgün üzgün seyreden annem, o zaman dolaptan çantasını çıkardı, para aradı.

Bula bula bir lira buldu.

Kadıncağızın bir lirası kalmıştı yalnız, bütün parası oydu.

O bir lirayı bana uzattı:

“Haydi giyin,” dedi,

“Bir lira yetmez mi?”

Bir lira o zaman büyük paraydı..

Oraya buraya attığım elbiselerimi ayakkabılarımı topladım.

Yeniden giyindim, paramı cebime koyup arkadaşlarımı beklemeye başladım.

Geldiler.

Biraz oturdular.

Annem onlara şeker ikram etti, ikisini de okşadı, öptü.

Sonra:
“Haydi artık gidin!” dedi.

“Güzel güzel eğlenin!”

Sokağa çıktık.

Çok neşeliydim, kabıma sığamıyordum.

Fakat köşeyi dönerken evimize baktım, annem pencereden uzanmış, gülümseyerek bana el sallıyordu.

O zaman içimden bir ağlamadır geldi, gözlerim dolu dolu oldu. Tıkanıyordum.

Ağladığımı belli etmemeye çalışarak arkadaşlarıma:

“Ben gelmeyeceğim” dedim.

Neden olduğunu anlamadılar.

Biri: “Paran yok ondan gelmiyorsun.” dedi, alay ederek.

Elimi cebime attım ve bir lirayı çıkarıp gösterdim:

“İşte para!” dedim.

Beni orada bırakıp gittiler.

Sokaklara gelişi güzel dalarak bir süre sersem sersem dolaştım.

Kimseye göstermeden doya doya ağladım, sonra gözlerimi sildim,elimden geldiği kadar neşeli olmaya çalışarak eve döndüm..

Annem beni görünce:

“Neden döndün?” diye sordu.

“Canım istemedi” dedim ve cebimden bir lirayı çıkarıp anneme uzattım.

Zavallı kadıncağız, çok şaşırdı, parayı elimden alıp masanın üstüne koydu.

Sonra beni kucakladı, göğsüne bastırdı.

Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı..

Ben ağlamıyordum artık.

Sokakta doya doya ağlamıştım.

Annemin yüzünü öptüm, ağlamamasını söyledim.

(Susar, dalar, düşünür)

Artık üzüntülü değildim.

Bayram yerine gidemediği için üzülmek benim gibi koca bir çocuğa, bir ortaokul öğrencisine yakışmazdı.
Olgun bir adam olmuştum birdenbire.”

Melih Cevdet Anday/İçerdekiler

Bakış

1FA47253-EFFC-4196-9B17-9D700BACBF01

İyi niyetli bakışlar vardır…
Ne yaşarsa yaşasın;
kimseden acısını çıkartmayan,
hayatın her zorluğuna karşı,
güçlü olmaya çalışan insanlar….
Ne güzeldir yürekleri,
huzur vericidir bakışları,
öyle demlenir içiniz
onu dinledikçe dolar beyniniz…..

Haklıdır;
yılların tecrübesi dedikleri
bu olsa gerek,
pişmiş ama kimseye taşmamıştır…..
Hırsını,
öfkesini kimseden çıkartmamıştır…..
Mutsuzluğun;
ne demek olduğunu bildiği için,
çevresine bilinçli ve duyarlı yaklaşmış,
dost eli,
dost bakışı bu olsa gerek….
Hayat;
hazır tepside güzellikler sunmamıştır,
ama o herşeye güzel bakmasını,
sevgiyle yaklaşmasını bilmiştir….

İnsanları;
çok iyi gözlemleme
yeteneğine sahiptir…
Kendi iç dünyasında;
savaşır ama,
yüzü süt liman öyle dingin,
öyle sakin dinlenmek istersiniz….
Saatlerce konuşayım dinlesin dersiniz,
öyle güven verici,
öyle deniz limanı gibi…

Sizin;
hayata karşı,
gelgitlerinizde cevap ondadır…..
Gerçekten dinler,
duyar,
anlar;
yol gösterir,
fikir sunar….

Müdahale etmez;
siz istediğiniz,
sürece vardır hayatınızda….
Her şeye burnunu sokmaz,
karışmaz,
uzaklarda olsa bile
hazır ve nazır bir yürektir o….
Kendi halinde olmayı sever,
yalnızlığı seçer….

Çirkinlik;
çirkeflik ve samimiyetsizlikler
diz boyudur,
bilir…..
Onun dünyasında;
iyi olmayan,
sevgiyle doğmayan hiç bir şey barınmaz…
O temiz kalmak ister,
kendi öz benliğini korumak için…

“Cahilliğin;
bir ruh bilinçsizliğinden,
kaynaklandığını bilir….

Kendi kafası;
kendi yüreğiyle
sorgulamayı bilmeli insan….
Öyle sığ yaşanmaz….
Kendi çerçevesi,
penceresi,
kendi bakış açısı olmalı insanın…
Herkes bir robot halinde aynı giyinip,
aynı düşünüp,
aynı yaşamamalı…..

Renkler olmalı hayatımızda;
ama,
renkler barışık ve uyumlu olmalı diye düşünür her zaman…”…
Maneviyatın;
ne kadar önemli olduğunun
bilincine varmış,
hoşgörüsü ve öngörüsü yüksek……

Gönül sofrasını,
herkese açan
insanlardır onlar……🕊🌼💔

Engin Deniz

“Sonsuza götüren bir denizin kıyısına varmıştım.

O zaman anladım ki, susmak bir cüsse işi… derin denizlerin işi.

Sığ suları en hafif rüzgârlar bile coşturabiliyor.

Derin denizleri ise ancak derin sevdalar..

Anladım ki, derin ve esrarengiz olan her şey susuyor.

Anladım ki susan her şey derin ve heybetli.

Bazen, uzaklaşmak gerekir yakınlaşmak için…

Bazen, hatırlamak gerekir hatırlanmak için…

Bazen, ağlamak gerekir açılmak için…

Bazen, anmak gerekir anılmak için…

Bazen de susmak gerekir duymak için.”

Şems-İ Tebrizi8E621D5E-1B9C-4A28-AA6F-E74464F88A64

Kanat açıp uçma zamanıdır

 

Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg ( Zümrüd-ü Anka, Phoenix ), Bilgi Ağacının dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş.
Bu kuşun özelliği gözyaşlarının şifalı olması ve yanarak kül olmak suretiyle ölmesi, sonra kendi küllerinden yeniden dirilmesidir.
Kuşlar Simurg’a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş.
Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg’u bekler dururlarmış.
Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.
Derken bir gün, uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg’un kanadından bir tüy bulmuş.
Simurg’un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg’un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.
Ancak Simurg’un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan KAF Dağının tepesindeymiş. Oraya varmak için ise yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş, hepsi birbirinden çetin yedi vadi..

1. Vadi “NEFS” vadisi
2. Vadi “AŞK” vadisi
3. Vadi “CEHALET” vadisi
4. Vadi “İNANÇSIZLIK” vadisi
5. Vadi “YALNIZLIK” vadisi
6. Vadi “DEDİKODU” vadisi
7. Vadi “BEN” vadisi

1.Vadi “NEFS” vadisi
Vadiye giren kuşlar öyle şaşırmışlar ki, burası sanki bir cennetmiş. Her şey varmış. Bir anda her şeyi isteyebileceklerini fark etmişler. Hiç sınır yokmuş. Zevke, sefaya, bütün emellerine kavuşabilirlermiş. İnsanları anlatan masallarda ki gibi çalışmadan, uğraşmadan mevki makam sahibi bile olabilirlermiş.🙂 Öyle çok kuş vadinin sihrine kapılmış, öyle çok şey istemiş ki…Bu vadide bir sürü kayıp vermişler…

2.Vadi “AŞK” vadisi
Vadiye girince bütün kuşların gözünü bir sis kaplamış. Gördükleri biçimsiz şekilleri, taşları, odun parçalarını, birer sülün, birer kuğu sanmışlar. Gözleri kör olmuş. Kapılmışlar, sürüklenmişler…

3.Vadi “CEHALET” vadisi
Her şey güzel gelmiş gözlerine. Simurg Anka kuşunu bile unutmuşlar. Nereye gittiklerinin ne önemi varmış ki.
Orada da gökyüzü, burada da gökyüzü. İlginç nesneler görmüşler. Kaya mı, ağaç mı ne fark eder. Önemsemedikçe düşünmemişler. Düşünmedikçe unutmuşlar. Unuttukça yükleri hafiflemiş, gülümsemeye başlamışlar…

4.Vadi “İNANÇSIZLIK” vadisi
Vadiye girdiklerinde birden her şey anlamını yitirmiş. Ne olacakmış ki Simurg’u bulsalar. Kesin öleceklerini iddia edenler olmuş. Simurg’un çözüm bulamayacağını söyleyenler olmuş. Bu kadar yolu boşa geldiğini, emeklerinin boşa gittiğini düşünenler olmuş.
Kanadı yaralanan bir kuşun aşağıya düştüğünü ve hepsinin başına bunun geleceğini bağırarak söylemişler. Yolu tamamlayamayacaklarını ya da tamamlasalar da hiçbir işe yaramayacağını söyleyip geri dönmüş bir sürü kuş…

5.Vadi “YALNIZLIK” vadisi
Vadiye giren bütün kuşları korku salmış. Sadece kendileri varmış gibi endişeye kapılmışlar. Acıkan sadece kendi karnının doymasını düşünmüş.
Tek başına avlandığı için de başarılı olamayıp daha büyük hayvanlara yem olmuş.Her biri kendi başına hareket etmiş ve yönünü bulmaya çalışmış.
Sanki kimse yokmuş gibi yapayalnız hissetmişler. Oysa ki milyonlarca kuş aynı amaç için uçuyorlarmış…

6.Vadi “DEDİKODU” vadisi
Vadinin her köşesinde fısıltılar duyulmaya başlamış.
En arkada ki kuş, Simurg Anka’nın yeniden doğuşta tüylerinin yandığını söylemiş. Öndeki kuş bunu duymuş, yanan tüylerin tekrar çıkmadığını söylemiş. Bir öndeki kuş bunu duymuş, yanan tüyleri çıkmadığı için Simurg’un gizlendiğini söylemiş.
Bir önde ki kuş bunu duymuş, morali bozuk olduğu için Simurg’un, saklanırken, onu görenlere zarar verdiğini söylemiş.
Daha öndeki kuş bunu duyunca, herkese zarar veren Simurg’un, dayanamayıp kendini öldürdüğünü söylemiş.En öndeki kuşa, gitmeye gerek kalmadığı, Simurg’un toprak olduğu bilgisi gelmiş. Bir çok kuş geri dönmüş…

7.Vadi “BEN” vadisi
Bütün kuşlar vadiye girer girmez, içlerinde değişik bir his uyanmış. Kiminin kanadı biçimsiz gelmiş kimine. Diğeri, her şeyi bildiğini iddia etmiş. Yanlış yoldan gidiliyor diye kargaşa çıkmış. Her kafadan bir ses çıkmış. Herkesin fikri varmış ve doğruymuş. Sanki milyonlarca farklı yol varmış gibi. Hepsi en önde lider olmak istemiş, öne geçmek için birbirlerini ezip durmuşlar. Ta ki vadiden çıkana “BEN”den uzaklaşana kadar…
KAF DAĞI’na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.

Sonunda sırrı, sözcükler çözmüş…

Farsça; Sİ, OTUZ demektir. MURG ise KUŞ…
SİMURG = OTUZ KUŞ
Simurg’un yuvasını bulunca öğrenmişler ki; “Simurg – otuz kuş” demekmiş.
Onların hepsi Simurg’muş. Her biri de Simurg’muş.
30 kuş anlar ki, aradıkları sultan, kendileridir ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur…

Nefsine hakim olan, körü körüne bağlanmayan, düşünen, kendini geliştiren, kendine ve başaracağına inanan, hep birlikte hareket edilmesi gerektiğini bilen, yalnız olmayı tercih etmeyen, dedikodu yapmayan ve en önemlisi,
Egosunu eğiten kuşlar Simurg’muş…

Güçlü ve Vazgeçmeyen bir yapın varsa başarırsın…
Ama armut piş ağzıma düş bir yapın varsa yok olursun.
Hepimiz bir dönem yok oluşu yaşamışızdır. Güçlü ve vazgeçmeyenler, yeniden küllerinden doğarlar.
Sonra daha güçlü kanat çırpışlarıyla, daha da yükseğe uçarlar.
Çünkü onlar SİMURG olmayı seçmişlerdir…
Arkalarından konuşan kendini geliştirememiş zavallılara inat…
Onlar tünedikleri kokuşmuş kafeslerinden kendilerini seyrederken.
Ne zaman düşecekte ezeceğim acaba diye düşünürken.
Kanatlarını daha da açarak uçarlar.

Her birimiz birer Simurg olmayı göze almadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız. Aynen bizi seyreden, kötülüğümüzü isteyen kokuşmuşlar gibi dedikodu yaparak kendimizi öldüreceğiz.

ŞİMDİ KANAT AÇIP UÇMAK ZAMANIDIR…

Malum olsun

Bu öykü Malkara köylerinden alınmış olup belli bir kişinin dilinden yazıya geçirilmiş değildir. Çevrede herkes tarafından bilinen bir öyküdür. Söylentiye göre, çok eskiden köyün birinde Zeynep isimli çok güzel bir kız vardır. Onaltıya yeni bastığında Zeynep’i köylerindeki bir düğünde aşırı (yabancı) köylerden gelen Ali isimli bir genç görür. Ali Zeynep’i çok beğenir ve köyüne döndüğünde kızın babasına hemen görücü gönderir. Zeynep’i Ali’ye verirler. Kısa bir zaman sonra düğünleri olur. Ali, Zeynep’i alıp aşırı köyüne götürür.

Zeynep’in gelin gittiği köy ile kendi köyü arası altı gün altı gece çeker. Bu kadar uzak olduğundan dolayı Zeynep, anasını babasını ve kardeşlerini kocası yollamadığı için tam yedi yıl göremez. Bu özlem Zeynep’in yüreğinde her gün biraz daha büyüyerek dayanılmaz bir hal alır. Köyün büyük bir tepesinde bulunan evinin bahçesine çıkarak kendi köyüne doğru dönüp için için kendi yaktığı türküyü mırıldanır ve gözleri uzaklarda sıla özlemini gidermeye çalışırmış.

Oysa kocası, Zeynep’in bu özlemine pek aldırış etmez. Kaldı ki eski sevgisi de pek kalmadığından kendini fazlaca horlamaya, eziyet etmeye başlar. Sonunda bu özlem ve kocasının horlaması Zeynep’i yataklara düşürür.

Gün geçtikçe hastalığı artan Zeynep’in düzelmesi için, köyden gelip gidenler de anasının babasının çağrılmasını salık verirler. Başka çare kalmadığını anlayan Zeynep’in kocası da anasına babasına haber vermeye gider. Altı gün altı gecelik bir yolculuktan sonra bir akşam üstü Zeynep’in anası babası köye gelirler, Zeynep’i yatakta bulurlar. Perişan bir halde Zeynep hala türküsünü mırıldanmaktadır. Aynı türküyü anasına babasına da söylemeye başlar. Çevresindeki bütün köy kadınları duygulanıp göz yaşı dökerler. Annesi fenalıklar geçirir ve bayılır.

Zeynep hasretini giderir, giderir ama artık çok geç kalınmıştır. Bir daha onmaz, sonu ölümle biter. Herkes Zeynep için göz yaşı döker. İşte o gün bu gündür bu türkü ayrılığın türküsü olarak söylenip durur.

Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar
Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler
Annesinin bir tanesini hor görmesinler

Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim

Babamın bir atı olsa binse de gelse
Annemin yelkeni olsa uçsa da gelse
Kardeşlerim yolları bilse de gelse

Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim3AD2191D-7A5A-421C-A26C-8A9D2E0EA6B6

« Önceki Yazılar