Category Archives: Evren’den

BÜYÜK resim

İnsanlık hallerimizi gözlemliyorum kendi içimde ve dışımda bitmek bilmeyen sorularla.

Daha önce hastalık dönemimde kendimde gözlemlediğim içsel tüm verilerin senteziyle uyanan hücrelerim bu kez daha büyük bir resim karşısında başka bir haykırışta…

Büyük bir mercek altında incelenen ve adeta olağanüstü görüntüleme yöntemleri ile anlatması çok da kolay olmayan iz düşümleriyle ‘Covit 19 hastalığının’ dünya üzerindeki hastalık tablosu çiziliyor.

Büyük resim ‘Covit 19’; agresif bir CA (kanser) türü gibi tabiat ananın içindeki insan canlılığına yayılıyor (hücre hücre) insandan insana.

Sağlıklı binlerce canlı organizmanın, hücresel (bedensel-madde boyutunda) yok oluşunu; sağlıklı hücrelerin de zamanla bozularak birbirine hastalık taşımasını ya da sağlıkla kalma iradesi ile geri kalan canlılığı kurtarma eylemini kendi içimden sonra adeta dışımda izliyor gibiyim…

Hastalıklı duygu ve düşüncelerimizin, doğayla kaybettiğimiz uyumun, öz benlikten kopuşumuzun, ruh-zihin ve beden arasında oluşan denge bozukluklarımızın, insanlık kabuslarımızın; kısaca ego benlik yerine geçirmeyi başaramadığımız üst akıl nedeniyle, adeta kalbimizdeki bir kara delikten tüm dünyaya yayılan hastalık hallerimizi izliyorum. 

Hastalık sürecimde bildiğim bir gerçek vardı; ‘gerçek bir iyileşme ancak kendimizde başlar.’ Bu anlamda tedavim süresince de en önemli yollardan birinin kaynağa inmek ve yengeçlerimin bana ne söylemeye çalıştığını anlamaya çalışmak olduğunun farkındaydım. 

Çünkü olumlu ya da olumsuz bir sonuç varsa, hastalık varsa ‘kaynak etkenler ve nedenler’ olmalıydı! Ruhsal, zihinsel ve bedensel anlamda, bana göre parçalanmış bütünlüğümün verdiği mesajlar geldiğim yola kadar gözden kaçırdıklarımın kendi içimde maddeleşerek gözle görülür olma haliydi.

Savaş ilanı değildi Kanser teşhisim ve tedavim. Kaostu belki, ancak kaos her zaman yeni başlangıçlar verir. Bu süreç, yeni bir kapı, zorlu bir sınav ve aslında kendi içime dönerek kaynağa gitme yolculuğumdu. 

Kadim bir rehberim vardı ne kadar adı hastalık gibi görünse de.

Evet O çok zorlu bir öğretici. Sınıfta acımadan bırakabilir, ya da okuldan kovulmanıza neden olabilir. Yani dünya okulunuzun sonunu getirebilir. Ancak güçlü bir antagonist (karşıt- zorlayan güç) olarak size daha bilişsel, ruhsal ve yaşamsal katkı sağlayarak yeni bir zafer de kazandırabilir.

Geçmiş ve şimdinin, tüm benlerin bir arada olduğu ve en uzun zaman diliminin ‘an’ olduğu gerçeğiyle yüzleştiğim zamanlardı o zamanlar. 

Kendimi gözlemlerken, içimdeki tüm benlerle adeta konuşma yaptığım zamanları hatırlıyorum. Şifa için bütünsel bir barış vaktinin geldiğini söylüyordu en güçlü olan iç sesim. Ve ben bir tarafta gönüllü ve bir tarafta da sistemin parçası haline gelen tüm ben’ler ile sevgiyle ‘şifa için’ barış imzalamıştım kendi bütünlüğümü yeniden kazanmak için. Dönüşüm için.

Gücü aldığınız kaynağın adına ister koşulsuz sevgi, ister iç barış, ister inanç, ister umut, ister farkındalık, ister yüksek irade koyun. Bu duygulardan en güçlüsü ile bir olduğunuz anda, sonuca değil ancak amaca endekslenerek en azından şunu diyebiliyorsunuz kendinize “ben bana düşen kısımda gerçek bir çabadayım” 

Şimdi dönelim yine Covit 19‘a. Benim deyimimle yine bizlerin hem kaynak hem de çözümün parçası olabileceğimiz ‘dünya ve insanlık kanserine’…

‘Sen ya da ben, bu değişmesi gereken büyük resim için “bana düşen kısımda ‘bilinçli bir farkındalıktayım’. Üstelik elimden değil yüreğimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum, kendim için, insanlık ve dünya için en önemlisi ise BÜTÜNLÜK için gerçek bir çabadayım” diyebiliyor muyuz?

Belki de aslolan çözüm de bu sorunun cevabında gizlidir.

Dilerim kendi bütünlüğümüzden evrensel şifaya BİR’likte ve daha güzel Bir resimle.

Evren’den✍🏻

Ölüm de sığmaz satırlara

•Doğum gibi, yaşam gibi, ölüm de sığmaz ki satırlara•

Herkes kendi hikayesinin içinde yaşar, ancak yaprak yaprak açılan zamanın sayfalarında değişir herkese göre hikayenin kahramanları…
Satırda ya da sayfa aralarında durduğunuz yer farklıdır o an çünkü.

Benzeşmeler, kesişmeler, duygudaşlıklar, kan ya da gönül bağı, adına ne koyarsanız koyun O pek çok rolle, hikaye içinde akar da akar, hem de yaşam hikayenizin her girdabında.

Yaprak yaprak, satır aralarında hep yaşar, zamanın içinde hangi sayfada, hangi satırda karşınıza çıkacak bilemezsiniz, o hikayeye gireceği yere çoğunlukla kendi karar verir masallardaki Peri gibi…

Hikayeye her girişi sevgi, umut, iyilik, şefkat ve yeni bir öğretidir. Gülümsersiniz yaşayan satırlarda, yaşama dair metiyeler dizi dizi akar yine yeniden aranızda, acıyı, yaşamı bal eylersiniz. Hikayenizden ara ara her çıkışı başka bir hikayede parlayışıdır. Feyz olur O, o ara başkalarına…

Ya tüm hikayelerden o sessiz ancak gürültü çıkışı… İşte o an!!! Can ve hayal kırıkları batar yaralarınıza… Hikayenizin en önemli kısmını dolduran satırlar eksilmiş gibi gelir… Bir kalem kırılmıştır o an bin parça hıçkırıkla.

Sonra bir anda aklınızı başınıza getiren cümleleri gelir aklınıza! Bir an sesi çalınır kulağınıza, kalp duvarınıza hızlıca vurur yankısı. Acı bir tat burulur tarifsiz duygularınıza, satırlarınıza bir gülümseme kondurursunuz sulansa da hikayeniz bu kez gözyaşınızla!

Unutmak istemediğiniz hiç bir kahraman hikayeden ayrılmaz, sizinle sizdedir. Ölümsüzdür.

Kirpiğinizin ucunda bir damlada, kalbinizde incecik bir sızıda, hikayenizin silinmeyecek satırlarında, sesli sessiz cümlelerinizde, SEVGİ’de…

Biz istemezsek kaybolmaz ki hikayelerimizin kahramanları biz yaşadıkça onlar, bilinmeyen ve görülmeyen bir mekandan hikayemize gülümseyerek göz kırpmaya devam eder. Kendi sonsuz özgürlüğünden ve kendi bütünlüğünden.

•Pek çok rolle hayatımda var olan Bilge kadın manevi teyzemin sonsuz anısına ithafen, kaybettiğimiz kahramanlara•

Evren’den

Chiron (Kiron) Anahtarı

•Yaralı Şifacı Chiron ve Sembolik Anlatımı•

Mitolojide Chiron (Kiron) bir sentör; yani yarı insan yarı at görünümlü bir yaratık. Chiron, Chronus (Saturn) ile Oceanus ve Tethys’in Su Perisi olan kızı Philyra’nın terkedilen oğluydu hatırlarsanız. Onu sahiplenen ise; Artemis ve Apollo olmuştu.

Artemis -Ay- ona tüm dişil sanatları (şifa, bitkiler, doğa, gezegenler, rüyaları…) ve Apollo -Güneş – tüm eril sanatları (güç, onur, ön görü, cesaret, irade, erdem, müzik…) koşulsuz sevgiyle veren ölümsüzlerdi. Onlar ışık saçan ilham verici yönleri ile, yaşam sanatının, var oluşun ve doğanın temsilcileriydi.

B60A1635-934C-43FE-968E-28BC247BC1F5
Sembol diliyle günümüze ilettiği mesaj ise çok açık;  Baba gökyüzü, toprak ana veya ay ne kadar kusursuzluklarıyla bilinse de, biyolojik ebeveynlerimizin, doğal olarak bizim kadar kusurlu olabileceğini ve dünyadaki sınavımızın ve yolculuğumuzun da birer parçası olduklarını sembol diline kodlayan harika birer hatırlatıcı kahramanların her biri.

Chiron ise, varlığımızın alt kısımlarından daha yüksek formlarımıza doğru evrimimizin bir sembolü. Yüksek bilincin anahtarı.

Chiron aslında; yarı at, yarı insan bedenlenişi ile, ego benliğimizle insan yanımızın tek bedende biçim bulan ve insanlaşmaya çalışan yanımızın da simgesi.
11299F0C-42F3-45DC-8E26-9B9325A701C8

Bize düşen ise yaşam sanatında; acılarımızın ve egosal benliklerimizin farkına vararak gerçek insan olma yolunda farkındalık bilinciyle geçidi açmaktır. Chiron (Kiron) Sembolü bu nedenle bir anahtara benzer.

D11FDEEC-F266-4675-A67F-A1218E46248C

Chiron; sıradan dünya görüşünün aksine, kabile bilincinden çıkıp bireyselleşmeyi, özgünleşmeyi, yaralarımızı ya da acılarımızı sararken, aciz ve kurban rolünü bırakarak, kolektif birliğe açılan yüksek bilinç farkındalığını; şifanın, koşulsuz sevginin, içsel barış ve özgürlüğün anahtarını verir insanlığa.

Kendi birliğinden evrensel bütünlüğe.

•Holestoheavens’den çeviri yapılarak yeniden kaleme alınmıştır•

✍🏻
Evren’den

 

Yaralı Şifacı

•YARALI ŞİFACI CHİRON•

Mitolojide Chiron (Kiron) bir sentordur; yani yarı insan yarı at görünümlü bir yaratık. Chiron, Chronus (Saturn) ile Oceanus ve Tethys’in kızı Philyra’nın oğludur.

Chronus eşi Rhea’nın kendisinden gizlediği oğlu Zeus’u öldürmek için ararken Philyra ile karşılaşır ve onun güzelliğinden çok etkilenerek saplantılı bir şekilde onu takip etmeye başlar. Bunu farkeden Philyra, Chronus’tan kaçmak ve gizlenmek için kendini bir kısrağa çevirir. Chronus bunu anlamış, o da kendini bir ata çevirerek Philyra’yı kandırmış, onunla birleşerek de sonunda amacına ulaşmıştır.

Chiron bu birleşmenin sonucu olarak doğar ve bedeni yarı at, yarı insandır. Yarı at, yarı insan bir çocuk doğurduğu için toplum tarafından dışlanan anne Philyra ise baskılara dayanamayarak çocuğunu red eder.

Chiron böylece zayıf bir anne tarafından reddedilmiş ve ortadan yok olan babası yüzünden de yalnız kalmıştır.

Apollo, Chiron’u evlat edinir, onu yetiştirir ve yaşamında önemli bir rol oynar. Çünkü Apollo, bir müzik dehası, kehanet ustası, şifa, güzellik, bilgelik tanrısıdır, intikam onun hayatında yer alan bir duygu değildir. Öğrencisi Chiron’a da bunları öğretir.

Bir gün Herkül, savaş sanatları dersi alırken, Hydra adı verilen yılanın zehrine batırılmış okunun ucu ile yanlışlıkla Chiron’u bacağından yaralar. Canı çok yanan Chiron ölümsüz olduğu için, bu yarayla, üstelikte sakat olarak yaşama devam etmek zorunda kalır.

CF056FFB-93F1-4110-8FE4-B1B132BE19F3
O günden sonra kendini iyileştirmek için şifa arayışına girer. Apollo’dan aldığı tüm şifa eğitimlerini daha da derinleştirerek kendi acılarını dindirmek ister, ancak başaramaz. Yaralı Chiron ne yazık ki kendi yarasını tedavi edemez ve hayatının geri kalanında acı çekmesine neden olan yarasıyla yüzleşerek, durumunu kabullenir. Yarasını iyileştirmek konusunda süreçte o kadar çok araştırma yapmıştır ki, bilgeleşmiştir.

Chiron artık ‘yaralı şifacı’dır. Olympos’taki Tanrılar, eğitmesi için çocuklarını ona getirir, böylece ‘öğretmen’ olur. Chiron at sürme, okçuluk, avlanma, savaş sanatı, hayatta kalma becerileri, etik, müzik ve doğal bilimlerin başlangıcını öğretir tüm öğrencilerine.

Şifa arayışında bulduğu her değerli bilgiyi, erdemi, öğrencilerine ve ihtiyaç duyanlara sunarak, şifa verirken acılarını saran bir insan olarak ilham olur pek çok kahramana…


Ancak çektiği acılara bir gün dayanamayarak, Tanrılara yalvarır ve ölümsüzlüğünden feragat eder. Tanrılar da onu gökyüzüne yerleştirerek yay takım yıldızı olarak onurlandırır.

Leonard Cohen’in de dediği gibi;

“Birer birer geliyor misafirler…
Usulca giriyorlar içeri.
Kırık bir kalp taşıyor pek çoğu,
Ve pek azı onu hala açık tutuyor.
Kimse bilmiyor nasıl biter bu gecenin sonu.
Kimse bilmiyor nereye akacak onca şarap.
Ah sevgi, nasıl da ihtiyacımız var şimdi sana…”

Birçok yerinden kırılmış bir kalple, ya da acılarla yaşıyoruz çoğumuz. Belki de en iyi değerlendirilmesi gereken birer kadim öğreticidir taşınan her acı ve peşinen ödenen her bedel!

Ve izin verirsek kendimize, kalplerimizdeki o her bir kırıktan sızan ışık, şifa olur belki de kendimize ve şifa arayışındakilere.

~Farklı kaynaklardan yararlanılarak yeniden kaleme alınmıştır.

 

Demode Kostümler


Demode Kostümler

Zamanın dar geçişlerinden birinde;

Sisli bir sokak başında durmuş gelen gideni izliyordu.

Onu göremezlerdi. Çünkü o gün kendine seçtiği oyunun kostümü ‘görünmezlik pelerini’ydi.

‘Ne kadar gürültülü ve sisli’ dedi…

Doğanın ahengini bozan tüm kuru gürültüler karşısında bir an kulaklarını tıkadı.

Az ileride bir kediye tekme atan genci gördü,

daldan bir anda korkup kaçan kuşu farketti, onun ilerisinde yaşlı, yürümekte zorlanan bir kadına çarpıp özür dilemeksizin kaçan adam.

İleride kavganın boyutunu sesleriyle de yükselten bir çifte takıldı sonra bakışları…

Önünden kolundan çekiştire çekiştire götürülen ağlayan çocukla kesişti bir an bakışları…

Elini uzattı çocuğa bir an görünmezliğini unutup, çocuk da uzaklaşırken dönüp dönüp ona baktı uzun uzun. O kadar insan içinde bir tek o çocuktu onu görebilen…

Dikenli kostümlerin tozları havaya karışmıştı;

Bir anda hapşurdu Maya;

‘İnsanlar hala bu tarihe karışması gereken dikenli, tozlu demode kostümleri üzerlerinde hala neden taşırlar ki’ diye geçirdi içinden.

Arabaların siren sesleri, insanların gürültülü sözcükleri, demode rollerin tozu uçuştu havada. Rüzgarın, dumanı, tozu, kuru gürültüyü savuşturma gayreti çaresizdi.

‘Ben çekiliyorum’ yoruldum dedi rüzgar…

Maya sıcaklığını hissederek rüzgarın yerini alan Güneş’e usulca başını kaldırdı;

‘İnsanların üzerine serpilen uyku tozunu alamadı rüzgar, peki sen, ya sen insanların kalplerindeki buzları eritebilir misin’ diye sordu narin sesiyle…

Güneş gülümseyerek;

“Bunu niye istiyorsun” diye sordu Maya’ya…

“Çünkü galiba insanlar kalplerindeki o

kocaman büyük buz kütleleri yüzünden, ne etraflarını ne de içlerindeki mutsuz çocukları görmüyorlar”

 Evrenden

Ma’kalem®️

@masalüniversitesi

@babyhoneyeyes

@mavilotu.org

@evrenbalgöz

Rollerden soyunmak

Üzerimize giydiğimiz kostümler midir bizi gerçekte biz yapan?

Yaşamda pek çok rolün kostümleri hazır bir dünya gardırobundan üzerinize olanı seçip aldınız siz de, ben gibi…  Pek çok rolü ana karakteriniz gibi de zaman zaman yaşadınız bu dünya masalında, ben gibi…

AE5AB22C-3771-4442-9FAD-908D2A4D8746Sadece rollere takılı kalan bir yaşam sürerken ana ve öz karakterden uzaklaşmak işte aslolan sorun buymuş anladım.

Aldığımız rollerin, bizi gerçek öz benliğimize götüren ve onu besleyen “yan rollerden” ibaret olduğuna inanıyorum artık. Ana karakterimizin inşası yaşamda aldığımız tüm roller aslında. Ne zaman mı anladım bunu kendi adıma…

Tüm kimliklerimin, rollerimin hükmünü kaybettiği işte o an’ da. Yaşadığım tüm rollerin üstüne çıkan bir senaryoyla karşılaştığımda,  “CA tanılı bir hasta” rolü aldığımda.

Ağlamayın demiyorum, ben o geceyi kendime ağlama izniyle geçirdim. Ancak ertesi sabah uyandığımda güçlüydüm, çünkü kendime o gece süreçte güçlü olma sözü vermiştim.

 “Hoş geldin iyileşmesi gereken yönüm. Korkma ben yanındayım!” 

Öyle de oldu tüm süreçlerde. İçimdeki ben dışımdaki görülen ben’e en başta verdiği sözü tutmaya çalıştı! O andan itibaren, içimde hissettiğim o güçle, tedavim boyunca hep barışık kalmaya çalıştım, yan rolümdeki kendimle… Aynadaki görüntü de bendim ve ona hep gülümsedim.  

Beklemeyin siz gülümseyin önce kendinize, siz sevin kendinizi koşulsuz kabulle…Ki en çok da o yönümüz hak etmiyor mu sevgiyle gülen gözlerin temasını?

Anladım ki! Korkularımızın farkına varmamış olmak ’mış en korkulması gereken. Korku’nun kendisi korkulacak şeyi yaratıyor’muş… 

Ben de zihin karmaşamla yarattığım dünyevi korkularımı fark ettim bu yolda, yengeçlerim beni kıskacına alan korkularımdı, zihnimin tutsaklıklarıydı, olumsuz biriktirdiğim duygularımın maddeleşmiş haliydi biraz da. Beden, zihin ve ruh arasında oluşan bir oyukta kalmıştım adeta.

Oysa korkulacak bir şey olmadığına kendimi inandırdığımda aslında öcü de yok olmamış mıydı çocukluk zamanında.

Duvarları ören de oradan çıkabilecek olan da biziz… En azından çabada olmak ‘aciz’ ya da ‘kurban’ rolünü kabul etmemek en önemlisi…

Sayın ki, zorlu bir es verdik kendimize; Gözlemleyin tüm geçmişinizi, hasar görmüş duygularınızı, korkularınızı fark edin… Dönüştürün kendinizi! Bu söylediklerim benim kendi adıma çaba ve gözlemim oldu kendi sürecimde.

Beklentisiz olun, kendinize verin her koşulda bonkörce sevginizi.

Önce zihnimizi yengecin kıskaçlarından arındalım, olumsuz zihin yansımalarına kaptırmayalım kendimizi. Çaba bizim olsun en azından!

Bu dönem bir dönüşüm süreci… Bir tırtıldan kelebek olmaya uzanan süreç gibi.

Zamandan bağımsız sevgilerle, kendi bütünlüğümüzden evrensel bütünlüğe yol almamız ve daima şifada kalabilmemiz düşüyle.

Evren Balgöz

#Neşe #Umut #Neşe #Farkındalık

20 Eylül – Dünya Jinekolojik Kanserler Günü adına 19 Eylül 2019 tarihinde Kansercerrahisi.blog sayfasında yayınlanmıştır.

🌸

Kanser ve Yengeç Sepeti sendromu

Medcezirlere karşı yüzmek gibi hayat…Üzerinize gelen bir dalgadan bazen habersiz, bazen hissederek, bazense farkına varmadan kabuslarımızla, ya da düşlerimizle büyüttüğümüz dalgalar üzerinde sörf yapmak gibi…

Bazen acı, bazen karanlık, bazen korkutucu, bazen travmatik, bazen sıkıntı veren. Bazen neşeli, bazen keyifli ya da bazen de talihsizlik dediğimiz durumlar, açılmayı bekleyen davetiyeler gibi elinize ulaştığınızda işte serüven de orada başlıyor…

Yengeçlerimin varlığını öğrendiğim o zamandan bu yana ‘zaman’ benim için tik tak seslerinden çok daha fazlası… Ezberimde olmayan pusulasız ve haritasız bir yolu yürümenin getirdiği duyguları zaman zaman sizinle paylaşarak geldiğim takvim yolu neredeyse iki yıl olmuş. Dile kolay…Bildiğim tek şey, uzun bir süredir, geçtiğim yolun izlerini kaybetmeden, akışta elime gelen davetiye ile, yürümeye devam ettiğim. Zaman zaman sizlerle, zaman zaman kendi içimde “anda”…

Bu davet dışa doğru alınan bir yol olmanın biraz dışında…çünkü bu yolculuk zamanın içinde, ancak aslında kendime doğru yaptığım bir yolculuk.

Kendimden kendime ve kendimden bütüne…

Bu belirsiz, ezberimde olmayan yolda hayatımın en zor öğretmeni ile karşılaşmak, kimilerine göre talihsizlik sayılabilecekken. Yengeçlerimin bana çıkardığı davetten öğrendiğim çok şey oldu ve hala öğrenme yolculuğum devam ediyor… Ben hayatın sadece bir nefes aralığındaki, anların toplamı olduğunu ve bu anlar toplamında yapmam gereken tek şeyin o ana katabileceklerim olduğunun daha çok farkına vardım sanırım. Ve hayatın elimize ulaşan davetlere iştirak etmemizi beklediğini…

Tüm yaşananlar sizin bakış açınızla da kendi içinizde şekillenirken, eğer merkezinize sadece sevgiyi, inancı ve değerlerinizi koyduysanız, kendi çekirdeğinize, içsel çocuğunuza ya da yüreğinizde açan çiçeğin özüne daha fazla yaklaşmaktasınız demektir…

Hızla akan zamanın içinde bir anda elime geçen davetiye ile karşıma çıkan kapıdan girmiş olduğum bu serüvende, yaşamın çengellerine takılan bizlerin kendimizden, gerçek yaşamdan ya da özümüzden ne kadar uzağa düştüğümüzün farkına vardım. Kapı dışa doğru değil, içe doğru açılıyormuş meğer…

“Neden’ sorusunu bile kendimize net ve samimi bir şekilde soramayacak kadar ciddi bir gürültünün ve zihin karmaşasının içinde hapsolduğumuzu, Televizyon kutusunun, haberlerin birbirine benzer acıları, hatta şiddet duygularını beslediğinin farkına vardım… ve aslında uyanıklık sandığımız şeyin içinde uykuda olduğumuzu…

Ancak şunu da kavradım ki, gerçek bir iyileşme ne kadar içerde de başlasa, dışarıda sizi ‘ölçmeye’ devam eden durum, kişi ve uyarıcılarla da her an karşılaşmak yine olası…

Evet yeni hikayede sanırım burada başlıyor; 2 yıl öncesinde ağır geçen operasyonum sonrasında Doktorum Gökhan Bey’e şunu söylediğimi hatırlıyorum; “hocam içimdeki yengeçleri temizlediniz, ya dışımızdaki yengeçler..…!”

Aldığım yeni Masal Terapisi Eğitiminde, Eğitmenim Fatih Hanoğlu bir sendromdan bahsettiği anda bir anda iki zaman çizgisi birleşti geçmiş ve şimdi arasında “an’da”.

Yengeç Sepeti Sendromu

SONY DSC

“Kumsalda yürüyen bir adam, avlanan balıkçıya yaklaştığında kova içerisindeki yakalanmış yengeçleri görür. Kovanın üstü açıktır, kapağı yoktur. Bu durum onu şaşırtır, çünkü yengeçlerin kaçabileceğini düşünür. Balıkçıya sorduğunda “Evet, tek bir yengeç olsaydı, kesinlikle kaçardı. Ancak, pek çok yengeç varsa, biri kaçmaya çalıştığında diğerleri onu yakalar, kaçamayacağından emin olur” yanıtını alır.

Tek yengeç kapaksız kovadan rahatlıkla çıkabilirken sayı arttıkça kaçış zorlaşır. Çünkü birbirlerini yukarı itmek yerine, aşağı çekerek engellerler. Bu durum, Yengeç Sepeti Sendromu’ nun çıkış noktasıdır.

Filipinliler arasında popüler olan kavram, ilk olarak aktivist yazar Ninotchka Rosca tarafından kullanılmış. “Ben sahip değilsem, sen de olamazsın.”, “Ben başaramıyorsam, sen de başaramazsın.” Bazı insanlar, bencilce davranarak hırslarını ön plana alarak başarmanın yolunun başkalarını geride tutmak olduğunu düşünürler. Kendileri ışığa ulaşamıyorsa, sizin de ışığınızın kesilmesini isterler. Bazen yargılarla, yıkıcı tenkitlerle iyi niyetinizi sabote etmeye çalışırlar.

Yengeç zihniyetine sahip kişiler, kendi karanlıklarının doğasına karşı tarafı çekmeye çalışarak, verim sağlayan kaynakların önemini azaltmayı hedeflerler. Onların başarılarını değil, başarısızlıklarını görmeyi beklerler. Mutlu anlarda bile eleştirecek noktalar bulabilirler. Karanlıktan beslenirler ve aydınlığa tahammülleri yoktur. Şaşırtırlar, bir verip bin alırlar. Empati ve merhametten yoksundurlar.”  *

Ne kadar tanıdık geliyor değil mi, içimizdeki yengeçlerin dışımızdaki yengeçlerle benzerlikleri…

İçimizde ve dışta yapacağımız gözlem ışıktır ve ışık da farkındalıktır.

b5b34ef4c1d6267c93b56644aeff0889

Geleceğe yolladığımız tüm pulsuz mektupların kendimizden tüm evrene, güzellik, sevgi, mutluluk ve neşe getirmesini dilerim şifa ile.

Ve dilerim içimizde ve dışımızda karşılaştığımız sadece gerçek bütünleyici düşler, samimi sevgiler ve ışık olsun.

Hayatımızda “iyiki” diyeceğimiz insanların artması düşü ile… Sevgiler.

Evren’den

*

Ruhuma katılan her bir rehberime ve hatırlatıcıya…

Fiziksel ve ruhsal anlamda yeniden yapılanmam konusundaki katkıları ile beni sizlerle buluşturan Değerli Doktorum Prof. Gökhan Akbulut’ a, ayrıca düşlerime desteğiyle yeni bakış açıları kazanmama destek sağlayan, araştırma ve eğitim notlarını bu makale için bizlerle paylaşan Eğitmenim Fatih Hanoğlu’na  tekrar teşekkür ediyorum.

Kokunun iyileştirici gücü

Koku’nun İyileştirici Gücü

Doğanın bize sunduğu en güzel armağanlar, bitki, çiçek ve ağaçlar.

Bitkiler -özellikle aromatik bitkiler- çoğalmak, yaşamlarını devam ettirmek ve kendilerini korumak için çeşitli özler üretiyor. Bu özler ki ister kendi doğallıklarında salgılanan kokularla, ya da çeşitli işlemler sonrası, insan sağlığı için katkısal bir dönüştürücü etkiye sahip.

Örneğin gül yağı, yaklaşık 300 farklı bileşik barındırıyor.

Bitkilerin iyileştirici gücünden yararlanan Aromaterapi; fiziksel ve duygusal iyilik hali sağlıyor.

“Tarihte koku, insanları etkileme konusunda o kadar önemli ki, 12. yüzyılda Mısır Kraliçesi olan Cleopatra, güzel bir kadın olmamasına rağmen Mısır rahiplerine hazırlattığı kokularla döneminde nam salmış, gülün de içinde bulunduğu esanslarla büyük bir etki meydana getirmiştir.

Babil ve Çin’de de kraliçeler çekici bulunmak için gül ve zambak kullanmışlardır.’

Türk tıp tarihinde İbn-i Sina ve Biruni gibi ünlü tıp alimleri, birçok bitki ve kokusu gibi, gülün de birçok hastalığı önleyici ve giderici olduğunu söylemiş ve hastalar üzerinde uygulamışlar.

Bu alimler, gülü akıl hastalarının tedavisinde kullanmış ve hafızayı açtığını, belleği güçlendirdiğini görmüşlerdir.

Nitekim, bir Alman araştırma grubu, denekleri gül kokulu bir odada uyuttuktan sonra zeka ve algılama seviyelerinin arttığını görmüş, daha sonra bir Türk araştırma grubu da gülle beslenen farelerin hafızalarının güçlendiğini ispatlamıştır.’

Divan Edebiyatı’nın güçlü şairlerinden Osman Nevres’in aynı zamanda bestelenen şiirinin ilk dörtlüğünde şöyle bir ifade geçer:

”Senden bilirim yok bana bir faide ey gül

Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül

Etsem de abestir sitem-i hare tahammül

Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül”

Düzenlenmiştir:

Kaynaklar: HaberTurk

Koruyucu Sağlık

Düzenleyen Evren Balgöz

Suçlu Kim?

Suçlu kim ?

Suçlu kim ?

SUÇLU KİM…

Yaşadığımız zaman ve karşılaştığımız her durumda bir suçlu aramaya, oluşturmaya yönelik hep bir çabamız, eğilimimiz var, bizler aslında en kolay yolu seçiyoruz farkına varmadan.

İp ucu bizim elimize verilmişken, ipi birilerine vermeyi seçen de biziz.

“Onun yüzünden, sistemin yüzünden, yönetim yüzünden, doktorlar yüzünden, beni anlamayanların yüzünden, ailem yüzünden, eşim yüzünden, duygularımı göremeyenler yüzünden, talihsizliklerim yüzünden, kötü gıdalar yüzünden”… Uzar da uzar suç ve suçlu bulmaya eğimli cümleler, listeler.

Farkına varmasak da dışarda suçlu arama konusunda hepimize bence birer dedektiflik sertifikası verilmeli (!) Çünkü her durumda kendi dışımızda dedektif olup iz sürenleriz(!)

İletişimde bir kural vardır. Belki bilirsiniz… İşaret parmağınız durumu yaratan olay ya da kişiyi gösterir evet, peki içe dönük dört parmak… Bakın kimi gösteriyor(!)

Görülenin ötesine geçmek… Başarabilir miyiz, beraber deneyelim…

Kendinize çevirin bu kez büyütecinizi, büyütün büyütün daha görünür hale gelsin…

Bunu ben şimdi kendim için yapıyorum… Siz de olası var ettiğiniz tüm durumlar için bunu yapabilirsiniz.

Ca’lılığım…

İçimde oksijensiz, hızla üreyen kuraldışı bir hücresel yapılanmaysa eğer yengeçlerim, evet ben izin verdim onlara… Işıktan yoksun. Karanlıktan beslenen… Acımasız tasvir edilen yapı, ölümcül kıskaç. Nefesimin taşınmadığı o ücralıkta üreyenler.

Ben de beslemiş olabilir miyim onları… Korkularımla, endişelerimle, bağımlılık durumlarımla, affedemediklerimle, özgür bırakamadığım zihinsel karmaşamla, fazla fedekarlıkla. Yanlış beslenme alışkanlıklarıyla…

Evet olabilir değil mi, ancak bilinen bir gerçek daha var ki kadim bilgilerde

“kötü aslında iyiliğe hizmet eder”…

O halde zaferlenmek de bizim çabamıza bırakılmış olabilir mi? Zor mu? Evet kolay değildir, büyütecin diğer tarafına geçmek….

Yanımızda ilgi bekleyen bir çocuğun duygusuna ne kadar uzaksak, maalesef kendimize de bir o kadar uzağız. “Şimdi değil”, “Bir dakika işim var”, “ Susar mısın çalışmam lazım”, “Yorgunum!”

Kaç kez bu ya da benzer cümleleri kullandınız siz de ben gibi…

Susmaz ki kolay kolay dıştaki çocuk, susamıştır bir kez size. Tıpkı içimizdeki çocuk gibi.

Sezgilerimin beni çağırdığı yolda susturan da bendim. Olumsuz durumlardan uzaklaştıramadım kendimi, sorumluluklarımın gereğini yaparken, bedenimi unuttum, manevi dünyamın çağrısını unuttum. Sevilmeyi bekledim, anlaşılmayı, ancak ne kadar az kendimi anlamış ve bekletmişim meğer içimin çocuğunu da! Kendimi sağlıksızlaştıran benim… Ve siz de!

Kendimize ayırdığımız zaman dengeleyici olmalı, şifa için ve zamandan bağımsızca…

Çaresiz değil, Çare’ siz olun! … Ben’liğimizin gücünü yadsımamalıyız, yaratandan ötürü.

Dışardan gelen olumlu uyarıcılar, aslında olumsuz görülen durum ve tüm hastalık sinyalleri bile, bizi kendi bütünlüğümüz için uyarıcı niteliğinde… İrademizi uyandırmak için yarıştalar, bize varışta! Kuş sesleri, ezan sesi, bir çocuğun ağlaması, güneşin gözünüze giren ışıkları, denizin dalgaları… Her şeyi bırakın kalp atışları ve alınan nefes bile çağrı kendimize.

Şimdi yazarken benimle ilgilen dercesine pati atarak elimi çeken köpeğimin de “sev beni” uyarısı gibi!

Mesajı aldım her şeyi bırakıp sevgi ve ilgi bekleyen masumiyetle ben de biraz nefesleneceğim. Yazıya şimdilik kısa bir ara…

Tedavi hastalık sürecinin, görünen ve görünmeyenin bir parçası, ancak sadece tıbbi tedavi sürecindeki yardımlarla yetinmemeliyiz… Duruma sebep olan kaynaktaki çalışma bize ait.

Tüm bunları okuduğunuzda olası bir yanlış, eksik anlama oluşturmamak adına özetle şunları eklemek istiyorum; Ne kendimizi öfkeyle suçlayalım, ne de kendimizden bir aciz ya da kurban yaratalım. Kendimizi kendimizin celladı olarak suçlu görmek değil bahsettiğim… Kendimizi baltalamaktan vaz geçmek…

Kendimize egemen olmak! Çözümün kendisi olmak! Fast food alışkanlıklar gibi davranışlarımıza da yansıyan zamana bağımlılık, kötü alışkanlıklar ve hız, bizi aslolan özümüzden uzaklaştırıyor! İşte buna izin vermemek bahsettiğim. Yeni bir biçimlenişe ihtiyacımızın göstergesi bence biraz hastalıklar ve tüm hastalıklı duygu ve durumlar.

Bir annenin ya da babanın duygusuyla, şefkatiyle koruyucu olarak yaklaşalım önce kendimize… İzin verelim içimizdeki ışığın tüm hücrelerimize geçişine… Nefeste akışta kalabilelim biraz da olsa… KENDİMİZİ SEVMEKLE başlasın her şey ve tüm evrene yayılsın Şifa ile…

Evren Balgöz

*Kendimize süren yolculuk yaşam boyu. Hala kendi üzerimde çalışıyorum, inşa etmeye çabalıyorum yeniden kendimi. Umutla ve yengeç barışıyla… Aşkla beslenerek! Ben sadece üzerime düşen kısmında dönüşüm gayretimi, geçtiğim labirentli yolları paylaşıyorum sizlerle de… Bilgi aktarmak değil asla amacım, hatırlatıcı olabilmek kendi üzerimden sizlere nacizane! Her süreçte çaba bizden olsun, takdir sadece Yaradana aittir.

•İLKBAHAR EKİNOKSU ve Uyanış•

21 Mart Antik Yunan Mitolojisi’nde; Persephone’nin Hades’ten yeryüzüne çıkışı, bereket ve hasat Tanrıçası olan annesi Demeter ile buluşmasının sembolüdür.

Evrenin bereketiyle, canlılığıyla,
insanlığın da canlanma ve uyanma zamanıdır.
Kutsal olana, kutsal alana saygı zamanıdır.
Ektiklerimizi biçeceğimizi bilerek
sevgiyle, şifa ile tohum atma zamanıdır.

Yeniden doğuşun, arınmanın, zor kullanmadan çiçek açmanın zamanıdır.

Kendi düşlerimizi, kâbuslarımızı farketme zamanıdır!

Var oluşumuzun, sadece fiziksel bir bedenden ibaret olmadığını hatırlayıp, kutsal ruhla, doğayla uyum ve dengede olmamız gerektiğini hatırlama zamanıdır.

En önemlisi bizi bağrına basan, bereketini sunan tabiat anaya saygı zamanıdır.
İnsan’lık olarak ‘BİR’ olduğumuzun farkına vararak sorumluluk alma zamanıdır.

Valeriy Sinelnikov’un deyimiyle;
“Öz duygular binlerce yıl öncesinden insanlık kültüründe oluşmuştur. Bu ne anlama geliyor? Anlamı şu ki; bir kişinin problemi aslında insanlığın problemidir. Herkes, tümün parçasıdır.

Bu da, biri herkes için, herkes biri için anlamı taşır.”

“…
Persephone artık senin yanında Demeter.
Baharı tüm güzellikleriyle bize yansıt,
kalplerimizi iyilik ve mutluluk ile doldur.
Verimli doğumunu gerçekleştir,
Yeşilliğin en tazeleri bizimle olsun
Doğunun (hava) ruhu bizi uyanık kıl…
Batının (su) ruhu kontrolümüzü sağla
Güneyin (ateş) ruhu doğru nefes aldır…
Kuzeyin (toprak) ruhu bilgeliğini ver…
Bizi enerjinle yücelt…”

✍🏻 Evren’den

1CB7E4D7-B9D3-47CF-ADEE-C5C2B602EF29

« Önceki Yazılar