Category Archives: Afet

Yalnızlık Salgını

Suhal Eriş yazdı.

KORONA VİRÜS ÖNCESİ  (kVÖ)

Yıllar nasıl da geçti. Yazdım, karaladım, bıraktım sonra tekrar kaleme sarıldım ama yazdıklarımı bir türlü bir araya getiremedim. Hep erteledim, hep ‘Yarın’ dedim…

Erteleme, 2020’nin Ocak ayında, çok uzaklarda ortaya çıkan ve bir anda yayılarak dünyayı kasıp kavuran ‘korona virüs’ hepimizi etkileyen bir kargaşaya dönüşünceye kadar devam etti. 

Virüs haberlerinin yarım kulakla dinlenip önemsenmediği günler hızla geçti, Türkiye’de de ilk can kaybının duyulduğu 18 Mart 2020 Çarşamba gününe gelindi. Felaketin adının korona virüs ve bulaşıcı olduğunu yeni fark etmiştik ki, iletişim araçlarındaki virüs haber bombardımanı ile birlikte hastanelerdeki doktor, hemşire ve diğer sağlık personelinin aşırı titizliğini ve telaşını görünce durumun ciddiyetini anladık. 

Türkiye genelinde, tüm yazılı ve görsel basın, kısa süre sonra Sağlık Bakanlığı’nın duyurularını yaymaya başladı. Sanal dünya da panik halinde bu bilgileri paylaşarak, biraz da üzerine ekleyerek telaşa katkı sağladı. Mümkün olduğunca kimseyle temas etmemeye, sokağa çıkmamaya çalışırken, 21 Mart’ta açıklanan 65 yaş üstü vatandaşların sokağa çıkmasının ve   sonrasında bu sürece 20 yaş altının dahil edilmesi ile hafta sonundaki iki günün de yasaklandığı kararı; evlerde, sokakta, dağda taşta, yerde gökte yankılandı. Zamanı bile unutup evlerde yalnızlığa direnirken daha çok düşünmeye, geçmişi hatırlamaya ve geleceğe ait zorlama hayaller kurmaya başladık. Ben de bu düşünceleri yazıya dökerek süreçte bir tuzum olsun istedim.

Öncellikle geçmişe dalarak; hayata tutunma çabalarımı,  günah ve sevaplarımı,  biriktirdiğim dostları, anı yaşarken sahiplendiğim hatıraları, teknolojiye uzak durmanın ve buna direnmenin boş bir çaba olduğunu anladım.

KOCA DÜNYA PARMAKLARIN UCUNDA

Son 40 yılda, şehirleşmenin yoğunlaşması, sanayileşmenin artması ve teknolojinin yayılması ile birlikte; Dünya, tuşlara dokunan parmakların ucuna sığmış ve insanlar yalnızlaşmaya başlamıştı.

Sanayinin gelişmesine bağlı olarak ekonomik gelir düzeyleri yüksek ve düşük toplum katmaları arasında büyük farkların oluşması nedeniyle ihtiyaç sahibi insanların sayısı bir hayli artmıştı. Bunun sonucunda da ekonomik geliri güçlü bireyler, diğerlerinden uzaklaşma yolunu seçmiş, farkında olmadan yalnız kalmaya ve kendilerini kapatmaya gönüllü bir şekilde razı olmuş, teknolojisi üstün iletişim araçlarıyla (telefon, tablet, bilgisayar vb)  yeni dostluklar aramaya başlamıştı.

Sanayi ve ekonomik değişmelerin emeğe talebi artırmasıyla, evlerde anne babaların çalışmak zorunda kalmaları; eşlerin birbirleriyle, çocukların ebeveynleri ile aralarına mesafe girmesine neden oldu. Ebeveynler çocuklarıyla, büyükler torunlarıyla,  akrabalar birbirleriyle, ya özel günlerde, bayramlarda görüştüler ya da iletişim araçlarıyla irtibat kurdular. Arkadaşlıklar ve dostluklar üzerine görüşmeler yapsalar da çoğunlukla salgın halinde yayılan ve bağımlılık yapan iletişim araçlarını daha çok tercih ettiler. 40 yaş ve üstündekiler, başta bu duruma üzülseler ve eleştirseler de zamanla onlar da teknoloji, sanayi ve ekonomik değişim karşısında alışkanlıklarını değiştirmek zorunda kaldılar.

Tüm bu gelişmeler ve değişmeler nedeniyle akraba, arkadaş ve toplum ile yüz yüze iletişim azalırken, ihtiyaç duyduğu her şeyi, ellerindeki tablet, bilgisayar ve telefon üzerinden internet aracılığıyla elde ettiklerini görenler, insanlara artık fazla ihtiyaç kalmadığı düşüncesini bilinçaltlarına yavaş yavaş işlediklerinin farkında bile değillerdi. 

İnsanlar birbirlerinden uzaklaştıkça mazeret aramaya veya mazeretler üretmeye başladılar. Ebeveynler çocuklarının, çocuklar büyüklerinin olumlu yönlerini öne çıkaracakları yerde, taleplerine olumsuz yanıt verenlerin her halinde her tavrında kusur arar oldular. Bir yandan bu kusurlar bahane edilerek bir yandan da çıkar ilişkilerinin zedelenmesi sonucu, akraba ve dostlarından uzaklaştılar ve yalnızlığa alıştılar.

Çocuklar da daha anne karnındayken anne veya babasının elindeki telefon, tablet ya da bilgisayarların tıklarını hissetmiş, insan sesini nadiren duyar olmuştu. İki üç yaşında tablet ve telefonla kaynaştılar. Akıllı cihazları kullanma becerilerine bağlı olarak da ‘mucize bebekler’ olarak görülüp kutsandılar. Böylece Onlar da yalnızlığa hazır hale getirildiler. . 

Sürecin farkına varan bilim insanları ve 40 yaş üstündeki büyükler, teknoloji salgınının insanları yalnızlaştırdığına ve toplumsal yaşamda büyük tahribata yol açacağına dikkat çekerek tedbir paketleri açıklamaya henüz yeni başlamışlardı ki……

KORONA VİRÜS SONRASI (kVS) DÖNEMİ 

Teknoloji salgını, yalnızlaşma, sosyal yaşamın zayıflaması, çıkar ilişkilerinin artması ve de insanların birbirlerinden uzaklaşması derken…

Salgın yaklaşık bir ay sonra diğer ülkelere de yayılmaya ve can almaya başlayınca, parmaklarının ucunda dünyayı takip eden insanların evlerinde kaygı başladı. Yıllar önce veba, sıtma, sars, kolera, AIDS, kuş gribi, domuz gribi salgınlarına tanık olan insanlık, dünyanın her köşesinde “korona virüs” adlı yeni bir salgınla tanışmak zorunda kaldı.

Oysa başımızda yeterince salgın vardı zaten. Her yere, her konuya parmak uçlarıyla ulaştıran SANAL DÜNYADA YAŞAMA BAĞIMLILIĞI (Internet, telefon, tablet, bilgisayar); daha fazla çok daha fazla harcamayı özendiren TÜKETİM SALGINI, kadim dostlukları eriten, giderek de ortadan kaldıran ÇIKAR İLİŞKİLERİ SALGINI gibi musibetlerin aşısı ve ilacı bulunmamışken, insanlar birbirlerini aile içinde dahi göremezken, KORANA VİRÜS diye bir salgının zamanı mıydı şimdi?…

Korona virüs adlı salgına karşı en birincil tedbirler sayılırken yayılmayı önleme amacıyla kullanılan kelimeler de söz dağarcığımıza yerleşti. “Sosyal mesafe, izolasyon, evde kal, yalnız kal, kimseyle görüşme, temas etme, zirve, su, sabun, dezenfektan vb. kelimeler ile “Dostlarınızı ziyaret etmeyin, telefonlarla görüntülü görüşün, teknolojiden yararlanın, size maske için kod gönderilecek, internetten başvurun vb” kısa cümleler ile öncelikle 5 yaş üstü çocuklara ve yetişkinlere yalnızlaşmanın faydaları anlatılıyor, kendine kapanmanın hayat kurtaracağı insanların beynine nakşediliyordu. 

Ayni mahallede, aynı apartmanda veya aynı sitede oturanlar, birkaç ay öncesine kadar senli benli oldukları yaşam tarzından kopmaya başladı. Çocuklar, anne babalar birbirlerine ihtiyaçlarının olup olmadığını sormaya çekinir oldu. İhtiyaçları olursa getirdikleri paketlerden, yiyecek, içecek veya giyeceklerden ‘virüs bulaşır’ korkusu, bedenlerin birbirinden uzaklaşmasını tetikledi. Süreç uzadıkça da bu davranışların olağan olduğu düşüncesi zihinlere yerleşti.  

Toplumsal ilişkilerin sınırlandırılmasının yanı sıra aile içi iletişimin de kopması, birbirinden uzak durulması, araya mesafe konulması gerektiği;  yazılı ve görsel basın ile sanal alemde o kadar çok vurgulandı ki insanlar, hijyen kurallarına, dezenfekteye, elleri sabunla yıkama uyarılarına harfiyen uysalar da birbirinden en az bir-iki metre uzakta kalmaya, konuşmamaya hatta odalarını ayırmaya kadar varan radikal davranışlar geliştirdi. Yürürken tanıdık birisiyle karşılaşıldığında yolların değiştirildiği, hapşıranlara yüreklerdeki ‘bulaşma’ korkusuyla ‘Çok yaşa’ denilmediği, bunun yerine oradan uzaklaşıldığı; çocukların, torunların, gençlerin, arkadaş ve dost ilişkilerinin azaldığı ve yalnızlaşmanın davranış biçimi haline gelmeye başladığı bir dönemden geçiyoruz.

Dünya genelinde hastalığa yakalananların ve korona virüse karşı mücadeleye yenik düşenlerin sayısının artması, insanlarda ‘yalnızlaşmak zorunda oldukları inancını’ yaygınlaştırdı.

Öte yandan bir dostumun, “Virüs şüphesiyle hastaneye gittiğimi kimseye söyleyemedim. Çevremden yardım isteyemedim hatta test sonucum negatif çıkmasına rağmen bunu çocuklarımla ve akrabalarımla paylaşamadım. İletişim araçlarıyla yapabildiğim görüşmelerle yetindim’’ yakınmaları, durumun ne kadar zor olduğunu anlatmaya yetiyordu. Bu tür davranışların olağan bir tavır haline gelmesi daha da vahim bir durumdu elbette…

Yukarıdaki değerlendirmeler ile birlikte; sosyal izolasyon ve sosyal mesafe kaygısıyla, annesini, evlatlarını, torunlarını haftalarca göremeyen, uzaktan sevmekle yetinmek zorunda kalan, eş, dost, akraba, arkadaşlarıyla sadece telefonla ya da sosyal medya aracılığıyla görüşebilen birisi olarak ‘Yalnızlaşma tehlikesinin farkına varmalıyız’ diyorum. 

VİRÜS SONRASI (VS) DÖNEMİNE HAZIRLIK

Dünyada çeşitli zamanlarda ortaya çıkan savaşlar, tabi afetler ve salgınlar,  ülkelerin kültürlerinde ve sosyal yaşamlarında köklü değişikliklere sebep olmuştur. Daha çok bireyselleşme şeklinde kendini gösteren bu değişim, sosyal ve ekonomik diğer sebeplerle birlikte ülkemizde de geleneksel insan ilişkilerinde sarsıntıya yol açmıştır. 

Bu durum, er veya geç bitecek olan korona sonrasında ağırlığını daha fazla hissettirecek, sadece kendini ve ailesini düşünen bireyselleşmeyi hızlandıracak, toplumsal travmayı artıracaktır. Şu anda hastalığın günlük yaşamdaki tahribatını azaltmaya yönelik yardım kampanyalarına yoğun katılım olsa da gelecek günlerde bu dayanışma etkisini azaltabilir. Bu nedenle salgından sonra sosyal yaşantıda oluşacak olumsuz kültürel değişimin önüne geçilmesi ve yalnızlaşmanın salgın haline gelmesini önlemek için şimdiden iç düşüncelerimizi ve iletişim alışkanlıklarımızı gözden geçirmemiz gerekmektedir. 

ETKİYİ AZALTMAK  MÜMKÜN  

Virüs kapma endişesiyle insanların birbirleriyle görüşmekten kaçındığı bir dönemde, büyüklerinden ve arkadaşlarından uzaklaştırdığımız, sokağa çıkaramadığımız, oyuncaklarına bile dokunmalarının dezenfekte gerektirdiğine inandırdığımız çocukları ve gençleri, gelecekte korku ve yalnızlık fobisi beklemektedir. En az virüs kadar tehlikeli bir salgın olan sosyolojik – psikolojik kaygı bozukluğunun sorun haline gelmesinin önlenebilmesi, gelecekte insanlarımızın psikolojik, sosyal ve kültürel tahribatına yol açmasının engellenmesi amacıyla siz de  birtakım tedbir ve uygulamaları hayata geçirilebilirsiniz.…

Virüsün etkisini tamamen yitirmesini beklemeden hemen şimdi mevcut şartlardaki iletişim araçlarını kullanarak tüm büyükleriniz, akraba, dost, arkadaş ve komşularınızı ile hatırlayabilir, onların sizi aramasını beklemeden harekete geçebilirsiniz. Siz önderlik yaparak;

  1. Karşınızdaki kişiden hiçbir beklentiniz olmadan  “Günaydın, iyi günler, iyi akşamlar’’ gibi selamlama kelimelerini sıkça kullanarak hatırlarını, nasıl olduklarını, ihtiyaçlarının olup olmadığını sorunuz.
  2. Sahip olduğunuz arkadaşlarınızın bugüne kadar eksik, zaaf ve de beğenmediğiniz yönlerini unutarak onları olduğu gibi kabul ederek sevginizi gösteriniz. Onları merak ettiğinizi hissettiriniz.
  3. Çocuklarınızdan beklentilerinizi yüksek tutmadan hatta hiç beklentinizin olmadığını kendinize inandırarak onların aramasını beklemeden yaptığınız aramalarda öncelikle sevginizi gösteririniz.
  4. Bu zor zamanlarda, mecburiyetten de olsa evde eşinizle baş başa kalmayı avantaja çevirerek; anlaşmazlıklarınızı, huzursuzlukları öne çıkarmak yerine, yaşadığınız o güzel günleri hatırlamayı, sevgi sözcüklerini sıkça kullanmayı önceleyiniz.
  5. Bugüne kadar çeşitli sebeplerle önceliğimizin isteklerimizin peşinden koşmak olduğunu hatırlayarak sahip olduklarınızla yetinmeyi, fazlasının sağlık, akraba, arkadaş, dost ve nefes olmadan hiçbir işe yaramadığını hatırlayarak şimdiden kendinize ve çevrenize zaman ayırmanızı, onlarla kısa bir gelecek sonunda daha çok zaman geçirmeye dönük planlar yapmanızı öneririm.
  6. İnsan hayatını kolaylaştıran ve mutluluğu artıran sihirli üç sözcüğün  ‘Teşekkür ederim, lütfen, özür dilerim’ ifadelerinin kapsamını biraz daha genişleterek “sevgi, nezaket, zarafet…” sözcüklerini daha çok kullanınız.
  7. Yaşınız ne olursa olsun, sivil toplum kuruluşlarının en az birinde görev almayı gerçekleştiriniz
  8. Amacınız ne olursa olsun; öncelliğinizin daha çok maddi kazanç biriktirmek yerine dostlar biriktirmek olduğunu unutmayınız ve bunu kendinize hedef seçiniz.
  9. Önümüzdeki yıllarda yeni dostlukların kolay oluşamayacağını, yalnızlaşmanın virüs gibi yayılacağını göz önüne alarak mevcut dost ve akrabalarınızı kaybetmemeye özen gösteriniz.
  10. Eşyaları sevmek yerine kullanmayı, insanları hep sevmeyi tercih ediniz.
  11. “Zarafetin göze batmak değil akılda kalmak olduğunu”, unutmadan akılda kalacak söz davranışları sergilemek amacıyla daha çok okuyunuz.
  12. Bilgi, beceri ve diğer tecrübelerinizi pek çok bedel ödeyerek elde etmiş olsanız da kazandıklarınızı çevrenize bedelsiz aktarmanın mutluluğunu yakalayınız. Böylece salgının yol açtığı yalnızlıktan kurtulmaya katkı sağlayınız.

İnsanların virüs kapma endişesiyle birbirleriyle görüşmekten kaçındığı bir dönemde, büyüklerinden ve arkadaşlarından uzaklaştırdığımız, sokağa çıkarmadığımız, oyuncaklarına bile dokunmalarının dezenfekte gerektirdiğine inandırdığımız çocukları ve gençleri gelecekte korku, yalnızlık fobisi beklemektedir. En az virüs kadar tehlikeli bir salgın olan sosyolojik – psikolojik kaygı bozukluğunun sorun haline gelmesinin önlenebilmesi, gelecekte insanlarımızın psikolojik, sosyal ve kültürel tahribatına yol açmasının engellenmesi amacıyla siz de  birtakım tedbir ve uygulamaları hayata geçirilebilirsiniz.…

Yukarıda özetlenmeye çalışılan tavır ve davranışların; “Salgın sonrasında yaşanacak toplumsal travmanın azaltılmasına katkı sağlayacak, sosyal ilişkileri geliştirecek, yardımlaşma ve dayanışma içinde birlikte yaşama kültürünü zenginleştirecek davranışların, salgının sosyal yaşamda yol açacağı tahribatın azaltılmasına hizmet edeceği” inancıyla tüm akraba, dost, arkadaş ve insanlığa sevgi dolu selamlarımı sunuyor, sağlıklı günler diliyorum.  

                                                                              Suhal ERİŞ                                            İzmir/ 01 Mayıs 2020

Lucky Iron Fish

Lucky Iron Fısh …

Dünyada en sık görülen sağlık sorunlarından birisi anemi “kansızlık”. İnsanların yaklaşık %50’sinde anemi var ve bu kişilerin de üçte birinde demir eksikliği mevcut.

Demir, oksijeni dokulara taşıyan hemoglobinin içinde yer alıyor. Eksikliği de kalp yetmezliğinden, saç dökülmesine kadar geniş bir yelpazede sağlık sorunlarına yol açıyor. Demirin en önemli kaynağı et.

Bu nedenle, özellikle gelişmekte olan ülkelerde, demir eksikliğinin en önemli nedeni yoksulluk. Yeterli et yiyememek ve bir yandan da düzenli adet görme nedeniyle oluşan kronik kan kayıpları, özellikle üçüncü dünya ülkelerindeki genç kadınları çok olumsuz etkiliyor.

Gelelim bizim hikayemize …

Kanadalı bir üniversite öğrencisi olan Christopher Charles, hormonlar ile ilgili bir araştırma için arkadaşlarıyla 2008 yılında Kamboçya ‘ya gider. Kamboçya, demir eksikliğinin çok yaygın olduğu bir ülkedir.

Genç araştırmacı, bu sağlık sorununu nasıl çözeceğini düşünürken, demir tencerelerden yemeklere karışan demirin insan vücudunca emilebildiği bilgisi ona ilham verir.

Okuldaki tez yöneticisi ile konuşur ve yeni tezi artık Kamboçya’da demir eksikliğini giderecek yöntemlerdir. Arkadaşlarıyla önce küçük demir külçeler ile şanslarını denerler, ancak kadınlar bu demir parçasını tencerelerine atmayı reddederler. Ardından, bu külçelere lotus çiçeği şekli verirler, yine başarısız olurlar.

Genç Charles, o yöredeki bir kanaat önderi ile ettiği sohbet sırasında, bir tür küçük balığın Kamboçya’da kutsal sayıldığını ve uğur getirdiğine inanıldığını öğrenir. Gülümseyen bir demir balık üretirler ve bunun yöre insanlarınca kabul gördüğüne tanık olurlar.

Ekip bu balığa “ happy fish” ( mutlu balık) adını verir. Kısa ve uzun süreli çalışmalar yapılır, 12 aylık bir düzenli kullanımla, demir eksikliğinde % 43 oranında bir azalma olduğu görülür.

Bu güzel toplumsal proje yürür de, kapitalizm durur mu? İlk adımı atan Christopher Charles’ın üniversitesinden bir başka isim, Gavin Armstrong 2012 yılında “The Lucky Iron Fish Project” adında bir şirket kurar.

Kamboçya’da geri dönüşümle elde edilmiş demirden, “lucky iron fish” ( uğurlu demir balık) üretmeye başlarlar. Üretilen balıklar önce Kamboçya’nın kırsalına gönderilir, bir yıl sonra da Kanada’da pazarlanmaya başlanır.

Üretim daha sonra Kanada’ya da kaydırılır ve ciddi bir mali destek ile binlerce uğurlu balık, geri kalmış yörelere gönderilir. Başlangıçta, satılan her balık için, üç tane balık Kamboçya’daki muhtaçlara bağışlanırken; zamanla her satın alınan balığa karşı bir adet bağış olarak güncellenir. Balığın Kamboçya’da kullanım oranı % 92’ye ulaşır.

Gelelim bu ufaklığın özelliklerine: uğurlu demir balığımız 7.5 cm uzunluğunda ve 200 gram ağırlığa sahip. Düzenli kullanımla günlük demir gerksiniminin %75’ini sağlıyor. İçine konduğu suyun, yemeğin tadını değiştirmiyor. Standart olarak, kaynamakta olan 1 litre suya 2 damla limon damlatılması ve balığın bu suda 10 dakika tutulması öneriliyor. Bu suyu birkaç günde, içerek tüketebilirsiniz.

Balığı, yemek pişen tencereye de koyarak kullanmak mümkün. Bu uygulamanın işe yaraması için, altı ay boyunca her gün kullanılması gerekiyor. Her kullanım sonrası balığı sabunla iyice yıkamak ( tabii önce soğumasını bekledikten sonra) ve daha önemlisi kurulamak ve kuru tutmak gerekiyor. Malum, demir hemen paslanır. Ancak, limonla ovulduğunda, balığın pası ortadan kalkıyor.

Bu balık, 1 litre asidik suda 10 dakika ya da 1 litre çorbada 5 dakika kaynatılınca gram başına 70 mikrogram demir açığa çıkaracak şekilde üretilmiş.

Yani, 200 gramlık bir balık, usulüne göre kullanıldığında, bir litre suya 14 gram emilebilir demir salıyor. Balığın üzerindeki çıkıntılar ya da balığın gülen suratı ortadan kaybolunca, yeni bir balık almanın zamanı gelmiş demektir.

Balık her tür kapta kullanılabiliyor, ancak demir tencerelerde kullanılması önerilmiyor. Çünkü, yemeğe ne kadar demir geçtiğinden emin olamıyorsunuz.

Bu balık ,Kamboçya gibi yoksul bir ülkenin demir ihtiyacını karşılamakla kalmıyor. Aynı zamanda sporcular, hamileler, vegan ve vejetaryenler ile emziren annelere de destek veriyor.

Gözümüzün tam önünde duran fırsatlara, olanaklara bakmak yerine onları görmek bir çok sorunu çözüyor.

Genç bir üniversite öğrencisi olan Christopher Charles sayesinde, en azından Kamboçya’daki yoksul insanların demir gereksinimi karşılanmış durumda.

Peki, genç Christopher şimdilerde ne yapıyor diye sorarsanız, o artık “Dr. Charles” , bir anestezist …

Prof.Dr.Tevfik Rıfkı Evrenkaya, Nefroloji Uzmanı

Sıfır

Sabah apartmandan aşağı iniyorum. Bahçe her zamanki gibi sakin. Yavaş yavaş motorsikletime doğru ilerliyorum. Dün yağmurun altında kalmıştı. Epey ıslanmış. Hava güneşli ama hala bir bahar serinliği var. 

Çantamı, scooter’ın önündeki boşluğa yerleştiriyorum. Her zamanki gibi örtünün altına bacaklarımı yerleştirip marşa basıyorum. 

Bu sabah deniz kıyısından gideyim. Yavaşça sahile uzuyorum.  

Bütün o devasa alışveriş merkezlerinin önünden geçiyorum. 

Hepsi bir taşa dönüşmüş, donmuş devler gibi sessiz ve sakinler. 

Yollar da öyle. 

Şehir benim gibi mecburen işe gitmek zorunda olan birkaç kişi dışında boş caddeleri ile bir hayalet şehir gibi. 

Bisikletle geçmeyi çok sevdiğim sahil yolu boşalmış. Neredeyse tek başıma gidiyorum. 

Sessizlik hakim. 

Her şey sıfırlanmış gibi. 

Hayat, virüs bulaşmış bir bilgisayar. 

Format atılmış durumda. 

Bütün programlar silinmiş.  

Yeniden yüklenecek. 

Aklıma bu sıfırı kim bulmuştu o takılıyor. 

Harezmi.  

Bugün Özbekistan’da bulunan Karizmi kentinde MS 780 yılında dünyaya gelmiş. Dünya haritası çiziyor. Bir grup matematikçi, dünyanın çevresini ve hacmini hesaplıyorlar. O zaman bu tür şeylere kafa yoran müslüman bilim adamları varmış demek ki. Aritmetik kitabı yazıyor, Logaritma, cebir gibi kavramları armağan ediyor. Batlamyus’un notlarını ve hintlilerin matematik bilgisini birleştirip bir kitap yazıyor. Onluk sayı sistemini, rakamların yazılışını (arap ve hint rakamları üzerinden) bu gün batılı matematikçiler ondan öğreniyorlar. Aynı zamanda dil bilimci. 

Ama onu yaratılmış bütün zekaların ilerisine götüren buluşu  “sıfır”dır. 

Olmayan bir şeyi tanımlamak. 

Hiç. 

Neyi düşünerek o noktaya geldiğini hep merak etmişimdir. 

Sonrada sıfırın bir başlangıç noktası olduğunu tanımlayanlar oldu ve negatif, pozitif iki yöne giden doğrusal sayılar bulundu. 

Ardından bunu üç boyuta taşıdı bilim adamları. 

Stefen Hawking gibi fizikçiler de, zamanı ekleyerek başka bir boyut kattılar. 

Tabi işe bu kadar felsefe kattı mı Harezmi bilemiyoruz. Eminim katmıştır bu kadar çok yönlü bir bilim adamı olarak. 

Antik dönemde bir tarikat var. Bizim tasavvuf felsefesine benzeyen bir felsefeleri var: 

Matematikçiler.

En ünlü tarikat liderleri, Pisagor. 

Hani şu dik üçgenlerle ilgili teorisi olan matematikçi. 

İşte o. 

Aynı zamanda bir tarikat lideri. Bu teoriyi hintlilerin zaten bildiği ve alan hesaplama, arazi işlerinde kullandıklarını ve pisagorun teoriyi onlardan çaldığı iddia edilse de, bunu tam olarak ispatlayamıyoruz. 

Ama hintlilierin Pisagordan önce bu tür hesaplamalar yaptığını biliyoruz. 

İnsan hem bir tarikat lideri olur hem de çaldığı teoriye kendi ismini ve üçgenin karşı kenarına karısının ismini verir mi? 

Biraz abartı ama işte insanların ağzı torba değilki büzesiniz. 

İnsan, her yerde insan. Her zaman diliminde. 

Bilimde bağnazlık olmaz mı? Hırsızlık? Hem de en alasından. 

İhtiraslı bir adam Pisagor. İnsanoğlunun en temel meziyetlerinden biri ihtiras. 

Pisagor’un irrasyonel sayıları bulan kendi tarikatından bir kişiyi suikast ile öldürdüğü, bunu kendi gemisinde bizzet kendisi denize atarak yaptığı söylenir. Ama söylenti işte. 

Belki tarikatın bütün doğrularını yerle bir ettiği için bu devrimci adama tahammül edememişti. Belki de kendisinden daha zeki olduğu için, Tam olarak bilmiyoruz. 

Zaten söylenti bunlar. 

İhtiras demiştik insanoğlunun en iyi ve en kötü meziyeti. Bir paradoks ama bu böyle.

İhtirasları, onu, bilimde ve uygarlıkta daha iyiye götürürken aynı zamanda bencil, karanlık ve kirli bir çukura da düşürüyor. 

Olağanüstü eserler verebilirken bir taraftan da hem etrafındakilere hem de kendisine zarar verecek hatta kendisini yok edecek bir ortama da neden olabiliyor. 

Yol boyunca kurduğumuz uygarlığı düşünüyorum. 

Bomboş caddeleri sakin sakin geçerken. İnsansız bir şehrin elbette sıkıcı olduğu bir gerçek ama, 

Sıfır noktasına geldiğimiz bu günlerde, 

Uygarlığımızın oluşturduğu çevre sorunları, 

Eşitsizlik, 

Adaletsizlik üzerine düşünmeliyiz. 

Bu sıfır noktasından 

Doğrusal olarak negatife doğru, 

Yani daha yağmacı

Karaborsacı

Acımasız

Otoriter

Açlık ve kaosun hakim olduğu bir distopyaya doğru da gidebiliriz (belki bir kaç salgın sonra)

yada

Yeni 

Daha temiz

Daha eşit 

Daha yavaş

Daha adil 

Daha güzel bir dünya için 

Hayaller kurabiliriz. 

Zaten evde herkesin boş zamanı var. 

Düşünmek için. 

Prof. Dr. Gökhan Akbulut

Bu yazı 3 Nisan 2020 tarahinde AAHD blog sayfası Mavi Köşe’de yayınlaşmıştır.

Corona’dan mektup var!

Merhaba İnsanoğlu, 

Ben COVİD 19. Çin’in Wuhan şehrinde doğdum. Bir yarasadan insana geçtiğimi söylüyorlar. Bütün dünyayı korkutan öldürücü bir salgına neden oldum. Öyle ki bütün dünyada neredeyse her şey durdu. 

 Aslında beni tanıyorsun. Ailem her sene büyük salgınlar yapar. Basit nezle grip hastalığı. Ama basit deyip geçme, bu gün benim öldürdüğüm kadar insan öldürür bazen daha fazla. 

Akciğer hastaları, yaşlılar, kalp ve şeker hastaları, kanser hastaları hep ailemin hedefindedir. 

Ailem her sene yapısını değiştirir. Aslında bizim canlı olduğumuzu bile tartışıyor bilim adamları. Bir zarf ve içinde bir miktar genetik bilgi. Tıpkı bu mektup gibi. 

Doğru ya, bir mektubum ben. Sana yazılmış bir mektup. Acaba sana yazılan bu mektubun içindeki anlamı anlayabilecek misin?

İçimdeki bilgiyi aktarıp sınırsız çoğalmak için organizmalara yerleşirim. Onların kaynaklarını kullanırım bir parazit gibi. Önce zayıflatır, sonra da zayıf olanları yok ederim. 

Bu halimle doğa anaya yerleşen ve onun kaynaklarını bir parazit gibi kullanıp onu yavaş yavaş yok eden insanoğluna ne kadar benziyorum değil mi?

Bana kızıyorsun insanoğlu. 

Ama sen de benden farklı değilsin. 

UYGARLIK

Kurduğun uygarlık yada çok önemli sandığın şeyler…

Büyük gösterişli evler yaptın kendine, ama benim korkumdan içinden çıkamıyorsun. Bütün kudretli sandığın kişiler hastalandırdığım insanlara yardım edemiyor. 

Tapınaklarından daha çok ziyaret ettiğin alışveriş merkezlerin bomboş kaldı. Hatta tapınakların bile. 

En fazla değer verdiğin şey para, tuvalet kağıdından değerli değilmiş. 

Tuvalet kağıdı için bile kavga ediyorsun o da ayrı konu.

Sahip olmakla övündüğün şeyler, lüks arabaların, evlerin yazlıkların, kıyafetlerin, ayakkabıların, mücevherlerin, saat koleksiyonun, seni benim yarattığım hastalıktan korumuyor. Üstelik para da etmiyorlar. İstesen de satamazsın. 

EŞİTLİK

Ah insanoğlu ah! O kadar bencilsin ki. Sana birileri ayrıcalık yapsın bu salgından kurtarsın istiyorsun. 

Hangi mevki de olursan ol, ne kadar zengin olursan ol, ben kimseyi ayırmıyorum. 

ÖZGÜRLÜK

Hepinizi eve tıktım. Özgürce sokakta yürümenin, basit günlük eylemlerin, derin ve sağlıklı bir nefes almanın, bankta oturup tembel tembel güneşlenmenin ne kadar değerli olduğunu anladın mı? 

SOSYAL MEDYA 

Ah insanoğlu ah! Bu salgın aslında kendi yarattığın bir korku ve kaygı salgını. Benim ailem her yıl bu kadar insan öldürür. Akrabam olan SARS ve MERS benim 3 katım daha öldürücüydü. Pek de umursamadın. 

İnternette yarattığın sanal dünyanda bir korku çukuruna düştün.

 Kendi söylediğin yalan yanlış bilgilere inanıyor paniğe kapılıyorsun. 

Şundan emin ol, bilim adamları beni ortadan kaldıracak. 

Gelecek ekonomik krizle daha fakirleşeceksin. 

Sağlıklı bir nefesin, başını sokacağın basit bir evin, içtiğin bir yudum suyun ve bir lokma ekmeğin aslında yeterli olduğunu hatırlayabilecek misin?

 Kurduğun ekonomik sistem zaten çatırdıyordu. Eli kulağındaydı. Bugün, yarın patlayacaktı. 

Sonsuz gelişme olur mu? Sana soruyorum. Doğa ananın kaynakları, sonsuz gelişmeyi karşılayabilir mi? Sorumsuzca arttırdığın nüfusunu besleyebilir mi? 

 Hele kirlettiğin yaşam kaynakları…

Ah insanoğlu ah! Bana kızıyorsun ama benden hiç bir farkın yok. Benim senin gibi bir bilincim de yok. Beynim yok mesela. Sadece bir zarf ve bilgiyim ben. Bir mektup. 

Ama sen benden daha zararlısın. 

Trafik kazalarından, sigaradan daha fazla insan ölüyor. Açlıktan ve bakımsızlıktan da. Ne alkollü araç kullanmayı, ne aşırı hız yapmayı bırakıyorsun! 

Sigara içmeyi bırak, bak sigara içenleri daha çok öldürüyorum desem bırakacak mısın?  

Dünyada insanlar açlık ve bakımsızlık yüzünden basit hastalıklara yenik düşüyor desem: omuz silker “bana ne” diye düşünürsün. Aklına bu gün çöpe attığın yiyecekler bile gelmez. Ama benim sayemde yiyeceğin ne kadar önemli olduğunu anladın. 

Peki insanoğlu, gelişme, büyüme ilerleme derken kirlettiğin temiz su kaynaklarının, üzerine beton yığınlar diktiğin doğa ananın milyonlarca yılda yarattığı, hayat veren toprağın incecik canlı katmanının değerini de anladın mı? 

Bu ikisi olmazsa aç kalacaksın, susuz kalacaksın bunun farkında mısın? 

Benim ihtiyacım yok ama senin var, şu anda belki kıymetini anladığın bir nefes temiz havanın kıymetini? Havayı kirletmeyi bırakacak mısın?

Seni uyaran bilim adamlarını, tehdit ediyor, gelişmenin önünde engel olarak görüyordun. Oysa senin sağlığın için uğraşıyorlardı. Havan, suyun toprağın temiz kalsın diye. 

İşte bak! Şimdi sana hayat veren ağırbaşlı bilimin değerini anladın mı? 

KAĞITTAN KALELER

Ah insanoğlu ah! O savaş uçakların, füzelerin, savaş gemilerin, hiç biri beni öldüremiyor. Sadece kendi kardeşlerini öldürmene yarıyor. 

Süper güç sandığın ülkelerin hiç biri benimle başa çıkamadı. Savaş endüstrileri çok iyi olsa da sağlık sistemleri çok zayıfmış. 

Şimdi anladın mı füze yapmak yerine hastane yapmak, asker yetiştirmek yerine bilim adamı yetiştirmek neden önemliymiş? 

Benim akrabalarım her iki üç sene de bir seni sarsarız, tokatlarız. Bazen bir yüzyılda bir senin kardeşlerinin neredeyse yarısını öldürürüz. 

Biraz düşünürsün. 

Ama sonra unutursun. 

Bencilsin ve çıkarcısın. 

Ama en kötüsü umursamazsın…

Ah insanoğlu. Sana ademoğlu mu demeliyim? 

Adem, 

adam, 

adam da, insan demektir senin kullandığın hemen bütün dillerde. 

Adam olabilecek misin Ademoğlu?

 Daha az bencil. 

Daha az umursamaz.

Seni besleyen yaşamanı sağlayan doğa anaya daha şefkatli davranabilecek misin? 

Gelişme gelişme diye tutturmayı bırakıp biraz yavaşlayabilecek misin? 

Seni ısıtan güneşin tatlı sıcaklığını hissedecek, 

sevdiklerinde güzel sohbetlerin tadını çıkartacak, 

kumsalda bulduğun çakıl taşlarını boyayacak  kadar yavaşlayabilecek misin? 

Ah ademoğlu ah” 

Adam olabilcek misin? 

Yazan: Corona

Türçeye çeviren: Prof. Dr. Gökhan Akbulut

Bu yazı: İzmir Gazetesi’ned 3 nisan 2020 tarihinde yayınlanmıştır.

https://www.izmirgazetesi.com.tr/corona-dan-mektup-var-makale,207.html

ve insanlar evde kaldılar…

“…
ve insanlar evde kaldılar,
kitap okudular ve dinlediler.
dinlendiler, egzersiz yaptılar,
sanat yaptılar, oyun oynadılar
ve yeni varoluş yollarını öğrendiler,
durdular
daha derinden dinlediler ,
biri meditasyon yaptı,
biri dua etti,
biri dans etti,
diğeri kendi gölgesini keşfetti ,
insanların düşünceleri değişti,
iyileştiler.
cahilce, tehlikeli, anlamsız ve vicdansızca yaşayan insanların yokluğunda,
dünya iyileşmeye başladı.
ve tehlike sona erdiğinde insanlar ölüleri için ağladılar
ve yeni kararlar aldılar,
yeni bir dünya hayal ettiler,
yeni yaşam biçimleri yarattılar,
Dünyayı tamamen iyileştirdiler,
Tıpkı kendilerini iyileştirdikleri gibi .”

Kathleen O’Meara, 1864
Türkçeye çeviren:
Juan Botella Lucas ve Nurseren Tor

Sabahattin Ali

1948 yılında bu gün hayata gözlerini yumdu Sabahattin Ali. Nasıl öldüğü şaibeli bir muammadır.

Hala kitapları en çok satanlar listesinde olan yazar, şair ve öğretmen: hayatı sıkıntılar ve ekonomik zorluklar içinde geçti. Bu gün hala en popüler olan romanı “Kürk mantolu madonna” Hakikat gazetesinde 48 bölüm halinde tefrika edilmişti. Ancak Sabahattin Ali telif parasını alamamıştı. Gazetenin sahibi Cemal Hakkı romanın beğenilmediğini söylemişti.

Benim beklediğim aşk başka! O bütün mantıkların dışında, tarifi imkansız ve mahiyeti bilinmeyen bir şey. Sevmek ve hoşlanmak başka; istemek bütün ruhuyla, bütün vücuduyla, her şeyiyle istemek başka… aŞk bence bu istemektir. Mukavemet edilmez bir istemek!” Aşkı böyle tarif eder Kürk Mantolu Madonna romanında.

Bu romanı okuyalı bir 20 yıldan fazla oldu. O zaman ilk kırk sayfasından çok etkilenmiştim. Açıkçası yarattığı distopya, karakterlerin jest ve mimiklerinin sade analizi, onun muhteşem gözlem yeteneği, Dostoyevski kadar iyiydi. Dünya çapında bir yazar diye düşünmüştüm. Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan hala popüler romanlar. Çağını aşmış bir yazar.

Leylim Ley, Aldırma Gönül, Göklerde Kartal Gibiyim, Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz gibi bir çok şiiri bestelenmiştir.

Bu sıkıntılı günlerde iyi gelecek, onun güzel bir şiiri ile kapatalım:

Bu günlerde geçer, her şey geçicidir…

“Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül, aldırma

Dışarda deli dalgalar
Gelip duvarları yalar
Seni bu sesler oyalar
Aldırma gönül, aldırma

Görmesen bile denizi
Yukarıya çevir gözü
Deniz dibidir gökyüzü
Aldırma gönül, aldırma…

Mavi

Uzaydan baktığımızda biricik yuvamız, dünyanın rengi mavidir. Başka galaksilerde yaşayan akıllı canlılar var ise muhtemelen keşfettiklerinde, dünyaya, mavi gezegen ismini vermişlerdir ya da dalga boyunu ifade eden bir sayı vermişlerdir gezegenimize isim olarak, kimbilir?

Ekvator‘a gittikçe daha belirginleşen denizlerin rengi de bu maviden gelir. Aslında su saydamdır. Ama atmosferin rengini alıyor denizler.

Mavi benim hayran olduğum bir renktir. Sebebini bilmiyorum. İlk kez Antalya’da denizi gördüğümde o renge ve Akdeniz’in o engin, genişliğine hayran olmuştum. Sonsuzluk duygusu yaratmıştı bende. Bilinmez bir enginlik ve genişlik. Saatlerce seyrettiğimi hatırlarım. Bir çeşit meditasyon gibi. Ben üniversitede okurken, şehre girişin olduğu bir tepeden bakan bir hastanemiz vardı. Hastane aslında bir dönem, verem hastalarının tedavisi için ormanın içinde kurulmuştu. Geniş balkonları bu manzaraya bakardı. Verem hastaları bu her an değişen muhteşem manzarayı seyrederken, çam ağaçlarından gelen oksijen ile iyileşsinler diye düşünülmüştü sanırım.

Deli Ziya!

Hastanenin arkasında aniden derinleşen bir uçurum vardı. Bu uçurumun ucunda da bir kocaman kaya. Yaz kış bütün merakım o kayaya oturmaktı öğle saatlerinde. Paltomun cebinde o gün okuduğum kitabım olur, öğle arasının bir kısmını kitap okuyarak ama genellikle sürekli değişen o muhteşem manzarayı seyrederek geçirirdim. Arkadaşlarım “Deli Ziya” diye dalga geçerlerdi. Pek de haksız sayılmazlardı. Bir mizah dergisinin karikatür karakteri, kendi mahallesinin delisi Ziya, bir taşa otururdu. O taş onun eviydi. Benim içinde o taş öyleydi. Pek de akıllı biri sayılmam. Deli olmayı bir iltifat olarak görmüşümdür hep. Zaten o taşın üstüne oturduğumda yarım olan aklım da başımdan giderdi.

Bir gün yağmur yağar, önümde yemyeşil bir orman denizi, hepsi masmavi bir başka denize doğru uzanır. O mavi deniz ufukta biraz daha açık, soluk başka bir maviye karışır. Kucaklaşırlar. Karışırlar. Renkten renge girerler. Birden o yeşil ve mavi denizi beyaz bir sis kaplar ve o kayanın üzerinde sanki bulutların üzerinde uçuyormuş hissine kapılırsınız. Sonra birden güneş açar ve ruhunuzu ısıtır. Deniz koyu bir maviye döner, yeşil daha koyu bir yeşile, renkler keskinleşir.

Sonra bulutlar geçer sıra sıra…

İnsan nasıl aklını başında tutabilir ki? Şairin dediği gibi “deli eder insanı bu hava, deniz”.

Nefes

Derin bir nefes alır bir süre tutardım. Sonra yavaşça verirdim.

İşte yaşıyorum.

Hayat bir büyük armağandır. Aynı zamanda büyük bir ceza. Siz nasıl görmek isterseniz öyledir.

Bir nefes alımlıktır hayat! Derince alırsınız, gözlerinizi kaparsınız. Sonra açar nefesi verirsiniz. Biter. O arada gördükleriniz hayatın kendisidir.

Kısa, sonlu.

Kısalık ve sonluluk görecelidir. Uzaydan samanyolu galaksisine, oradan güneş sistemine, dünyaya, kıtalara, yaşadığınız ülkeye, şehre doğru gelseniz ve sizi yakalasa görüntü, bu büyüklüğün içinde küçüksünüz. Sonra sizi organlarınıza, hücrelere, hücrelerin parçalarına, yapı-taşlarına, atomlara ve elektronlara parçalasa, o zaman büyüksünüz.

Bir saniye, bir an. Algıladığımız en küçük zaman dilimi. Çok kısadır. Ama milyarlarca parçaya bölünebilir. O parçaları içinde ise büyük bir zaman dilimidir.

***

İnsan ömrü, dünyanın 4,5 milyarlık yaşı karşısında çok kısadır. Ama bir kelebeğin bir günlük yaşamı için ise çok uzun.

Bir kelebeğin yaşamı bir gündür. Ama bir gün 24 saat, 86400 saniye eder.

Bir nefes sıhhat!

Corona salgınının bütün benliğimizi kapladığı ve kendimizi büyük bir felaketin içinde hissettiğimiz bu günlerde ne kadar önemli olduğunu anladık bir nefes sıhhatin. 2005 senesinde Pakistan’da Kızılay çadır hastanesi’ne başhekimlik yapmıştım. Depremde 100 bin insan ölmüştü. Ben afetlerden sonra görülen salgın hastalık fazında oradaydım. Vektörlerin kırılması işini birleşmiş milletler aracılığı ile bir pakistanlı generalin başkanlığında yürütüyorduk. Bölgedeki bütün kamplar düzenli olarak çarşamba günleri toplantıya geliyordu. Vektör varlığı konuşuluyordu. Vektör: bir kampta görülen öldürücü enfeksiyon hastalığa sahip kişilere deniyor.

Zaten beslenmesi bozuk çoğu köylerinden gelmiş bir anlamda mülteci olan ve çadırlarda yaşayan bu insanları hızla öldürüyordu bazı (çoğunlukla basit) infeksiyon hastalıkları. Dolayısıyla bu hastaların hemen kamplardan alınıp izole edilmesi gerekiyordu. Bir çeşit karantina yani. O bölgede kırım Kongo ateşi endemikti. İki tane şüpheli vektörü kamplardan almıştık. Bir çadır kurup yoğun bakıma dönüştürmüştük. Orada onları karantinaya aldık. Benim harika ekibim bu insanlara bakmaya gönüllü olmuşlardı. Belki de öleceklerini bile bile. Bir tanesi bebekti, annesi kalmak istemişti çadırda. Ateşinin yüksek olduğu iki gece boyunca başından ayrılmamıştı annesi. Ona sarılarak sabahlamıştı.

Gündüzleri idari işler oluyordu. Toplantılar açılışlar, geceleri ameliyat yapıyordum. Gece saat 11 gibi işim bitiyordu. Sonra kampı dolaşıyordum. Kadın ve erkek koğuşu olan iki büyük çadırımız vardı. Bir de yoğun bakım gibi kullandığımız karantina çadırları. Hepsini dolaşırdım. Çoğu uyuyan hastalar.. Hastaların başında uyumayan sağlık personeli. Karantina çadırında bu tehlikeli işi yürüten, ölümü göze alarak çalışan benim cefakar arkadaşlarım. Hastalar ve ölümü göze alacak kadar onları seven yakınları.

3200 metrede bir aile!

Bir vektörden bahsettiler, dağlarda bir köyde anne, büyükanne ve bebek pnömoni (pnömoni: Zatürre demektir, akciğerlerin iltihaplanması) vakası. Bizim hastanemiz Muzaffarabad’da idi 600 metrede. Bir minibüse doluştuk, cefakar dostlarla. Kıvrılarak giden toprak yolda yavaş yavaş ilerledik. 3200 metrede bir dağ köyüne vardık. İki göz oda, bir odada hayvanlar bir odada insanlar yaşıyordu. Tek odada bütün aile. Kadınlar erkekler çocuklar. Kadın ve bebek yürüyebiliyordu. Ama yaşlı kadın yürüyemiyordu. Sevgili kardeşim Alparslan (Can) kucağına aldı yaşlı kadını, ben söylemeden, hangi enfeksiyonu taşıdığını bilmeden (aldığı riski bilerek) patikadan aşağı indirdi sessizce. Arabaya kadar. Sonra aşağıya indik. Aile için başka bir çadır kurduk ve onları bir süre karantinaya aldık. Yukarıda bıraksak belki bütün köyün hayatını tehdit edecek bu durum böylece bertaraf edilmiş oldu. Sonradan iyileştiler ve köylerine kadar bir başka ekip onları götürdü. Yaşlı adamın dilimizi bilmeden elleriyle dua ederek bize teşekkür edişini hatırlıyorum. Daha doğrusu unutamıyorum.

Afetler ve doğa ana

21. Yüzyıl afetler, terörizm ve çevre kirliliği sorunları ile geçecek gibi görünüyor. Salgınlarda afet sayılır. Bir dalga olarak gelir. Yıkar ve geri çekilir. Zayıfları öldürür. Dirençliler ve adapte olabilenler hayatta kalır ve salgın biter.

1999 depreminde gönüllü olarak Sakarya’da çalışmıştım. Afetler konusunda (ben dahil) toplum olarak o kadar bilgisiz ve hazırlıksızdık ki. Sonraki hayatımın 9 yılını afet öğrencisi ve eğitmeni olarak geçirdim. Tatbikatlar, toplum eğitimleri, gönüllülerin eğitimi, devletin içinde sistem organizasyonu. Hatta işi NATO için bölgesel danışmanlık ve toplantılarda temsilcilik düzeyine kadar götürdüm.

Hayretle gördüğüm şey şudur. İnsanlar sadece afetler yıktığı anda, dalga geldiği anda bununla ilgileniyorlar. Siyaset adamları ve bürokratlarda toplumun ilgisi ile paralel olarak bu konuya yoğunlaşıyorlar. Sonra…

Unutuluyor.

Her şey.

Hayat devam ediyor ve aynı hatalar, afetin yıkıcılığına neden olacak şeyler tekrar tekrar yapılıyor. Aynı yerlere evler yapılıyor, zemini uygun olmayan yerler imara açılıyor. Karşı çıkan bir avuç bürokratın üzerine gidiliyor. Sürgünler, cezalar..

Bir sonraki afete kadar. Sonra herkes hep bir ağızdan devleti, yetkilileri suçluyor. Oysa hepimizin sorumluluğu var bu işlerde.

***

Bazı romantikler doğa ana intikamını alıyor diyor. Doğa ana intikam alacak olsa, biricik yuvamızı kendi yaşam kaynaklarımızı, havayı ve suyu kirletmemizi, bize yararı olmayan canlı türlerini acımasızca ve umursamaz bir şekilde yok edişimizi sert bir şekilde cezalandırırdı. Ancak doğa ana bununla ilgilenmez.

O sadece yoluna devam eder. Biz onu yok etsek de kısıtlı olanakları ile adapte olur. Gün gelir bir tesadüf bizim sonumuzu getirir. Belki bir göktaşı, belki bir salgın hastalık.

Ama o kalan evlatları ile yoluna devam edecektir. En son buzul çağında canlı türlerinin % 80’i ortadan kalkmıştı. Milyonlarca yıllık dinozorların egemenliği sona ermişti. Doğa ana kendini toparladı. Sabırla. Güçlü olanlar, yani bu şartlara adapte olabilenler hayatta kaldı, gelişti ve çeşitlendi. Sonra insanoğlunun çağı başladı. Elbette bu da bir gün bitecektir.

Tıpkı bir nefes alıp verişimiz gibi.

Mavi

Oksijenin rengi soluk mavi imiş. İşte gezegenizimin renginin kaynağı. Bu dünyada hayatın kaynağı gezegenimizin renginden geliyor. Aynı zamanda oksijen kimyasal gücü sebebiyle paslanmanın da kaynağıdır. Tıpkı demiri oksitlemesi gibi, hücrelerimizi de oksitler. Hem enerjinin yani gençliğin aynı zamanda da yaşlanmanın kaynağıdır.

Dünyanın kendi etrafında dönüşü “Si” notasını çıkartıyormuş.

Sessizliğin se”si”.

Mavi gezegen, sessizce dönecek.

Kendi şarkısını söyleyecek.

Siz de kendi şarkınızı söyleyin.

Bir nefes ömrünüz sıhhat içinde geçsin.

***

Prof. Dr. Gökhan Akbulut, FEBS

Genel Cerrahi Uzmanı

Kanser Cerrahisi, Gastrointestinal Cerrahi

***

“ Bir erken ölüm olasılığı ile karşı karşıya olduğunuzda yaşamın yaşanmaya değer olduğunu ve yapmak istediğiniz bir çok şey bulunduğunu kavrarsınız” Kara Delikler ve Bebek Evrenler-Stephen Hawking

14 Mart 1879: Albert Einstein’in doğum günü. Genel Görelilik kuramını ortaya atmış, bu kuramın içeriği bilgisayar simülasyonları ile onlarca yıl sonra insanlık tarafından anlaşılabilmiştir.

Bu yazı İzmi Gazetesi’nde 14 Mart 2020 tarihinde yayınlanmıştır.

https://www.izmirgazetesi.com.tr/mavi-gezegenin-mavisi-nereden-geliyor-makale,190.html

Ölmez Ağacı

Ölmez Ağacı

Ölmez Ağacı, zeytin ağacının bir diğer adıdır. Ölümsüzlüğün simgesidir. Yaşamın, umudun adıdır. Tam öleceği sırada, tam bu hayattan göçeceğini zannettiğimiz anda bir filiz verir, o filiz yaşama direnir ve ayakta kalır. Uzun yılların ürünü olur ve bu nedenle de zeytin ağaçlarının gövdesi katmer katmerdir.

Mitolojik olarak zeytin ağacı ile ilgili birbirinden değişik efsaneler anlatılır.

Tarihi, Nuh Tufanı kadar eski kabul edilir bir efsaneye göre. Dünya düzeninin sağlanıp sağlanmadığını anlamak için Nuh, dünyaya beyaz bir güvercin gönderir ve güvercin ağzında zeytin dalı ile geri döner. O tarihten itibaren zeytin ağaçları barış ve sevginin sembolü olarak kabul edilir.

Bir diğer efsane, Antik Yunan’da Tanrıların başı Zeus insanlığa en değerli armağanı veren tanrı ya da tanrıçanın yeni kurulan şehrin hükümdarı olacağını vaat eder. Bu haberi duyan deniz tanrısı Poseidon ve bilgelik tanrıçası Athena büyük bir mücadeleye girerler. Yarışma çok çetin geçer. Poseidon, insanları keşfedilmemiş uzak diyarlara götürecek olan görkemli ” At” ı, Athena ise insanlığa yüzyıllar boyunca bereket ve yaşam kaynağı olacak olan ” Zeytin Ağacı” nı yaratır. İnsanların huzuruna sunulan bu armağanlardan ancak bir tanesi daha değerlidir . Şehir ” Zeytin” in gerçekten bir bereket kaynağı olduğunu kabul eder. Bunun üzerine Athena’nın onuruna yeni kurulan şehre Atina ismi verilir. Yani bizim hayatımızın neredeyse her alanında kullandığımız zeytin yeryüzüne bir armağan olarak gönderilmiştir.

Ege kıyılarında gezen Homeros, bir gün bir zeytin ağacına yaslanır.

Ağaç dile gelir ve ” herkese aitim ve hiç kimseye ait değilim, siz gelmeden önce de buradaydım, siz gittikten sonra da burada olacağım” der ve bu nedenle ismi ölmez ağaç olarak anılır. Yüzyıllar boyunca yaşayarak, gölgesiyle, odunuyla, meyvesiyle, eşsiz yağıyla; toplumlara ve insanlara hayat ve güç kaynağı olur.

Ölmez Ağacı gibi umutlarımız yeserip filizlensin ve hayata tutunsun.

« Önceki Yazılar