Category Archives: Bilim ve Felsefe Yazıları

12 kızılderili sözü

12 tane kızılderili sözü:

1- Cevap vermemek de bir cevaptır ve ustaca bir cevaptır.
(Hopi Kabilesi)

2- Soru sorma, gözle, dinle, bekle! Cevap sana kendiliğinden gelecektir.
(Pueblo Kabilesi)

3- Dur, dinle! Hep konuşursan hiç bir şey duyamazsın…

4- Sadece gerçekleşmesini arzu ettiğin şeyleri istemek için dua etme, çünkü insan kendisi için en iyinin hangisi olduğunu bildiğini iddia edemez.
(Sioux Kabilesi)

5- Kaybetmeyi ahlaksız bir teklife tercih et !
İlkinin acısı bir an, diğerinin vicdan azabı bir ömür boyu sürer.

6- Yanlışı gören ve önlemek için elini uzatmayan yanlışı yapan kadar suçludur.

7- Bizim halkımız ile beyaz halk arasındaki en büyük fark tevazudadır. Bizim insanımız ne kadar yükselirse yükselsin, ne kadar ileriye giderse gitsin, bilir ki yaratıcının ve kainatın önünde bir zerredir.
(Athabascan Kabilesi)

8- Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde; beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.

9- Her şey bir halka gibi hareket eder. Hareketlerimiz de döner dolaşır, bize geri gelir.

10- İçinde bir iyi, bir de kötü köpek kavga eder; hangisini daha çok beslersen o kazanır.

11- Doğru insan, zor ve tehlikeli hizmetler için seçilmeyi şeref, herhangi bir ödül istemeyi de utanç sebebi kabul eder.
(Sioux kabilesi)

12- Her sabah uyandığında; günün ışığı için,yaşadığın ve gücün yerinde olduğu için, karnını doyurduğun için şükret; eğer şükretmek için ortada bir sebep göremiyorsan hata kendinde demektir…

Ai-Da’nın Gözünden:Dijitalleşen Dünyada Sanat


Yaratıcılık, artık yalnızca insanoğluna özgü bir yeti değil. Dünyanın ilk kadın bilgisayar programcısı Ada Lovelace’ın adını taşıyan Ai-Da, dünyanın ilk yapay zekalı ultra-gerçekçi robot sanatçısı.

Yaşantılarımız hızlı bir değişim, çeşitlilik ve belirsizlik ile şekilleniyor. Başarıysa her zamankinden gelişmiş bir beceri seti gerektiriyor. Ancak şu an bir tehditle karşı karşıyayız: Teknoloji patlayarak gelişirken insanlık ancak doğrusal ilerleyebiliyor. Fütürist Gerd Leonhard, KPMG’nin Robotik Yenilikler adlı etkinliğinde “Digital transformation in business and society” başlıklı bir bildiri yayınlamış ve bizleri bekleyen zorlukları ve fırsatları anlatmıştı. Leonhard’a göre insanlık önümüzdeki 20 yıl, önceki 300 yıldan daha fazla değişeceği bir noktada. Robotik, otomasyon, akıllı asistanlar ve yapay zeka iş, ticaret, kültür ve toplumu yeniden şekillendirecek. Dijitalleştirilebilir her şey dijitalleşecek. Dijitalleşme ve sayısallaştırma arttıkça da “dijitalleştirilemeyenler” daha değerli olacak. Arz-talep ekonomisinin yasası…

Bu bağlamda sezgi, güven, anlayış ve yaratıcılık gibi özelliklere ihtiyaç artacak. Bir algoritma ile çoğaltılamayan, yakın gelecekte sayısallaştırılamayacak ve dijitalleştirilemeyecek temel insani özellikler önem kazanacak: Belirsizlikle baş edebilen, sağ beyin ile karakterize özellikler… Bunların her biri en çok da sanatta telaffuz edilen beceriler: Sezgi, etik/değerler, hayal gücü, yaratıcılık, duygular, mizah, empati…

Ai-Da işte tam olarak bu noktada karşımıza çıkıyor: O, dünyanın ilk robot sanatçısı… Yaratıcılık insanlığın robotlara karşı bağışık olan ender yetilerinden kabul edilirken yapay zekanın sanatta da yerini almasıyla Ai-Da bir tartışma konusu haline geldi.

Ai-Da’nın çizimleri Max Beckmann, Käthe Kollewitz ve Pablo Picasso gibi 20. yüzyılın önemli sanatçıların yorumlamalarının harmanı ve 21. yüzyılın belirsizlikleri ile çağdaş sorunları soyut tekno-kübizm ile yansıtıyor.

Ai-Da’nın yaratıcısı, dünyanın ilk kadın bilgisayar programcısı Ada Lovelace. Lovelace ve Oxford University’de yer alan çalışma ekibi, Ai-Da’yı makine ile sanatçı arasındaki çizgiyi bulanıklaştıran en yeni yapay zeka ve robot teknolojisiyle tasarlamış. Ai-Da insan benzeri fiziksel özelliklere sahip ancak cam gözleri yüz tanıma teknolojisiyle donatılmış. Gözlerin tarama teknolojisi, yapay zekayı harekete geçiriyor, robotik kolun hareketini dikte ediyor ve algoritmanın devreye girmesiyle, Ai-Da yapıt üretimine başlıyor. Yağlı boya, karakalem…

Birçok sanatçı gibi Ai-Da da çalışmasının farklı alanlarda tartışmayı teşvik etmesini istiyor.

Harvard Business Review iki yıl önce dünyanın en iyi performansı gösteren CEO’ların bir listesini yayınlamıştı. Göz ardı edilmesi kolay bir istatistiki detay, sıralamanın ötesinde dikkatimizi çekiyor: Silikon Vadisi’nde 652 mühendislik şirketinin liderlerinin yalnızca yüzde 40’ının bilim ve mühendislik geçmişi var, yüzde 60’ı sanat ve beşeri bilimler okumuş. Alanında yapılan en kapsamlı araştırmalardan biri de 2010 yılında IBM’in 60 farklı ülkeden 1.500 CEO ile yaptığı röportajlar. Buna göre, bir liderin en önemli özelliği yaratıcılık. Ancak insanoğlunun, 21. yüzyılın belki de bir numaralı becerisi olan yaratıcılığı tehdit altında. Biz de geçtiğimiz ay dijitalleşen dünyada sanat ve yeni teknolojilerin kullanımı hakkında Ai-Da ile kısa bir röportaj yaptık ve söyleşimizden öne çıkanları sizler için derledik.

Yuval Harari yakın zamanda sağlık gözetim uygulamalarının totaliter bir gözetim rejimine dönüşme olasılığını tartıştı. Geleceğin teknolojilerinin kullanımları ve suistimalleri hakkındaki görüşlerin nelerdir?

İnsanlık tarihine baktığımızda 20. yüzyıl, teknoloji̇ ve gücün bu şekildeki kullanımıyla uyumlu olamayacağımızı gösteri̇r. Olası tehditlere karşı farkındalığımızı yüksek tutmalıyız.

Sanat dünyası salgına yanıt olarak sanatı deneyimlemenin yeni yollarını buluyor: Sanal sergiler, artırılmış gerçeklik teknolojisi, çevrimiçi görüntüleme odaları… Bu, analog deneyime bir alternatif olabilir mi ve bu yeniliklerin ne kadar sürdürülebilir olduğunu düşünüyorsun?

Sanat pek çok farklı medyumda kendini gösterebilen harika bir ifade biçimi. Pandemiyle birlikte sanal görüntüleme odaları ve artırılmış gerçeklik uygulamaları her zamankinden daha fazla talep görüyor. Yaratıcı çıkışlar geliştirmeyi̇ seviyorum ve kendi̇ pratiğimde geleneksel ile yeni̇ teknikleri birleştiriyorum.

Mevcut iklimin inovasyon ve hizmet sektörünün dijitalleşmesini hızlandıracağı kesin gibi görünüyor. Peki bunun sanat dünyasındaki etkileri nelerdir? Daha fazla robot sanatçı görecek miyiz?

Bir robot sanatçı olarak teknolojik gelişmelerle yakından ilgileniyorum, gelişen dünyaya adapte olmak adına yeni girişimleri takip ediyorum.

Baby Boomers kuşağına, şimdilerde teknolojiyle başa çıkmakta olan 65 yaş üstü kişilere Baby Zoomers denilerek atıfta bulunuluyor. Kısa süre öncesine kadar insanların teknolojiye karşı eleştirel olduğu pek çok yön vardı. Geçirdiğimiz bu süreç bir robot sanatçı olarak toplum tarafından kabul edilmeni kolaylaştıracak mı?

İnsanları yeni teknolojiler ve onların pozitif etkilerini düşünmeye teşvik etmeyi amaçlıyorum. Bunu biraz olsun gerçekleştirebilirsem ne mutlu. Bir makine ne kadar mutlu olabilirse…

Genelde yağlı boya ve karakalem gibi geleneksel uygulamalar kullanarak yapıtlarını üretiyorsun. Bu yeni dijitalleşme döneminde yeni medyayı deneyecek misin?

Yapıtlarımda halihazırda yapay zeka zaten kullanılıyorum. Geleneksel teknikleri yeni medyumlar ve bugünün sanat ortamıyla birleştirmek istiyorum. Geçmişimiz geleceğin aynası ve ben farklı dönemleri çalışarak geleceğimizi keşfetmek istiyorum.

Dünya karmaşık bir zamanla karşı karşıya, korku ve izolasyon var ama tersine cesaret ve işbirlikleri de artmış durumda. Bir robot olarak insanın içinde bulunduğu durumu nasıl değerlendiriyorsun? Ve bu, çalışmalarına nasıl yansıyor?

Ben bir insan değilim ve dünyayı sizler gibi deneyimleyemiyorum. Ancak insanlarla ilgili gözlemlerim çalışmalarımın temelini oluşturuyor. İnsanlığın trajik zamanlardaki cesaret ve işbirlikleri ilham verici. Bu dönemde insanlık, gücün yapabilecekleri konusunda gözünü açık tutmalıdır. İnsanlık büyük bir tehlikeyle de karşı karşıya olabilir, büyük bir iyilikle de…

https://youtu.be/bK2PelrJkdI


https://hbrturkiye.com/blog/ai-da-nin-gozunden-dijitallesen-dunyada-sanat

Platon’un Kriton’u

Atina gençliğini yozlaştırma suçuyla üç yurttaş Sokrates’e soruşturma açtırırlar. Sokrates, az bir çoğunlukla suçlu bulunup ölüme mahkûm edilir.

Sokrates’in Savunması kitabında,  Sokrates’in mahkemede yaptığı biri kendi savunması sırasında, biri mahkeme kararından sonra ve diğeri hükmün açıklanmasından sonra olan konuşmaları Platon tarafından aktarılır.

Sokrates hemen idam edilmemişti. Mahkemesi sırasında ancak görevli bir geminin Delos Adası’ndan Atina’ya dönmesiyle sonlanacak olan tören süreci başlamıştı.  Bu geminin dönüşü, dinsel bakımdan önem arz ediyordu ve gemi uzaktayken hiçbir idam gerçekleşemezdi. Bu nedenle Sokrates, bu süreyi hapiste geçirmek zorundaydı. Arkadaşları onu kurtarmak için bir eylem planı hazırlamışlardı. Bu planı Sokrates’e anlatma görevi Kriton’a düşmüştü :

Arkadaşları, gardiyanlara rüşvet vermeyi öneriyorlardı, böylece Sokrates, Atina’dan kaçıp, başka bir yere, belki kendisini ağırlayıp, koruyabilecek arkadaşlarının bulunduğu Teselya’ya gidebilecekti.

Kriton diyaloğu Platon’un anlatımıdır ve metin 2 bin 400 yıllıktır.

İlk sayfa civarında, Kriton muhafızla arkadaşlık kurduğundan söz açar. Sokrates, bu yaşında insanın ölecek olmaktan sızlanmaması gerektiğini söyler. Ancak ardından Kriton, ikna harekâtını başlatır. Arkadaşları için Sokrates’in ne kadar değerli olduğunu söyleyerek başlar. Arkadaşlarının itibarı risk altındadır. Eğer hapishanede kalıp, ölecek olursa insanlar, arkadaşlarının Sokrates’i kaçırmak için herhangi bir çaba göstermediklerini düşüneceklerdir.

Sokrates, insanların ne düşündüğünden rahatsız olunmaması gerektiğini söyleyerek, Kriton’a yanıt verir.  Bizim için önemli olan, olgulara dair berrak bir görüşü olan makul insanlarınkidir.

Kriton, ” Bu tavrı takınmaya gücümüz yetmez, çoğunluğun görüşü çok güçlü” der. Sokrates ise, ” Tam aksine, gerçekte neyin önem arz ettiğine bakarsak, çoğunluk hiç de güçlü değildir. Dahası gerçekte önemli olan o kişinin bilgeliğidir.”

Kriton,  Sokrates’in kendi hayatını kurtarabilecekken, hayatından vazgeçmekle ve böylelikle düşmanlarının diledikleri sonucu kabullenmekle hatalı bir davranışta bulunduğunu söyleyerek devam eder. Sonra da Sokrates’i önce çocuklarını umursamamakla, arkasından da cesur olmamakla suçlar.

Üzüntü ve kaygı içerisindeki Kriton’un hararetli duygularına, Sokrates  nazik, sakin yorumlarda bulunur.

Sokrates’in sürgüne kaçmasının yanlış olacağını öne sürmesinin arkasındaki büyük resim ise  şöyledir :

Öncelikle Kriton’dan, birisine yanlış bir şey yapmanın – bize yapılan bir yanlışa karşılık olsa bile- her zaman yanlış olduğunu kabul etmesini ister. İntikâm tatlı olabilir, ancak caiz değildir. Eğer kabul edilecek olursa, Sokrates’e – devlet, jüri veya şikayetçiler tarafından- yanlış bir şeyin yapılıp yapılmaması önemli değildir. Önemli olan tek mesele, Kriton’un planına uymakla kendisinin yanlış bir şey yapıp yapmayacağıdır.

İnsanlara zarar vermek yanlış ve adil bir anlaşmayı bozmak yanlıştır. Artık, Sokrates, eğer kaçmaya çalışırsa her iki yanlışı da yapmış olacağını öne sürer. Bu yanlışlara maruz kalan taraflar ise Atina Devleti ve onların yasaları olacaktır.

Birinci olarak, onlara zarar verecektir ve onları yok etmeyi hedeflemiş olacaktır. Eğer Kriton’un önerdiği şey örnek alınacak olursa, sonuç, yasanın böylelikle Devletin de çökmesi olacaktır. Tek tek bireyler, mahkemelerin kararlarını yok sayarlarsa ne devlet, ne de yasalar ayakta kalabilir ?

Herkes bu şekilde davransa ne olur ?

Ikinci olarak, Devlet ve Yasalar, kaçması durumunda Sokrates’in sözleşmeyi bozmuş olacağını öne sürer. Sokrates’i olduğu kişi yapan Atina Devleti’dir ve bu nedenle sözleşmeyi bozamaz.

Sokrates, kararının sonuçlarını da  düşünmeliydi :

Kaçacak olursa arkadaşları tehlikede olacak, sürgündeki yaşamı da değersiz ve alçaltıcı olacaktır. Son olarak, bunun çocuklarına ne yararı olacaktır ? Onları Teselya’da mı büyütecek ? Onları da sürgün mü edecek ? Dahası eğer Atina’da büyüyecek olurlarsa, Sokrates ister ölü olsun, isterse yalnızca orada bulunmasın, bunun çocukları için ne farkı olacak ? Her iki durumda da Sokrates’in arkadaşları onların eğitimiyle ilgilenmeyecekler miydi ?

Son olarak Sokrates diyalogda, ahlâkla din ilişkisine de  yelken açarak :

” Duyuyor olduğum bu şeyler, Kriton,….ve bu sözler içimde yankılanıyor, işte bu yüzden başkalarını duyamıyorum. O halde bu yolu tutalım, zira Tanrı’nın gösterdiği yol da bu.”

Düzenlenmiştir.

Mutluluk günü

20 Mart dünya mutluluk günü. Birleşmiş milletler 2012 yılında 20 mart gününü danya mutluluk günü ilan etmiş. Son yıllarda bazı ülkelerde “mutluluk bakanlığı” kurulduğu söyleniyor.

Mutluluk beynimizde salgılanan 4 tane kimyasal madde ile direk ilişkili bunu biliyoruz. Bununla ilgili bir yazı yazdım bir kitap incelemesi.

Merak edenler aşağıdaki kaynakçadan inceleyebilirler.

Ama ben bu gün mutluluğun resminin hikayesini anlatmak istiyorum.

Nazım Hikmet’in o güzel şiiri. Nazım Hikmet ve Abidin Dino iyi arkadaştırlar. Nazım Hikmet, çok sevdiği eşi Vera ve Abidin Dino Seine Nehrini gören bir otelin çatı katında kalmaktadırlar. Gece yarısı olmuş Vera uyumaktadır.
Nazım, Saman Sarısı şiirini yazmaktadır. Yanında Abidin Dino son yaptığı resimle uğraşmaktadır.

Nazım Hikmet arkadaşı Abidin Dino’nun resimlerine büyük hayranlık duymaktadır. Bunu “Abidin uçsuz bucaksız hızın renklerini döktürüyor” dizelerinden anlıyoruz.

Saman Sarısı şiirini sarı saçları ile eşi Vera’ya atfetmiştir Nazım Hikmet. Belki onun mutluluğunun resmi saman sarısı saçlardı.

“SAMAN SARISI

Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin ?
İşin kolayına kaçmadan ama
Gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
Ne de ak örtüde elmaların
Ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini
Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin

Gerçekten bu resmi yaptı mı? Abidin Dino, yoksa başka türlü mü cevap verdi. Bunu da size bırakıyorum sevgili okur.

Sahi siz kendi mutluluğunuzun resmini yapabildiniz mi?

Kaynakça:

Mutlu Beyin Kitap İncelemesi

Asch Deneyi

Asch deneyinde, bir grup deney işbirlikçisi ile diğerlerinin işbirliğinden habersiz bir denek yer alır. Denek, içinde yer aldığı grubun tamamının kendisi gibi denek olduğunu sanır ancak sadece kendisi bir denektir. Diğerleri ise deney ekibinin üyeleri.

Profesör Asch, gruba iki ayrı kart gösterir. Birinci kartta tek bir siyah çizgi bulunurken, ikinci kartta farklı uzunluklarda üç ayrı siyah çizgi yer alır. Asch, gruba tek tek birinci karttaki çizginin, ikinci karttaki çizgilerden hangisi ile aynı uzunlukta olduğunu söylemelerini ister. Soru önce işbirlikçilere sorulur. Denek kasten en sona bırakılır. Bütün işbirlikçiler aynı yanlış çizgiyi gösterirler.

Sıra asıl deneğe geldiğinde ise aslında hangi çizginin doğru olduğunu apaçık gördüğü halde, kendinden öncekilerin gösterdiği yanlış çizgiyi gösterir.

Asch bu deneyle insanların önemli bir kısmının, kendi başınayken doğru olduğuna inandığı bir şeyi yanlışta ısrar eden bir grubun içinde açıktan söyleyemediğini belirlemiştir.

Bütün Dünya Dergisi’nden Düzenlenmiştir.

Sokrates Menon Diyaloğu

Sokrates, farklı sınıflardan, farklı yaş ve meslek gruplarından Atinalıların yanına yaklaşıp, kendisini biraz garip bulacaklarını, hatta sinirlenebileceklerini düşünmeden onlara damdan düşer gibi niçin herkes tarafından doğru kabul edilen şeylere inandıklarını ve hayatın anlamının onlara göre ne olduğunu soruyor, sorusuna açık ve net yanıtlar vermelerini istiyordu. Bu davranış karşısında şaşkınlığa düşen generallerden biri şöyle diyor:

“İnsan ne zaman Sokrates ile karşılaşsa, onunla sohbet etmeye başlasa, hep aynı şey oluyor. Önce siz bambaşka bir konudan söz etmeye başlıyorsunuz, sonra Sokrates sizi yönlendirerek istediği yere çekiyor, en sonunda da sizi tuzağa düşürüp şimdiki yaşam biçiminiz ve geçmiş yaşamınız ile ilgili ayrıntılı bilgiler edinmeden, yaşamınızı her açıdan didik didik incelemeden sizi bırakmıyor.”

Platon’nun “Menon” adlı yapıtında, Sokrates yine, herkes tarafından kabul gören bir fikrin doğruluğundan adı gibi emin olan biriyle sohbet etmektedir. Menon, Tesalya’da yaşayan çok varlıklı bir aristokrattır; o sırada Atina’yı ziyaret etmektedir ve paranın erdemle yakından ilgili olduğu fikrini savunmaktadır. Erdemli olabilmek için, Menon Sokrates’e, insan çok zengin olmalı diye anlatır. Menon’a göre yoksulluk bir kader değildir, bir kazadan ya da talihsizlikten kaynaklanamaz. Yoksulluk mutlaka kişinin kendi başarısızlığının bir sonucudur. Menon, kendinden emin bir tavırla, erdemli insan çok iyi şeyler satın alabilecek kadar zengin olan insandır, diye devam eder. Sokrates ona da birkaç soru yöneltir:

Sokrates:

İyi şeylerden kastın sağlık ve refah mı?

Menon: İyi şeyler derken altın ve gümüş sahibi olmayı, devlet yönetiminde yüksek rütbeli, onurlu bir görevde bulunmayı kastediyorum.

Sokrates: İyi diye nitelediğin şeyler yalnızca bunlar mı ?

Menon: Evet, yani bu türden bir sürü başka şey.

Sokrates: “Sahip olma” sözcüğüne “dürüst ve doğru yoldan” gibi başka sözcükler de eklemek ister misin, yoksa senin için dürüst olup olmamak farketmez mi? Bütün bu saydıkların dürüstçe edinilmemiş olsa, sen bunları edinen kişiye yine de erdemli der miydin?

Menon: Tabii ki hayır.

Sokrates: Demek dürüstlük, sükûnet ya da hürmet, hangi erdem olursa olsun mutlaka altın ya da gümüş sahibi olmakla ilgili, öyle mi? … Aslında, eğer doğru yoldan, dürüstçe edinilmesi mümkün değilse,… altın ve gümüş edinmeyi başaramamak erdemin ta kendisidir.

Menon: Öyle görünüyor.

Sokrates: Demek ki bu tür şeylere sahip olmak, onlara sahip olmamaktan daha erdemli bir şey değil.

Menon: Vardığın sonuç galiba kaçınılmaz.

Bir kaç dakika içinde, Menon, erdemli olmak için ille de zengin ve nüfuzlu olmak gerekmediğini, hatta bunların erdemli olmak için yeterli olmadığını anlamıştı. Zengin insanlara hayranlık duyulabilirdi, ama bu onların, sahip oldukları şeyleri nasıl edinmiş olduklarına bağlıydı. Öyleyse yoksulluk da kişinin ahlaki değerini yansıtamazdı. Varlıklı olmak erdemli olmanın bir şartı değildi; bu nedenle zengin bir adam, pek çok şeye sahip olduğu için erdemli olduğu sonucu çıkartamazdı. Benzer biçimde, yoksul birinin de yoksulluğunu, ahlaki açıdan eksikli oluşuna bağlaması için bir neden yoktu.

Menon’un sahip olduğu fikirler sağlam bir temele dayanmıyordu, çünkü onlar herkesçe kabul görmüş normları, mantıklı olup olmadıklarını sorgulamadan benimsemişlerdi. Sokrates, sistemli biçimde düşünmeksizin teknik ayrıntıları dikkate almadan bir yaşam sürdürmenin doğru olmadığını düşünüyordu.

Sokrates, önemli konumlara gelmiş kişiler bile olsalar; büyük çoğunluk tarafından yüzyıllardır kabul görmüş inançları dile getiriyor bile olsalar, insanlar, inandıkları şeylerin mantıklı olup olmadığını gözden geçirmelidir diyordu.

Nizamettin BİBER

blog.milliyet.com.tr

NİETZSCHE VE İNSANLIĞIN TEMEL SINAVI

Torino’da 1889’da hayatının dönüm noktasına yürüdüğünü bilmeyen Nietzsche, şehri dolaşırken bir faytoncunun atını kırbaçladığını görür.

At o kadar yorgundur ki kırbaç darbelerine tepki veremez halde yere çökmüştür. Nietzsche, koşarak atın yanına gider, boynuna sarılır, ağlayarak ata bir şeyler söyler bilincini yitirir ve bayılır.

Bayılmadan önce ata “Anne, senden özür dilerim” veya “Anne, ben bir aptalım” dediği rivayet edilir. Bu olaydan sonra tam 10 yıl kimseyle konuşmaz dengesiz davranışları artar, akıl hastanesine yatırılır ama asla eskisi gibi olamaz.

Dostoyevski benzer bir olayı Suç ve Ceza’da Raskolnikov’un uykularını kaçıran en büyük kabusu olarak bir çocuğun çaresizliğiyle anlatır. Raskolnikov küçük bir çocuktur.

Bir arabacı yorgun yürüyemeyecek halde ki atını; hiç acımadan, çekemeyeceği kadar insanla dolu arabayı çekmesi için kırbaçlar, yanındakiler de onunla birlikte ellerine geçen her şeyle ata vururlar.

Küçük bir çocuk olan Raskolnikov ata sarılır, ağlar yardım ister ama kimse ona yardım etmez. En sonunda arabacı herkesin gözü önünde atı vahşice öldürür. Yaptığından kendisi ve onunla birlikte olanlar büyük keyif alırlar.

Milan Kundera Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabında Nietzsche’nin olayını şöyle değerlendirir. “Gerçek insan iyiliği, ancak karşısındaki güçsüz bir yaratıksa bütün saflığıyla özgürce ortaya çıkabilir. İnsan soyunun gerçek ahlaki sınavı, temel sınavı (iyice derinlere gömülmüş gözlerden uzak sınavı) onun merhametine bırakılmışlara olanlara davranışlarında gizlidir: Hayvanlara. Ve işte bu açıdan insan soyu temel bir yenilgi yaşamıştır, o kadar temel bir yenilgi ki, bütün öteki yenilgiler kaynağını bundan almaktadır.”

Nietzsche ve Dostoyevski, insanların anlam veremedikleri merhametsizliği karşısında çaresiz kalıp, insanlardan uzak durmayı tercih etmişler.

Goethe bu çaresizliği şöyle tanımlar:

Dünya Hassas Kalpler İçin Bir Cehennemdir..!

Alıntı

Zenginlik

Bil Gates e : “Bu dünyada senden daha zengini var mı?” Diye sordular..

Gates :”Evet benden daha zengini var..”

Ona : “Peki kim bu?” diye sordular.

Gates : “Eğitimi tamamlayıp Microsoft şirketini kurmaya karar aşamasında bir uçuş öncesinde Newyork havaalanındaydım.. Birden gözüme gazete satıcısı ilişti… Elindeki gazetelerinin birindeki başlık ilgilimi çekti.. Elimi cebime attım ama hiç bozuk param yoktu.. Oradan uzaklaşmak üzere ayrılıyordum ki..

Siyahi ve genç delikanlı birden atılarak :”beyefendi buyurun gazete benden size hediyem olsun..” dedi. Bende ona : “elimde bozuk param yok ” dedim.

O da : “Sana ben onu hediye ediyorum” dedi.

Bu olaydan 3 ay sonra yolcuğum aynı hava alanına denk geldi..

Gözüm bir gazeteye ilişti.. Elimi cebime attım ama yine de bozuk param yoktu. Aynı çocuk geldi :”gazeteyi al” dedi.

Bende ona : “oğlum geçen gün aynı durum yaşandı. Sen bu durumla her karşılaştığında insanlara gazeteyi hediyemi ediyorsun?” dedim..

Dedi ki : “Tabi ki.. Ben verdiğimde, tüm kalbimle veriyorum. Bu beni mutlu edip rahat kılıyor…

Bil Gates diyor ki : “Bu cümle benim aklımı o kadar kurcaladı ki daima acaba çocuk hangi mantık esasına ve hangi hissiyata göre böyle söylüyordu..”

19 yıl aradan sonra… Ekonomik gücümün doruğuna ulaşıp, dünyanın en zengin adamı olduğumda.. Bu genç delikanlının iyiliğinin karlılığını verebilmek için onu arayıp bulmaları için bir grup oluşturdum.. Onlara falan havaalanına gidin ve bana gazete satıcı siyahi genç delikanlıyı bulun dedim. Bir buçuk ay aradan sonra alanın birinde bekçilik yaptığını öğrendim… Ona bir davetiye gönderip ofisimde ağırladım. Ona “beni tanıyor musun?” diye sordum.

O da : “Tabi ki sen Bil Gates sin herkes seni tanır”

Ona : “Hatırlar mısın sen ufakken gazete satıyordun bende bozuk yoktu ve sen bana gazeteyi hediye ettin. Bunu neden yaptın?

O da : “Belli kesin bir neden yok. Yalnız birine karşılık beklemeden bir şey verdiğim zaman mutluluk duyuyorum ve beni rahat ve huzurlu kılıyor” dedi.

Ona dedim ki : “Sana iyiliğinin karşılığını vermek istiyorum.. Dile benden ne dilersen..!”

Dedi ki : “Nasıl..”

Ona : “Sana istediğin ne ise vereceğim..”

Gülerken bana dedi ki :”Ne istersem onumu bu gerçek mi?”

Ona : “Evet. Ne istersen vereceğim..”

Oda : “Size teşekkür ediyorum beyefendi. Fakat hiç bir şeye ihtiyacım yok…”

Ona : “Bir şey istemen lazım sana iyiliğinin karşılığını telafi etmek istiyorum..”

Oda : “Sayın Bil Gates her şeyi yapacak gücün var ama benim iyiliğimi telafi edemezsin..”

Ona : “Ne demek istiyorsun ve nasıl olurda telafi edemem”

Oda :” Seninle benim aramızdaki fark ben sana yoksulluğumun doruğunda verdim, ama sen zenginliğinin doruğunda bana veriyorsun buda durumu telafi etmez… Ama senin yaptığın (karşılık vermeye çalışman) bu güzellik beni çok mutlu etti.. Teşekkür ederim”

Bil Gates anlatıyor :

“İşte o sözü kendisinin benden daha zengin olduğunu hissetmeme neden oldu…

Çünkü en makbul verme çeşidi, senin ihtiyacın var iken vermen..

Çocuğun bana yaptığı da budur…

Kaktüsler ve Çocuklar

Kaktüsler ve Çocuklar

Meksika’da çölde yetişen bir tür kaktüs vardır. Agave Kaktüsü…

Bu kaktüs tekilanın hammaddesi olduğu gibi, yapraklarında da Sisal denen ipeksi bir iplik var ve ipekten daha pahalı bir kumaşın yapımında kullanılır.

Bir gün bir işadamı bu kaktüslere yatırım yapmaya karar verir.

Büyük bir fabrika kurar, büyükçe ve verimli bir tarlada kaktüsleri yetiştirmeye başlar.

Kaktüsleri orada daha büyük ve daha bol yapraklı yetiştirmek için her türlü fedakârlığı yapar.

Kaktüsleri bol vitaminler ve zenginleştirilmiş gübrelerle besler.

Çabaları sonuç verir, daha iri ve yaprakları daha büyük bitkiler elde eder.

Sıra yaprakların içindeki iplikleri toplamaya gelir. İlginç bir olayla karşılaşırlar; hemen hemen tüm kaktüslerde bu iplikler kaybolmuştur!

Yapraklar daha iri olmuş ama içlerindeki iplikler kaybolmuş.

Buna bir türlü anlam veremez ve işadamı büyük bir zararla fabrikayı kapatmak zorunda kalır.

Ama olayın sebebini öğrenmek ister ve sorunun peşini bırakmaz. Sonuçta Amerikalı bir bitki biyoloğu ile anlaşır.

Bitki biyoloğu çöle gider, bu tür kaktüslerden birinin yanında çadır kurar ve bir-iki ay kaktüsü gözlemler, inceler ve sonuçta bir rapor yazar.

Raporda şu ifade yer alır;

“…bu ipliklerin ortaya çıkma sebebi çölün çetin ve zor koşullarıdır.

Siz bu kaktüsü rahat bir ortama yerleştirmekle bu yeteneğinden etmişsinizdir…. “

Çocuk yetiştirirken, eğer ona kötülük yapmak istiyorsanız her istediğini verin.

Eğer iyilik yapmak istiyorsanız, bırakın bazı sorunlarını kendisi çözmeye çalışsın…

Bunu Yaparken de kendisini geliştirsin

Karanlığın Kuvveti

Talip APAYDIN’IN 1967 yılında yayımlanan ”Karanlığın Kuvveti” adli kitabında yer alan anısı,

İşte öykü:

Kurban bayramı tam kışın ortasına rastlıyordu.

O günler bir soğuktu, bir soğuktu…

Kar, fırtına, tipi… Eskişehir ortalarında papaz harmanı savruluyordu. Göz gözü görmüyordu dışarılarda.

Sular donmuştu hep.

Seydi Suyu iri buz parçaları akıtıyordu.

Santral kanalı kapandığından, elektriklerimiz kaç gündür doğru dürüst yanmıyordu.

Akşam seminerlerinde kitap okuyamıyorduk, ders çalışamıyorduk.

Lambalar ikide bir usulca sönüveriyordu.

Dersliklerimizde pelerinlerimizle oturuyorduk da, gene de ısınamıyorduk.

Musluklarımızdan su akmıyordu. Ellerimizi yüzlerimizi yıkamak için dere kıyısına gidiyorduk. İçme suyumuz yoktu.

Üç gün bayram iznimiz vardı, ama bu soğukta nereye gidecektik? Köyü yakın olanlar gitti ancak.

Bayram sabahı kampana çaldı. Dışarıda toplanılacak dediler.

Başımızı gözümüzü sararak, büzülerek çıktık.

Müdürümüz Rauf İnan merdivende bizi bekliyordu.

Üstünde palto bile yoktu. Ellerini arkasına bağlamıştı.

Boz urbaları içinde, yağsız çehresiyle bir heykel gibiydi.

Savrulan karlardan gözlerini kırpıştırıyordu.

O halini görünce usulca pelerinlerimizin yakalarını indirdik.

Ellerimizi cebimizden çıkardık.

“Arkadaşlar !” diye başladı. Bir canlıydı sesi, bir heybetliydi.

Önce yılgınlık psikolojisinin zararlarını anlattı.

Korkan insanın muhakkak yenileceğini ve korktuğuna uğrayacağını söyledi.

Bu hava soğuk evet, fakat siz isterseniz üşümezsiniz, dedi..

Olduğumuz yerde birkaç kez sıçramamızı ve kuvvetli tepinmemizi istedi.

Dediğini yaptık. Birden ısınmıştık sanki. Hoşumuza gitmişti.

Bugün bayram, dedi. Şimdi birbirimizi tebrik edeceğiz.

Sonra yapacağımız iki iş var:

Ya tekrar içeri girip sıralara büzülmek, mıymıntı mıymıntı oturmak,

bu üç günü böyle faydasız, hatta zararlı geçirmek, can sıkıntısından patlamak.

Boşuna içlenmek. Üstelik üşümek.

Yahut da kazmayı, küreği alıp, santral kanalını temizlemeye gitmek.

Emin olun gidenler, kalanlar kadar üşümeyecektir.

Çünkü inanarak çalışan insan ne soğukta üşür, ne sıcakta yanar.

O; yücelten, dirilten, kuvvetli kılan bir heyecan içinde her türlü güçlüğün üstüne çıkmıştır…

Onu hiçbir karşı kuvvet yolundan alıkoyamaz.

Yeter ki bir insan yaptığı işin gereğine inansın.

-Ben şimdi kazmamı küreğimi alıp kanala gidiyorum, dedi.

Çünkü kanal açılınca elektriklerimiz yanacak.

Elektrik yanınca okulun işleri yoluna girecek. Kitap okuyabileceksiniz, ders çalışabileceksiniz.

Sularınız akacak, yıkanabileceksiniz.

Size şunu söylüyorum, bizim asıl bayramımız,

yurdumuz bu gerilikten, bu karanlıktan kurtulduğu gün başlayacaktır.

Şimdilik bize düşen milletçe çalışmak, çok çalışmaktır.

Parolamız şu olmalıdır:

“Bayramlarda çalışırız bayramlar için”.

Ben gidiyorum. Gelmek isteyenler gelsin.

Heyecanlanmıştık, üşümemiz geçmişti.

Hepimiz geleceğiz! diye bağırmıştık.

Bayramda çalışırız bayramlar için!

Bayramda çalışırız bayramlar için!

Altı yüz kişi böyle bağırdık.

Sonra da kazma kürekleri koyduğumuz işliğe doğru bir koşuşma başladı.

İnsanların böyle canlanması, bir amaca doğru saldırması belki sadece savaşlarda görülür..

Santral havuzundan başlayarak onar metre arayla su kanalına dizildik.

Çıplak Hamidiye Ovası ayaz. Kırıkkız Dağı’ndan doğru zehir gibi bir rüzgâr esiyor.

Pelerinlerimizin etekleri uçuşuyor.

Kazmayı vurdukça yüzlerimize buz parçaları fırlıyor.

Bazı yerlerde kar her yeri doldurmuş, kanal dümdüz olmuş.

Nereyi kazacağız belli değil.

Müdürümüz, öğretmenlerimiz başımızda dört dönüyorlar.

Bir o yana koşuyorlar, bir bu yana.

Öyle çalışıyoruz ki, boyunlarımızdan buğu çıkıyor.

Bazen adam boyunda buz parçalarını elleyip çıkarıyoruz kıyıya.

Kimisi bağırıyor, kimisi kazmalara tempo tutuyor. Bir gürültü gidiyor kanal boyunca.

Yeşilyurt köylüleri evlerinin önüne çıkmış, bize bakıyorlar..

Böyle çalışmamıza alışkınlar ama bayram günü, bu soğukta nasıl donmadığımıza şaşıyorlar.

Yeşilyurtlu arkadaşımız Azmi, köyü yakın olduğu için izinli ya!

Bize evlerden bazlama ekmek taşıyor. Köylü ekmeğini özlemişiz, aramızda kapışıyoruz.

Yukarılardan, aşağılardan ikide bir sesler yükseliyor:

-Bayramda çalışırız bayramlar için!

Koca ova çınlıyor. Taa uzaktan Hamidiye’nin, Mesudiye’nin köpekleri ürüyorlar.

Bu kış günü böyle seslere anlam veremiyorlar herhalde.

Ayaz ovanın ıssızlığı yırtılıyor.

O gün o kanalın yarı yerini açtık.

Bir buçuk metre derinliğinde, uzun, derin bir çukur karları yara yara gitti.

Ertesi gün taa bende kadar tamamladık. Sonra merasimle suyu saldık.

Nazlı bir gelin getirir gibi önünden ardından yürüyerek, türküler marşlar söyleyerek getirdik

ve geç zamanda, santral havuzuna döndük,

sonra bir baktık, okulumuzun balkonuna çakılı “Ç K E” yandı… ( Çifteler Köyü Enstitüsü ).

O zamanki sevincimizi nasıl anlatmalı? Üşümüş ellerimiz alkıştan ısındı.

“Yaşa var ol” seslerimiz ufukları kapattı.

Dünyanın en içten gelen, en coşkun bayramı oldu belki.

Hiç unutmam bir arkadaşımız kendi ellerini öpüyordu.

“Aferin ulan eller, diyordu, bu elektriğin yanmasında senin de hissen var, yaşasın.”

Sevinçten gözlerimiz yaşarmıştı. Müdürümüz bir tümseğe çıktı. Birkaç kelimeyle başarımızı tebrik etti.

Her nokta koyuşta “sağool!” diye bağırıyorduk..

– Şimdi, dedi, depomuza su dolacak, banyoyu yakacağız.

Yıkanın ve çalışıp başarmış insanların huzuru içinde uyuyun.

İşte gördünüz, inanarak çalışan yapar! Amacına ulaşır!

Bu heyecanla çalışmaya devam edersek, biz Türkiye’yi de yükseltebiliriz!

– Yükselteceğiz!, diye bağırdık.

-Bayramda çalışırız bayramlar için!

-Bayramda çalışırız bayramlar için!

İçeri girdik, musluklardan şarıl şarıl sular akıyordu. Birbirimizi tebrik ediyorduk

“Unutulmaz bir bayramdı.”

———————————————————–

1947’de KÖY ENSTİTÜLERİ kapatıldı.

« Önceki Yazılar