Category Archives: Gazete Yazıları

Gazi İzmir’e Nasıl Girdi? (Türkler’in Akgün’ü: 9 Eylül 1922)

O gün İzmir, yepyeni bir güne ulaşmıştı: 
Evet, 9 Eylül 1922 günü Türkler’in Akgünüydü. Tam üç buçuk yıl önce, 15 Mayıs 1919 günü yaşadıkları büyük kıyım hala belleklerindeydi. Birkaç saat içinde 2.000 şehit verdikleri o Karagün kentin üzerine bütün ağırlığıyla çöreklenmişti. Artık kent, işgalin bütün aşağılayıcı, onur kırıcı ve acımasız yüzüyle karşı karşıyaydı. O zifiri karanlık içinde kıvranan İzmirliler hep şunu soruyorlardı:

-“Bu koyu karanlık içinden sıyrılıp aydınlığa kavuşacağımız o Akgün ne zaman gelecek?”
Bir süre sonra Mustafa Kemal Paşa’nın yurdu işgal eden emperyalist güçlerle soylu bir kavgaya girdiğini duymuşlardı. Kutsal Yurt ana kendi öz çocuklarını bağımsızlık ve özgürlük savaşına çağırıyordu. İzmirli yurtseverler bu çağrıya derhal karşılık verdiler. Bir kısmı gizlice Anadolu’ya, Mustafa Kemal Paşa’nın yanına koştu. Bir kısmı da İzmir’de örgütlenme, silahlanma ve bir direniş cephesi oluşturma çabasına girdi. Ve bir gün kulaklarına o büyük müjde çalındı: Yunan Ordusu Dumlupınar’da bozguna uğramış ve Yunan kuvvetlerini ezen Mustafa Kemal’in askerleri kurşun gibi İzmir’e doğru akıyorlardı.

Ve artık günler öncesinden bakışlar doğuya dönmüş, dağların eteklerinden süzülüp gelen Türk süvarilerini beklemeye başlamışlardı.

Ve o gün geldi. İzmir’e Bornova’dan, ardından da Halkapınar üzerinden giren yalınkılıç süvarilerin atları rüzgar gibi Kordonboyu’na dalmışlardı. Kordon’un taş döşeli yollarına balyoz gibi çarpan nallardan kıvılcımlar saçıyordu. Ardı ardına sanki bir mitolojik öyküden çıkmış kahramanlar İzmirliler’in ve denizden kıyıda olup bitenleri gözleyen düşman donanmasının önünden bir resmi geçit yapıyorlardı: Yüzbaşı Şerafettin’ler, Teğmen Zekiler, Hamdiler, Ali Rızalar, Besim Beyler… Ve daha nice isimsiz kahramanlar…
Süvariler Kordon’da at koştururlarken Büyük Gazi erkânıyla birlikte Nif’e ulaşmıştı. Nif’ten Belkahve’ye geldi. Eline dürbününü aldı ve bir yükselti üzerinden İzmir’i ve körfezi gözetlemeye başladı. İşte Karşıyaka, Konak tarafları, Hilal, Seydiköy ve Kadifekale… Derken Hilal, Konak ve daha ötede Seydiköy (Gaziemir) ve Cumaovası… Belli yerlerde dumanlar yükseliyordu. Limanda kaynaşan değişik bandıralar takmış gemiler, tuhaf bir telaş içindeydiler. Açıklarda savaş gemileri görünüyordu; ancak daha çok Anadolu’dan Ortodoks Rum halk, onların arasına giysi değiştirerek karışmış bozgun Yunan askerleri… Yunan ordusunun hesabına çalışmış yerli hainler, derken öteki yabancılar… Bir telaş içinde gemilere binerek bir an önce Yunanistan’a kaçma telaşı içindeydiler. 

Bir Fransız gemisinden çekilmiş telgraf Gazi’nin önüne konuldu. Tel Mürsel Paşa’dandı. O süvarilerin İzmir’e girdiğini, hükümet konağına bayrak çekildiğini, Sarıkışla’nın ele geçirildiğini söylüyordu. 
Gazi derin bir nefes aldı. Yüzünde dağılan sert çizgilerin yerine tatlı bir tebessüm gelip yerleşti. Çevresindeki paşalar da gülümsüyorlardı. Canı kahve içmek istedi. Hemen az ilerilerinde, yolun kıyısında bulunan kahve ocağına gittiler ve bir incir ağacının altında keyifle kahvelerini yudumladılar.

Çevresindekiler artık hedefe ulaştığını, İzmir’in kurtulduğunu söylüyorlardı. O ise bir ara yanlarında bulunan Halide Edip onbaşıya (Adıvar):

-“Asıl savaş şimdi başlıyor!” dedi.
Asıl savaş; yani cehaletle, yoklukla ve geri kalmışlıkla.
Yanındaki diğer paşalardan bir istekte bulundu:
-“Bu geceyi iyi geçirmek için ne yapalım?” 
Yanıt almayı beklemeden kendisi devam etti: 
-“Yapacak bir şey yok. Bir araya gelelim, şarkı söyleyelim” .

Kahveler bitti. Ardından tatlı bir sohbet başladı. Latif şakalar yaptılar ve şarkılar söylediler. Sonra da kalkıp hemen ötelerinde kiremit çatıları, gökyüzünün mavisine doğru uzayan minaresi, bağları, bahçeleri görülen Nif’e doğru hareket ettiler.
Gazi’nin Nifte kalacağını öğrenen Nifliler o gece şenlikler yaptılar ve şenlikler düzenlediler. Gazi evin kapısından içeri girdiğinde onu başları beyaz örtülerle sıkıca sarılmış köylü kadınlar karşıladılar. Gölgeler gibi çekingendiler. Gazi’yi dar girişte görünce, yerlere kadar eğildiler; sarılıp dizlerinden öptüler. Başörtülerinin ucu ile çizmelerinin tozlarını aldılar. Tozları gözlerine sürdüler. Gözyaşları ayaklarına doğru damlıyordu. Sonra kadınlar el bağladılar ve yaşlı gözlerle Gazi’ye uzun uzadıya baktılar. Bu sahnenin tanığı Ruşen Eşref (Ünaydın) bey şunları not ediyordu:

“Bu el bağlayışlar, bu susuşlar sana bir sonsuz minneti ve hayranlığı bin sözden ne kadar daha iyi anlatıyordu”.

Ertesi gün Gazi erkenden kalktı. İsmet, Fevzi ve Asım Paşa’yı da yanına aldı. Sonra otomobil hareket etti. Belkahve aşıldı. Kıvrılarak inen tozlu yolun sonunda İzmir, sanki bir kızıl elma gibi onları bekliyordu. Bağlar, bahçeler arasından geçen otomobil, Önce Bornova’ya ardından da Halkapınar’a ulaşıldı. Daha dün Bu yollardan rüzgar gibi süvariler geçmişlerdi. Bir ara İzmir marşı kulaklarında sanki terennüm etmeye başladı:

İzmir’in dağlarında çiçekler açar,
Altın güneş orda sırmalar saçar;
Bozulmuş düşman yel gibi kaçar,
Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa,
Adın yazılacak mücevher taşa.

Ve Halkapınar… Daha dün, saat 10.30’da, Yüzbaşı Şerafettin Bey’in müfrezesinden dört süvarinin şehit düşmüş kutsal bedenleri… Halkapınar’dan Alsancak sokaklarından halkın yoğun alkışları arasından Kordonboyu’na çıkış… Bura da Fahrettin Paşa da onlara katılmış, atının üzerinde, öteki atlı süvarilerle onlara eşlik ediyordu. Otomobil ilerledikçe Kordon’a yığılmış İzmirliler, Gazi’yi bağırlarına basıyor; onun için sevinç naraları atıyorlardı. Davul zurnalar çalıyor, öbek öbek birikmiş gruplar arasında zeybek oyunları oynanıyordu. Kimi yaşlı insanlar kendilerini tutamıyor, ağlayarak gazinin arabasına sarılıyor, ona dokunmaya çalışıyorlardı. 

Kordon’da, paşalar için oturulacak bir yer hazırlanmıştı. Gazi Mustafa Kemal Paşa yanında ve öteki paşalar kendileri için ayrılmış yerlere oturdular. Süren şenlikleri izlemeye başladılar. Bu arada bir İngiliz gemisinden bir İngiliz bahriye subayı karaya çıktı. Yanlarına gelerek Gazi Paşa’ya bir not uzattı. İngilizce yazılmış metinde şunlar söyleniyordu:

“Türkiye ile İngiltere’nin savaşta mıdır, değil midir?” 
Gazi şu yanıtı verdi:
“Aramızda henüz barış yapılmamıştır. İngilizlerle barış halinde değiliz” .
Kısa bir dinlenmeden sonra yeniden hareket edildi. Otomobil Kordonboyu’ndan Hükümet Konağına doğru ilerliyordu. Alkışlar, bağırış çağırışlar, naralar arasından süzülen otomobil, üzerine yağan gül yaprakları arasında Hükümet Konağı’nın önüne geldi. Kuşluk vaktiydi. Gazi halkın alkışları arasında otomobilinden indi.

Halkın tezahüratı arasında konağa girdi. Bir odaya geçerek, Birinci Ordu Komutanı Nurettin Paşa ile bir durum değerlendirmesi yaptı. Gazi’nin oturduğu masanın üzerinde parıldayan bir kılıç bulunuyordu. Bu kılıç, İzmir’e ilk girecek olan süvari subayına verilmek üzere Buhara Cumhuriyeti tarafından gönderilmişti. 

Halkın tezahüratı bitecek gibi değildi. Gazi dayanamadı ve hükümet konağının balkonuna çıkarak halka bir konuşma yaptı:

-“Bu başarı milletin eseridir!”
Dışarıda, halkın arasında her yanı kırmızı beyaz kurdeleler ve güllerle süslenmiş bir otomobil duruyordu. Arabanın yanında da bir kınalanmış bir kuzu duruyordu. Kuzunun kendisi için kesileceğini gören Gazi Ruşen Eşref Bey’e; 
-“Aman, çabuk gidin söyleyin, şu kuzuyu kesmesinler!” dedi.
Ancak, artık çok geçti. Ruşen Eşref aşağıya inene kadar kuzu çoktan kesilmişti. Aşağıdan Gazi’nin bulunduğu balkona doğru bakan Ruşen Eşref Bey, kuzunun kesilmesine dayanamayan Gazi’nin içeri geçtiğini gördü. O anki duygularını defterine şunları not etti: 
-”Muzaffer Başkomutan bir kuzu kanı dökülmesine bakamayacak derecede bir insan yüreği taşır (dı).
Bağrına Gazi’yi basmış olan İzmir’liler, artık o Akgün’de en değerli konuklarını ağırlıyorlardı.
Prof.Dr.Kemal ARI

Şiddet Engelleyiciler Aranıyor

Amerika Birleşik Devletleri’nin büyük sorunlarından biri olan şiddetin önlenmesi konusunda başarılı olan bir sosyal program var. Programı geliştiren Gary Slutkin bir epidemiyoloji uzmanı. Epidemiyoloji, toplumun sağlığını geliştirmek, hastalık gibi istenmeyen durumları azaltmak için istatistiki bilgileri ve diğer verileri kullanan, toplumun esenliğini yükselten unsurları belirlemeye çalışan bir dal, tıbbın bir alt dalı.

Dr. Slutkin, Amerika’da şiddetin azaltılması konusunda bir öncü. Kurduğu programın adı, Cure Violence, Şiddeti Tedavi Et. Dünya Sağlık Örgütü bünyesinde Somali, Uganda, Zaire, Kongo, Tanzanya, Malavi, Brundi ve Ruanda’da çalışmış. Bu ülkelerde bazen verem, bazen AIDS’in bitirilmesinde önemli başarılar elde etmiş. Amerika’ya döndükten sonra görmüş ki, ne su yokluğu, ne kavurucu sıcaklar, ne ülkeyi saran bulaşıcı hastalıklar var. Ama şiddet gibi büyük bir problem yaşanıyor. Gençler birbirlerini vuruyor, çete kavgaları var, insanlar silahlı. Düşünülen hiçbir çözüm yolu yarar sağlamamış. On yıllardır epidemiyolojide edindiği bilgileri bu kez ülkedeki şiddeti azaltmak için kullanmak istiyor Dr. Slutkin.

Slutkin, şiddetin dağılım haritalarını incelediğinde bunun grip ve zatürre gibi salgın hastalıklarla çok benzer şekilde yayıldığını, şiddetin aynen salgın hastalıklar
gibi belli bölgelerde kümeleştiğini fark ediyor. Uganda’da AIDS’in gidişatını tersine çevirme gibi büyük başarıyla sonuçlanan yöntemlerini bu kez şiddeti azaltmak için uygulamaya koyuyor.

Şiddeti Bulaşıcı Hastalık Gibi Düşünmek
Slutkin’in bulaşıcı hastalık modelindeki temel düşünce şu: bir kişide hastalık varsa, bu ona başka birinden bulaşmıştır. Verem olan birini bulduysanız, bunu ona bulaştıran başka bir veremli vardır. Yani bu hastalık ona başkasından geçmiştir. İlk vakaları yakalamak, modeldeki birinci aşama. İkinci aşama, bulaşmanın önüne geçmek. Bunun için hastalığın başka kimlere geçtiğini saptamak lazım. Üçüncü aşama ise, grubun normlarını değiştirmek. Bulaşıcı hastalıklarda grubun olağan koşullarını değiştirmek, aşılayarak bağışıklığı arttırmak  şeklinde oluyor. Sıtmada bataklığı kurutmak, kolerada temiz su kaynaklarını arttırmak, hijyen alışkanlığını yerleştirmek bunun örnekleri. Konu şiddet olduğunda ise üçüncü aşama, toplumun kaba kuvvete dair normlarını değiştirmek. Bunu yapmanın değişik yolları var. Şiddetin yaygın görüldüğü grupta, “şiddet engelleyici ” kişilerin olması gerekiyor. Bunların, o grubun içinden kişiler olması önemli.

Çünkü o gruptaki kişilerden itibar görecek güvenilir bulunacak ve grupla irtibat kurabilecek kişiler ancak gruba ait olanlar. Bu “şiddet engelleyiciler” e ikna, sakinleştirme, olayı farklı şekilde düşünme eğitimleri veriliyor. Bu kişiler, aynı kolera ile savaştaki hijyen hatırlatıcıları gibi çalışıyorlar.

Dr. Slutkin, bu yöntemi Amerika’nın birçok yerinde kullanmış ve buralarda öldürme ve yaralama gibi şiddet olaylarında %45 ila %67 arasında düşüş sağlanmış. Şiddetin azaldığı bölgeler daha yaşanabilir ve huzurlu yerler olmuş, bu değişimi hisseden toplum şiddeti engelleme kampanyasına daha fazla destek vermeye başlamış. Bu da toplum normlarını yavaş yavaş değiştirmiş.

Slutkin’in gösterdiği önemli konulardan biri şu: yoksulluk değişmese bile veremi, kolerayı, AIDS’i azaltmak mümkün. Şiddeti de öyle. Şiddet insanın doğasında bulunsa da, kontrol edilebilecek, engellenebilecek bir şey.

Şiddetin yanlış olduğunu grup içinden insanlar da söylemeli.

Psikolojik bakışla ilk kaynağından şiddetin nasıl yayıldığını çok şekilde açıklamak mümkün. Şiddet öfkeden kaynaklanabilir, şiddet kendini koruma motivasyonu ile gösterilebilir, şiddet görerek öğrenilebilir, şiddet gören kişinin kendini kontrol etme becerisi gerektiği gibi gelişmeyebilir, şiddet gören kişinin tepkiselliği artabilir, tepkisellik kalıtımla geçebilir, tepkiselliği kontrol etmeme eğilimi çevreden öğrenilebilir, şiddet çeşitli yollarla artabilir, yayılabilir.

Nasıl sıtmayı engellemek için, sıtmanın sebeplerini yayılma mekanizmalarını bilmek ve bunlarla mücadele etmek gerekiyorsa, şiddeti engellemek için de sebeplerini, yayılma mekanizmalarını bilmek gerekir. Psikoloji bilimi bunları ortaya çıkartmış durumda; bu disiplinde en fazla bilimsel makale sanıyorum saldırganlık üzerine. Şiddetin sebeplerini, nasıl arttığını, yayıldığını biliyoruz. Slutkin’in vurguladığı kritik noktalardan biri, gerekli bilgiye sahip olsak da, bu bilgileri “dışarıdan” birinin uygulamaya çalışması gerekli etkiyi yaratmıyor, iyi sonuç vermiyor. Sıtma, verem,  kolera ile savaşırken ne yapılması gerektiğini  adınız gibi bilseniz de, bu doğruların uygulanabilmesi için o gruptan birinin bunların doğru olduğunu söylemesi lazım. Dışarıdan olana duyulan güven az, sözü dinlenmiyor, söyledikleri uygulanmıyor; o zaman sıtmayı,veremi,  kolerayı bitiremiyorsunuz. Şiddet için de öyle. Şiddetin yanlış olduğunu, herkese zarar verdiğini söyleyecek grup içinden insanlara ihtiyaç var.

Hiçbir şey dememenin anlamı

Bir konuda hiçbir şey dememenin anlamı, bir yanıyla olan duruma onay vermektir. Doktora gittiniz kanser kontrolüne, hiçbir şey demedi. Bu bir sorun olmadığı anlamına gelir, içiniz rahatlar. Çocuğunuz
u psikoloğa götürdünüz, hiçbir şey demedi. Bu, her şeyin yolunda oldu anlamında bir işarettir. Hiçbir şey dememek mevcut durumu onaylamaktır.

Grubun içinde herkes şiddet kullanmıyorsa da, kullananlara ses çıkartmamak bunu onaylamak anlamına gelir. Sınıfta etrafa saldıran, kırıp döken bir öğrenciye kimse tepki göstermezse, aynı davranışı ertesi gün başka öğrencilerde görmeye başlarsınız. Sonra bu belli belirsiz yayılır, bir bakarsınız saldırgan davranışlar okulun normu olmuş. Sonraki aşama sıtma ile AIDS ile mücadele gibi çok daha zorludur. Şiddetin yaygınlaşmadan önünün alınması çok önemli. İlk kaynağı ne olursa olsun, şiddetin yanlış ve çok sakıncalı olduğunu iyi bilmek ve mutlaka anlatmak gerekir. Etkili olması için bunu özellikle şiddeti çokça kullanan gruplardaki sözü dinlenir kişilerin yapması şart.

Ülkemizde son zamanlarda şiddet kullanımı belirgin şekilde artmaya başladı. Hem sıklığı, hem yaygınlığı. Şiddet eğer bir mikrobik hastalık gibi yayılıyorsa, bu salgının önünü vakitlice almak lazım. Psikologlar, hekimler bilgimizi arttırmak için çalışabilir ve bu bilgilerin toplumun  esenliği için nasıl kullanılacağı konusunda önerilerde bulunabilir. Ama bilginin uygulanması konusunda toplumdaki etkin kişiler gerekli rolleri üstlenmezlerse bilim insanlarının yapabilecekleri çok sınırlıdır.

O zaman bir çağrı yapmamız gerekiyor. Toplumda şiddetin artmaması, yayılmaması için gidişatın tersine dönmesi, şiddetin azalması için bu bela bir salgın gibi her yerimizi sarmadan, etrafımızı kuşatmadan gerekli önlemleri şimdiden almalıyız. Kendisini bu yazıda anlatıldığı gibi “şiddet engelleyici “olarak düşünebilen bir bireyin katkısına ihtiyaç var.

Bilge Yağmurlu

Yeni Umutlar

Uzun zamandır başucu şairlerimi ve yazarlarımı terk etmiştim. Dün akşam Deli kitabının yazarı Halil Cibran, her derde deva bir hekim olarak rüyama girdi. Meğerse ben ağlıyormuşum, usulca gözyaşlarımı sildi ve başladı en güzel hikâyelerini anlatmaya: 

“Eskiden bir narın ortasında yaşadığım sırada tanelerden birisinin şöyle dediğini işittim, bir gün bir ağaç olacağım ve rüzgâr dallarımın arasında şarkı söyleyecek ve güneş yapraklarımın üstünde dans edecek ve bütün mevsimler boyunca güçlü ve güzel olacağım. 

Sonra bir başkası konuşup dedi ki, ‘Ben de senin kadar genç olduğum zamanlar böyle hayaller kurardım; ama artık her şeyi ölçüp tartabiliyorum ve bütün umutlarımın boş olduklarını anladım.’ 

Ve üçüncü tane konuştu, ‘Bize böyle güzel bir gelecek vaat eden hiçbir işaret göremiyorum.’ 

Ve bir dördüncüsü, ‘Fakat böyle güzel bir gelecek yoksa hayatımız ne kötü olur!’ 

Bir beşincisi, ‘Ne olduğumuzu bilmezken niçin ne olacağız diye çekişiyorsunuz?’ 

Fakat altıncısı cevapladı, ‘Ne isek o olmaya devam edeceğiz.’ 

Ve yedincisi dedi ki, ‘Her şeyin ne olacağını biliyorum ama bunu sözcüklere dökemiyorum.’ 

Sonra sekizincisi konuştu ve dokuzuncu ve onuncusu ve sonra daha birçokları sonra hepsi birden konuşmaya başladılar ve bir sürü ses arasında hiçbir şey anlayamaz hale geldim. 

Ve tam o gün çekirdekleri az ve hemen hemen sessiz olan bir ayvanın içine taşındım.” 

Bu hikâyeyi beğenmediğimi söyleyince Cibran biraz bozulur gibi oldu. “Sen ki” dedi bana, “Acılar yüreğini kuşattığında, oturur ağlarsın, benim sessizliği seçmem suç mu?” Verilecek yanıtım yoktu, kendi kendime gülmeye başladım, “Senin bu yaptığına bizim lisanda ayvayı yemek denir” dedim. Alınmadı, devam etti ve ben “Senin kaç benliğin var” diye sordum Cibran’a, biraz düşündü, “Saymakla bitmez” dedi. “Gezdiğim, gördüğüm yerlerde, yüzlerce, binlerce insan vardı, beni etkileyen, bana benliğinin bir parçasını cömertçe ikram eden. Ama en çok, elinde küçük bir elmas parçası tutan, tuhaf bir kadına borçluyum bilgeliğimi ve sonsuz deliliğimi. Kadının akıl almaz bir işi vardı, elindeki elmasla gökyüzüne sürekli çentik atıyordu. Nedenini sorduğumda, ‘zamansız, haksız ölümler için bu çentikler’ dedi. ‘Gökyüzü sırları ve acıları unutmaz, sevinçleri de ama benim gücüm bu kadar, sevinçleri başkalarına bıraktım.’” 

“Cibran” dedim, “iyi ki, bir rüyadayım, neredeyse bütün anlattıklarına inanacağım.” 

“Canın bilir” dedi ve yeniden anlatmaya başladı, bu kez anlattıkları şiir tonundaydı: 

“Yenilgi, yenilgim, yalnızlığım ve kimsesizliğim. 
Binlerce yengiden de bana değerli olan sen! 

Dünyadaki tüm parlak başarılardan sensin yüreğime yakın olanı! 

Yenilgi, yenilgim, başkaldırım ve de benim kendimle tanışmam. 

Sayendedir ki, hâlâ ben ayağı yere basan  biri olduğumun bilincindeyim; ve sende, yalnızlığımı buldum ve de herkesten uzak, ve de gururlu olmayı. 

Yenilgi, yenilgim, benim parlak kılıcım ve de kalkanım. 

Gözlerinde okudum tahtı arayanın kendi kendisinin kuluna dönüştüğünü. 

Ve, bir kimsenin derinliklerindeki esasını anlayabilmemiz için onun gücünü söndürmemiz gerektiğini. 

Ve ancak böylesine olgunlaştıktan sonradır ki, bir meyvenin tadına varılabildiğini. 

Yenilgi, yenilgim, benim sözünü sakınmaz yol arkadaşım şarkımı, bağrışmalarımı, sessizliklerimi hep duyacaksın. 

Ve senden başka hiç kimse bana söz etmeyecek kanat çırpınmalarından ve deniz kabarmalarından ve de geceleri yanan dağlardan. 

Ve sen, tek başına ruhumun sarp ve kayalık yollarından tırmanacaksın. 

Yenilgi, yenilgim, benim ölmez cesaretim sen ve ben fırtınada birlikte güleceğiz; ve biz ikimiz, derin mezarlar kazacağız içimizde ölmekte olanlara; ve tutunacağız, tüm gücümüzle, güneşin karşısında; ve de tehlikeli olacağız.” 

Yenilgiye böylesine övgü gönderildiğine ilk kez tanık oluyordum. Cibran’a “Biraz abartmıyor musun” dedim, “yenilgi adı üstünde yenilgidir. Hani neredeyse tokat atsınlar diye, yüzünün öteki tarafını çevireceksin.” 

“İşte, benim sorunum bu” dedi. “Ben ruhumda yepyeni ırmaklar yaratan yenilgilerden söz ediyorum. Beni yeni umutlar için yollara düşmeye çağıran yenilgiden söz ediyorum.” 

Işıl Özgentürk

Pandoranın Kutusu

Antik döneme ait bir efsanedir. Prometheus, Olympos’tan ateşi çalar. O zamana kadar ateş insanlar tarafından bilinmiyordu. Ateşi çalar ve insanlara verir. Bunu öğrenen Zeus çok sinirlenir ve Prometheus’u, hiç kimsenin yaşamadığı kafkasya’daki dağların tepesine zincirler. 

Bir kartal gelir ve her gün taşların üzerinde yatan Prometheus’un karaciğerinden bir parça yer. Prometheus ölmez. Karaciğeri kendisini yeniler. Ertesi gün kartal tekrar gelir ve karaciğerinden bir parça daha  yer. Çilesi bitmez zavallı Prometheus’un. Ateşi çalmıştır, ateş bir metafordur insanlara akıl ve buna bağlı güven vermiştir. Eh bu da Zeus’u çok kızdırmıştır. 

Prometheus, Herkül tarafından kurtarılır. Ancak, Zeus ayağındaki zincirin çıkmasını engeller. Böylece Prometheus’un cezası devam eder. 

Bütün bu işkenceye rağmen Zeus insanlara hala çok kızgındır. Daha büyük cezalar vermek ister ve oğlu Hepaistos’u çağırır, balçık çamurdan bir kadın şekillendirmesini emreder. Yani Pandora’yı. Bütün Olympos sakinleri hediyeler verir Pandora’ya. Zeus’un armağanı ise bir kutudur. Pandora’ya bu kutuyu açmamasını söyler. Eğer kutu açılırsa çok kötü şeyler olacağını söyler. 

Onu insanların arasına gönderir. Prometheus’un ikiz kardeşi Epimetheus’un kapısını çalar güzeller güzeli Pandora. 

Pandora o kadar güzeldir ki, Epimetheus ona aşık olur ve hemen evlenirler. Mutlu bir hayat sürerler. Kutu hep evlerinin baş köşesinde ve kilitli olarak durmaktadır. 

Pandora, kutunun içindekileri merak etmektedir. Yasak olması bu merakını iyice arttırmaktadır. Sonunda merakına yenik düşer ve kutuyu açar. 

PANDORANIN KUTUSU AÇILINCA

İçinden, Hastalık, keder, ıstırap,yalan, riya, şiddet, nefret gibi insanları mutsuz edecek bütün kötülükler ortaya saçılır. Pandora büyük bir pişmanlık duyar ve kutuyu hızla kapatır. 

Kutunun içinde tek bir kötülük kalır: UMUT. 

Umut kötülük müdür? Böyle düşünen filozoflar var. Biri Nietzche. 

Nietzche:  “umut en son kötülüktür, çünkü işkenceyi uzatır” der. Onun görüşleri de Stoacılar adında bir felsefe okuluna kadar dayanır. 

Aslında yaratılmış her şeyde tanrının suretini gören, insana tanrının iradesinden bir kısmının bağışlandığını ve seçme özgürlüğü sebebiyle diğer yaratılmışlardan üstün olduğu gibi panteik bir inanç sistemi geliştiren bu filozoflara tarikat demek daha doğru olur ama biz felsefe okulu diyelim.  

STOACILAR

Stoa, saçak demek. Pazar yerlerinde dükkanları korumak için antik dönemde saçakların örttüğü koridorlar vardı. Filozoflarda bu saçaklarda yürüyüp gençlere felsefe dersleri verilirdi. Antik dönemde bu okulun kurucusu Kıbrıslı Zenon’dur. Aslında bir tüccar olan Zenon okuduğu bir kitaptan etkilenerek, işi gücü serveti bırakıp kendini felsefeye vermiştir. Yetmiş yaşına kadar güzel bir yaşam sürmüş önerdiği yol ise bir çeşit okula dönüşmüştür. Bu okulun en ünlüleri, Denizli’li (Hieropolis) Epiktetos, Roma’yı yakan imparator Neron’un öğretmeni Devlet Adamı Seneca ve Gladyatör filminden hatırlayacağımız, Roma’nın beş büyük imparatorunun sonuncusu bilge kral Marcus Aureulius’tur. 

Stoacılar’da “Umut bir afyondur” derler. Bu felsefeye göre hayatın amacı erdemli olmaktır. Mutluluğun tek bir yolu vardır: o da hiç kimseden,  hiç bir şey beklememek… 

ERDEM

Stoacılar ahlakın ilk yarısını akıl ile, ikinci yarısını da erdemlerle açıklıyorlar. En önemli erdemler: 

Bilgelik

Yiğitlik

Adalet 

Dürüstlük

Ölçülü olmak’tır. 

Hayat adil olmayan, acımasız bir yerdir. Erdemli bir insan büyük bir felakete bile gülerek bakabilmelidir. Tüm felaketlerle yiğitçe savaşmalıdır. 

İnsanın en büyük korkularından biri olan ölüme savaş açmazlar. Stoacı’lar: ölümden korkmazlar. Aksine ölümü seçebilmeyi ve vaktinde ölebilmeyi erdem sayarlar. 

KADERİMİZSE ÇEKERİZ

Denizli’de bir köle olarak doğan, Epiktetos, daha sonra Bulgaristan’da bir okul açmıştır. Onun güzel bir sözü var: “Mutluluk ve özgürlük tek bir prensibi net olarak anlamakla başlar: bazı şeyler sizin kontrolünüzdedir, bazıları da değildir”. 

Kaderci bir bakış açısı diyebilirsiniz. Bir anlamda öyle ama kontrolünüz dışında olan şeyleri ayırt edip kabul etmekten bahsediyor. Tamamen teslim olmaktan değil. 

BASİT YAŞAM

Bu okulda, basit bir yaşam tercih edilmiştir. Basit yiyecekler, basit kıyafetler. Daha sonra yokluğu hissedilmesin diye lüksü baştan hayatlarından çıkarmışlar. 

İsa’dan 3 asır önce yaşamış Zenon, İsa gibi basit bir yaşam sürmüştü. İsa ile aynı çağda yaşayan Seneca ise, İspanyol bir şövalyenin oğluydu, iyi bir hatipti, avukatlık ve senatörlük yapmış, İmparator Neron’un hem hocası hem de baş yardımcısı olmuştu. Roma’nın en ihtişamlı dönemlerinden birinde imparator olan Marcus Aurelius  gibi Seneca da sade bir yaşamı seçmişti. 

Özünde kölelere, ezilmişlere daha uygun bir felsefe olmasına rağmen, mutluluğun ve huzurun sade bir yaşamda olduğunu bulmuşlar demekki. 

Zaten bu yüzden köleliğe de karşı çıkmışlardır. 

Evreni yöneten bir iradenin olduğuna ve bu iradenin bir kısmının insana geçtiğine (Külli irade, cüz-i irade), bu yüzden insanların eşit olduğuna inanıyorlar. 

Özetlersek, bu okul, basit yaşamayı, erdemli olmayı, zorluklar karşısında yiğitçe savaşmayı ve dayanıklı olmayı öğretiyor. Diğer taraftan ise hiç kimseden hiçbir şey beklememeyi. Umut bir afyondur diye düşünüyor. 

UMUT KÖTÜ BİR ŞEY Mİ? 

Bu sizin bakış açınıza bağlı. Pandora efsanesinin bir başka versiyonu da var. 

Zeus’un Pandora’ya hediye ettiği kutunun içinde sadece iyilikler vardı. 

Pandora merakına yenik düşüp kutuyu açtığında, bütün iyilikler Olympos’a geri döndü. Geriye ise yine sadece umut kaldı. 

Böylece bütün iyi şeyleri kaybetmiş oldu. 

Ancak elinde dünyadaki tüm zorlukları ve kötülüklerle başa çıkmasını sağlayacak bir tek iyilik kalmıştı: UMUT. 

ŞAMPİYON

Hepimiz hayatımızda en az bir yarış kazandık. Spermin o uzun koşusunu. Yüz milyon sperm arasından birinci olduk ve dünyaya geldik. 

Kimine göre hayat bir armağandır. Kimine göre ise bir ceza. Siz nasıl görürseniz öyledir. Tıpkı en büyük korkumuz, ölüm gibi. Kimi durumda bir armağan kimi durumda ise bir cezadır ölüm. 

Doğum ve ölüm birer kapıdır. Yaşam bu iki kapı arasındaki yolculuk. Hepimiz bir şampiyonlukla başlarız yaşama, 

“Bütün şampiyonlar, bir sonraki yarışta kaybedebilirler. Bir kişiyi şampiyon yapan, bir gün kaybedeceğini bilmesine rağmen yarışa devam edebilmesidir!” 

Umut, beklentiyi ve acıyı arttırır belki, ama yaşam bütün zorluklarına rağmen mücadeleyi hak eder. 

Bir gün tökezleyip düşersen yada yenilirsen yarışta, 

Tekrar kalk ayağa 

Tekrar yarış. 

Yolda karşına çıkıp seni düşüren taşlar kontrol edemeyeceğin şeylerdi belki ama. Tekrar kalkmak ve tekrar yarışmak senin elinde. 

Hadi Şampiyon. 

Sıra sende. 

Asla umudunu kaybetme!

 Prof. Dr. Gökhan Akbulut 

19 Mayıs 2020 

Bu Yazı izmirgazetesi’nde 21 Mayıs 2020 tarihinde yayınlanmıştır

https://www.izmirgazetesi.com.tr/pandoranin-kutusu-makale,239.html

Virüs değil iyilik bulaştır!

Kalplerin şifası sevgi ile buluşmaktır.

Osman Hamdi bey

Dün akşam dehşet bir yağmur vardı. Kelimenin tam anlamıyla sırılsıklam ıslandım. Aslına bakarsanız, yağmur saatine bakmıştım hava durumundan, tam o saatte yola çıktım. Motosiklet kaskının camını biraz araladım giderken. Yağmur görüş açısını bozar, üstüne bir de sıcak nefesinizin buğusu eklenince tamamen kör olursunuz.

Yağmurda motosiklet kullanmak bu açıdan yarı kör yarı sağır yapar insanı. İki kat tehlikelidir. Arabaları kullananlar da aynı durumdadır bu da tehlikeyi bir kat daha arttırır.

Yol çok kalabalık değildi ama gene de o tehlikeyi her zaman hissederim içimde. İlk uzun motosiklet turumdan dönerken hissetmiştim bu duyguyu. Yaşam ile ölüm arasında bir çizgide gittiğimi. Her an kayıp düşebileceğimi. Bir o kadar dikkatli olmam gerektiğini ve tehlikenin verdiği hazzı.

Istanbul 2. Köprüsünden Anadolu tarafından giriyordum. Üzerim Istanbul çamuru denen, aslında yağ ve çamur karışımı ile kaplanmıştı. Bir haftalık, Trakya’yı ve sonra da Sakarya’yı içine alan bir motosiklet turuydu. Bundan tam 27 yıl önce çıkmışım. O zaman 20 yaşında olan motosikletim bir kez bozulmuş ama beni yolda bırakmamıştı. Acemiydim, ama Rafet ustanın gözetiminde Levent Sanayisinde tam 2 aydır neredeyse her gün talim yapmıştım. Sonunda sevgili dostum Rafet Usta artık trafiğe çıkabilirsin demiş ve kendi motorumun anahtarlarını vermişti. Ben de ilk uzun motorsiklet turumu planlamış ve hemen yola koyulmuştum.

***

Epey bir maceranın sonunda işte İstanbul’a yağmurlu bir günde giriyordum. Tuzla’dan itibaren trafik ve yağmur başlamıştı. E-5 ya da TEM karayolunda motosiklet kullanmak köpek balıkları ile dolu bir havuzda yüzmek gibidir. Her an bir köpek balığının kolunuzu bacağınızı kapacağı hissine kapılırsınız.

Sonunda köprünün ayakları görünmüştü. Dünyanın en muhteşem kolyesi, boğaz göründü ardından. Boşuna bu şehre dünyanın başkenti demiyorlar. Neo-Roma. Her hali ayrı güzel. Sert bir rüzgar esiyor karadeniz tarafından ve motoru yatırıyor. Ama o haliyle bile gözümü alamıyorum boğazı izlemekten. Sonra Levent üzerinden Şişli, Otopark ve her tarafı dökülmekte olan evimdeyim. Bomonti’de bir çatı katı. Eski ayna ve eski musluklar, belki 30 yaşında her şey. Ama ben seviyorum evimi. Kenarları kahverengileşmiş aynada kendime bakıyorum.

Yüzümde egzoz dumanı ve İstanbul çamuru sebebiyle neredeyse beyaz yer kalmamış. Siyah is ve çamurun arasından gözlerimi görüyorum. Pırıl pırıl. Mutlu ve aydınlık.

Ölümle yaşam arasında çizgide bulunmanın verdiği heyecan. Bağımlısı olduğum adrenalin bütün damarlarımda. Yağmurdan sırılsıklam olmuş yorgun bedenim, bir bu kadar daha tur yapacak güçte. Yenilenmişim.

Aynada tekrar bakıyorum kendime, “bugün son günüm olabilirdi” diye düşünüyorum. Aslında motosikletle yağmurlu bir trafik macerası olsa da olmasa da bir gün son günümüz olacak. Bunu bir kez daha anlıyorum. Hayatımı bu şekilde yaşamaya karar veriyorum, 24 yaşın heyecanıyla.

***

Her günü sanki son günümmüş gibi yaşıyorum. Biliyorum. Bir gün gerçek olacak. Aradan tam 27 yıl geçmiş. Bu hafta doğum günüm. Gerçekten ölümle defalarca burun buruna geldim. Bazen yaptığım iş sebebiyle, bazen macera ruhum sebebiyle. Yaşla birlikte sağlık sorunları da başlıyor elbette. Bu kaçınılmaz. Ama her günümü son günüm gibi yaşadım. Keşke yaşasaydım dediğim bir şey yok. Güzel bir yaşamdı. Zorlukları ve acılarıyla. Mutluluklar, başarılar, başarısızlıklar, zirve ve dip, zenginlik ve fakirlik. Çoğunu gördüm. Mevkinin oluşturduğu kalabalıkları ve mevkinizi kaybettiğinizde yaşadığınız boşluğu. İnsanların riyakarlığını ve gerçek dostların sadakat dolu sevgisini. Hepsi için minnettarım. Bu yüzden geride bıraktığım bir pişmanlığım yok, sadece gereğinden fazla değer verdiğimi düşündüğüm insanların yarattığı hayal kırıklığı hariç. Bunun için de minnettarım. İnsanoğluna olan saf inancımı kaybetmeme ve sonra buna rağmen geri kazanmama yardımcı oldular.

Ab-ı Hayat

… Yağmur küçük motosikleti ve bedenimi ıslatıyor. Yollar içinde küçük denizler var onlara giriyorum. Daha çok ıslanıyorum. Suyun temizleyemeyeceği hiç bir şey yoktur. Araplar, ab-ı hayat derler. Hayat suyu. Su yaşamın kaynağıdır. Bedenimizin çoğunluğu sudan ibarettir, bütün diğer organizmalar gibi.

Su önce kaskımdan boynuma oradan yağmurluğun içine doğru akıyor. Onun serin kayışı ile ruhum da yıkanıyor. Daha saf daha temiz hissediyorum kendimi.

İlk turumdaki korku ve heyecan gene var. Binlerce kilometrelik tecrübeye rağmen hep aynı tehlike duygusu, aynı korku, aynı heyecan ve aynı zevk. Bu hiç değişmedi. Bugün son günüm olabilir.

Otoparka ulaşıyorum. Motosikleti ayaklarının üstüne alıyorum. Üzerimde 24 yaşımın diriliği var aradan geçen 27 yıla rağmen. Telefonumu çıkartıyorum.

Şükran Ercan

Şükran Ercan’ın mesajını görüyorum. 2008 yılında Kocatepe Üniversitesi’nin sürekli eğitim merkezini birlikte kurmuştuk. Ben kurucu müdür olarak atanmıştım. Kader beni üç harika insanla bir araya getirdi. Ülkü Küçükkurt, Murad Tiryakioğlu ve Şükran Ercan. Üçü de birbirinden harika, hesapsız, çıkarsız insanlardı. Harika projeler yaptık. Geleneksel sanatlarla ilgili kurslar, sergiler..

Gezgin kitap Şükran Ercan’ın projesiydi. Bağış kitap topluyorduk. Bağışlayanlar okudukları kitap ile ilgili ne hissettiklerini kitabın herhangi bir yerine yazıyorlardı. Üstüne biz bir not ekliyorduk. Lütfen bu kitabı okuduktan sonra kalabalık bir yere bırakın, mümkünse duygularınızı yazın diye. Kitap gezmeye başlıyordu. Bazen Samsun’dan bir mektup alıyorduk, bazen Almanya’dan. Kitap bir yolculuğa çıkıyor ve yol boyunca okumayı seven dostlar ediniyordu. Şükran, her bir mektupta heyecanla haber veriyordu. “.. Kitabımız Samsun’da görülmüş ve okuyan kişi teşekkür ediyor. Okuduktan sonra kalabalık bir parkta bankın üzerine bırakmış..” Hepimiz heyecanlanıyorduk. Sanki çocuklarımızın başından geçen bir macerayı ve onların başarılarını gururla seyrediyor gibi.

İyilik Bulaşıcıdır

Şükran, “Hocam merhaba nasılsınız.? Yazılarınız harika yüreğinize sağlık ben hala enerjisel olarak sizinle çalıştığımıza inanıyorum, siz benim kalbi çok güzel müdürümsünüz her zaman… Bu yüzden evden size bir fikir vermek istiyorum bunu en güzel sizin kaleme alacağınıza inanıyorum.

VİRÜS DEĞiL İYİLİK BULAŞTIR başlıklı bir yazı yazar mısınız lütfen? Hepimizin birilerine iyilik bulaştırmamız o kadar kolay ki. Komşunun bir eksiğini tamamlamak, sokak canlarını (sokak hayvanlarını demek istiyor) doyurmak, maddi manevi gönüllere dokunmak ama bunu nazikçe yapmak, küstüğü biriyle barışmak, bir hal hatır sormak, özür dilemek, önce yakınlarından başlayarak iyiliği ve sevgiyi tüm insanlığa ve evrene yaymak bu liste böyle uzar gider..

Yeter ki isteyelim henüz vakit varken yapabiliriz.

Iyi insanlar iyi ki varlar.” diye yazmış…

Portakal Çiçeği

Yağmur toprağa sinmiş ne güzel kokuyor. Bahar bütün azametiyle patlıyor. Betona teslim olmuş yaşadığım şehre rağmen doğa ana beton yığınlarının arasından kendine çatlaklar bulmuş ve fışkırmış.

Taze çimen kokusu arasından çiçek kokuları da seçiliyor. Nisan, ah nisan!

Aslında Roma takvimi 1 Mart’ı yılbaşı kabul eder. Mart ayı ile başlar yeni yıl. Yani baharla.

Gençlik yıllarımın geçtiği Antalya’da, nisan ayı boyunca bir polen bulutu içinde yüzersiniz. Eskiden şehrin güneyi olan Işıklar, Zerdalilik tarafı portakal bahçeleri ile doluydu (betona teslim olmadan önce). Her gün tam 15.15 de bir meltem eser denizden. O meltem ile bütün şehir portakal ağaçlarından gelen polenlerle dolar.

Bir parfüm şişesinin içine düşmüş gibi olursunuz. Biraz sarhoş. Belki henüz tanışmadığınız sevgilinizi düşünürsünüz. Bir çeşit aşk sarhoşluğu. Çiçek tozları denize dökülür. Ve ben hep yazın dışındaki günlerde denize girmeyi severim.

Spor il müdürlüğünün açık havuzunda sadece yazın yaptığımız su topu antrenmanları yüzünden belki. Havuzun sıcaklığı 35 dereceyi bulurdu. Biraz soğumuş bir çorba gibi ve siz suyun içinde terlersiniz o sert antrenmanlar sırasında. Belki bu yüzden, belki akdenizi kışın daha çok sevdiğimden kış boyunca denize girmeyi adet edinmişimdir. Akdeniz en sıcak hali ekim gibidir en soğuk halide mart sonu nisan başı.

10 dereceye kadar düşer deniz. Her tarafında polenler. Portakal çiçeği dolu bir büyük mavi havuz. Polenler o kadar çoktur ki bazen kıyının rengi değişir.

O soğuk hali, Akdeniz’in en temiz halidir. Bu sebeple denizden çıkınca yıkanmazdım. Polen kokuları ile Akdeniz’i tenimde taşırdım. Soğuktan, tenimin üzeri yanardı. Sanki cildimden sağlık ve mutluluk fışkırıyor gibi. Biraz da delirtir bu duygu ve bu koku.

Su hayattır.

Virüs değil İyilik Bulaştıralım!

Şükran, 47. Kromozoma sahip biri.

47. Kromozom sevgi kromozomu.

Koşulsuz sevgi. Nefret yok. Kıskançlık yok.

Makam_ı safiye. Saflık ve temizlik makamı.

Belki bütün okyanusların ve bütün yağmurların ruhlarımızı yıkadığında oluşacak bir saflık.

Bir kamil insan olma hali.

Olgun insan.

Kapitalizmin, komplo teorilerinin insanları birbirinin rakibi ve düşmanı yaptığı kimsenin kimseye güvenmediği günümüzde, başkalarının iyiliğini düşünen insanlar var.

Mütevazi bir sessizlik ve ağırbaşlılıkla iyilik yapar bu insanlar. Herkesin vazgeçtiği ve umutlarını kaybettikleri anlarda birden ortaya çıkarlar.

Bir güneş gibi parlarlar.

Bu sabah Mim Kemal Öke‘nin bir röportajını dinledim. Kızı Nazlı’yı tanımlarken bunu söylüyor. Down Sendromlu Nazlı. Yani bir fazla kromozomu var. Bu kromozom için aşk kromozomu diyor, Makam-ı Safiye diyor onun makamına. Koşulsuz sevgi var, nefret yok, kıskançlık yok. Biz de eksik olan bir kromozom diyor bu 47. kromozoma. Önceleri kabul etmemiş kızını. Dışlamış. Kaçmış

Sonra Nazlı’yı tanımış. Ona bakarken, Yaralı Ceylanlar’ı kurmuş. Engellilere yardım eden bir kuruluş “Yaralı Ceylanlar”..

Sonra Nazlı onu yani Türkiye’nin en genç profesörünü eğitmiş, bütün çocukluğu acılar içinde Geçen diplomat, yazar, felsefeci, gazeteci Mim Kemal Öke’yi iyileştirmiş sevgisiyle.

İşte Şükran gibi 46 kromozoma sahip olsada bu duygulara sahip kişiler de var.

İyi ki varlar.

Toplumun gözünde enayi, geri zekalı yada saf görülmelerine rağmen onlar iyi olmaya devam edecekler.

Her zaman.

Peki siz bu saflığa yakın mısınız?

İnsanoğluna ait bütün inançlarınızı kaybetmenize rağmen iyilik yapmaya hazır mısınız?

Size kötülük yapanlara bile.

Yaralı ceylanların, yaralarına merhem sürecek misiniz? Hiç üstünüze vazife olmadığı halde.

Yaralı ceylanların aslında bizler olduğumuzu anlayabilecek misiniz?

İyileştirirken iyileştiğimizi…

Yağmur olmuş gözyaşlarınıza,

Okyanuslar kadar derin hayal kırıklıklarınıza rağmen,

Bu iyilik denizinde bir dalga yaratmaya hazır mısınız?

————————————————–

Prof. Dr. Gökhan Akbulut

http://www.gokhanakbulut.com

“Küçük bir iyilik bile büyük bir dalga oluşturabilir “. Hz. Mevlana

Ağzıma gelen acısu ile uyandım

Reflü hastalığı, mide ile yemek borusunda istirahat halinde kapalı olan bir kas halkanın gevşemesi sebebiyle oluşur. Midenin asit içeriği yemek borusuna orad-an bazen boğaza kadar gelir. Yakıcı etkisi sebebiyle ağıza gelen bir acı-su olarak tarif edilir.

Toplumda sık görülen bir hastalıktır. Genellikle beraberinde bir mide fıtığı vardır. Çoğunlukla doğuştan gelen bir gevşekliktir. Son dönemde alınan kilolar, çok tüketilen kafeinli içecekler, serotonin içeren çikolata, şikayetleri arttırır. Halk arasında “yat-geber ekmeği” denen yatmadan önce yemeklerde şikayetleri arttırabilir.

Ağzıma gelen acı su ile uyandım!

Genellikle sıkça tarif edilen belirtilerden biridir. Tatsız bir kabusla uyanmak gibidir. Zaman zaman gün içinde de bu tarz bir acı su hissedilebilir. Buna regürjitasyon diyoruz. Bir çeşit kusma hali ama öğürmeden. Yiyeceklerin ve mide asitli suyunun ağıza gelmesi.

Bunun dışında tam iman tahtasının alt ucunda (sternum) yada göğüs kafesinin altında midenin hemen üzerinde bir yanma ve ağrı olur. Bu ağrıya pirozis diyoruz: Reflü hastalığının artık yemek borusuna hasar vermekte olduğunu gösterir. Yemek borusunun alt ucunda iltihaplanma ve çeşitli derecelerde ülserler, so-nunda darlık ve Barrett mukozasına dönüşümlü bitebilir.

NASIL TEŞHİS KONUR?

Teşhis gastrointestinal endoskopik inceleme sonrası konur. Işıklı bir boru ile mideye kadar inilip bakılır. Mide kapağı sağlam mı? Yemek borusu ne durumda? Ayrıca incelemek amacıyla doku parçaları alınabilir. Bunu 24 saatlik yemek borusunun asit açısından monitorizasyonu (pHmetre) ve yemek borusu ve mide kapaklarının basınçlarının ölçüldüğü monometrik ölçümler izlemelidir. Özellikle belirtilerle ilişkilendirmek için hastanın da aktif katıldığı ölçümlerdir bunlar. Has-ta şikayetleri olduğu dönemi kaydeder ve bu asit ve basınç ölçümleri ile karşılaştırılır.

– Peki şimdi ne olacak? Ameliyat olmalı mıyım?

– Her reflü hastası ameliyat olmalı mı? Bu zor bir soru. Bir grup doktor diyor ki ömür boyu anti-reflü tedavisi kullanmak hem sıkıntılı hem maliyetli, bu yüzden ameliyat olmalı. Bir başka grup doktor da diyor ki ilaçla düzeliyor neden ameliyat edelim!.

Her iki grupta haklıdır. Ancak, bütün tedaviler kişisel özellikler içerir. Bunun için yukarıdaki tetkiklere ek olarak psikiyatrik muayene de eklenmelidir. Çünkü reflü semptomları sıklıkla duygusal bir sebep içerir. Özel bir kişilik yapısı ile birlikte olabilir. Bu kişiler ameliyat da olsa, ilaç tedavisi de alsa şikayetleri yaşadıkları duygusal streslerle artabilir yada devam edebilir.

Biz bu durumda bütün bu testleri yapıp, psikiyatrik muayeneyi de mutlaka ekledikten sonra bir konsey ile karar veriyoruz. Bütün hekimler toplanıp ameliyat kararını birlikte veriyoruz.

Çok az hastamız ameliyat ihtiyacı duyuyor.

Çoğunluğu, psikiyatrik tedavilerin de desteği ile anti reflü tedavisinden fayda görüyorlar.

– Reflü kansere neden olur mu?

– Bu biraz tartışmalı bir konu. Reflü hastalığı, Barrett mukozasına neden olabilir. Aslında bu vücudun bir savunma mekanizmasıdır. Hücreler aşırı uyarılara karşı form değiştirirler. Yemek borusunun alt ucundaki mukoza, asite daha dayanıklı olan mide mukozasına doğru form değiştirir. Böylece kendini korumaya çalışır. Ancak biliyoruz ki bu tür form değişiklikleri bir anlamda kanser öncüsüdür. Bir başka görüş ise bu hücre adacıklarının doğuştan varolduğu ve daha sonra büyüdüğü yönünde. Her iki durumda da yakından takip edilmesi gereken bir durum. Bunu ayrıca yazacağım.

– Reflü hastasına yaşam tarzı ile ilgili önerileriniz var mı?

– Elbette var. Öncelikle sigarayı bıraksınlar. Bakıyorum yüzler hemen asıldı. Sigara dumanı yukarıda bahsettiğim yemek borusunun alt ucundaki halkanın basıncını %50 oranında düşürmektedir. Dolayısıyla sigara içilen ortamda bulunmak dahil olmak üzere bu reflüyü arttırır. Fazla kilolarda batın üzerinde basıncı yükselterek mide asitinin yemek borusuna kaçmasına neden olur. Dolayısıyla fazla kilolardan kurtulmak gerekli. Koyu çay, kahve ve çikolata aynı halkanın basıncını düşürür, aşırıdan kaçınmalı. Tamamen kesin demiyorum. Tekrar yüzünüz asılmasın, aşırıdan kaçının.

Uyurken kullandığınız yastık yüksek olsa iyi olur. Bu reflüyü mekanik olarak azaltır, akşam yemeğini hafif ve erken yemek de iyi gelir. Boş mide ile yatmak sağlıklı bir uyku açısından gereklidir. Hem gereksiz yere kilo almanızı da engeller.

Son olarak, ne yaparsanız yapın keyifle yapın, stres reflünün önemli sebepleri arasındadır. Stressiz hayat olmaz ama yoğunlaştırmamak gerek. Her şey de olduğu gibi stres içinde aşırıdan kaçınmak gerekir.

Sağlıklı günler dilerim.

Prof. Dr. Gökhan Akbulut

http://www.gokhanakbulut.com

Bu yazı 25 Ocak 2020 tarihinde İzmir Gazetesi’nde yayınlanmıştır

https://www.izmirgazetesi.com.tr/agzima-gelen-bir-aci-su-ile-uyandim-makale,159.html

Mutlu Beyin

Bu yazımda, bir kitaptan bahsedeceğim. Keyifle okuduğum hatta bir kaç kez geri dönerek bazı bölümleri tekrar tekrar okuduğum bir kitap. Loretta Graizano Breuning tarafından yazılmış.

Doğa ana, bize yapmamızı istediği sıkıcı ve yorucu işler için bazı ödüller vermiş. Hayatta kalmak içinde bazı uyarıcılar. Bizim hayatımızı yöneten en önemli motorlar bunlar. Çok etkili itici güçler…

Savaş ya da Kaç!

Bundan binlerce yıl önce atalarımız Aslan’la karşılaştı. Kendisinden daha güçlü ve hızlı bu yırtıcıya karşı kaçması gerektiğinin bilincine vardı. Hani konuşurken “Yüreğim ağzıma geldi” deriz ya! İşte o zamanlardan kalan bir duygu bu. Kalbimiz hızla çarpmaya başlar, daha sık nefes alırız. Kaslarımız gerilir. Aslında bu vücudumuzu muhtemel büyük bir savaşa hazırlar ya da tabanları hızla yağlayıp en yakındaki ağaca tırmanmamızı sağlar. Elbette bu alarm sayesinde hayatta kalan atalarımızın genleri bize kadar aktarıldı, kaçamayanlar aslanlar tarafından elendi.

Ama günümüzde, patrondan azar işittiğimizde, trafikte biri direksiyonunu önümüze kırdığında neredeyse ona çarpacak duruma geldiğimizde benzer bir alarm mekanizması çalışıyor. Fakat gerçekte aslanlar kadar büyük bir risk değil bu.

Buna hayat pahalılığı, kalabalık, gürültü, rekabet gibi faktörler girdiğinde yüreğimiz ağzımıza gelmese de bizi sürekli kaygılandıran bir başka hormonal mekanizma çalışıyor. Ama hiçbiri hayati bir risk taşımıyor. Aslanlarla karşılaşmıyoruz. Ama vücudumuz aslanlarla karşılaşacağını sanıyor. Kaygılarımız atalarımızı hayatta tuttu ama bizi derin bir mutsuzluğa doğru itiyor.

***

Acılardan yumaklar ördüm kendime

Kendimizin ve çevremizdeki insanların kaygılı olmaya daha eğilimli olduğunu farketmişizdir. Rahat olan atalarımız yukarıda anlattığım meka-nizma ile elimine oldular. Aslanlar ve hayatı tehdit eden diğer durumlar günlük hayatlarının içindeydi. Ama yerleşik düzen ve kentleşme ile bu hayati riskler ortadan kalktı ve gündelik hayatın sıradan stres faktörleri başka bir şekilde hayatımıza girdi. Ancak alarm mekanizması devam ediyor ve bu bizi kaygılı bireyler yaptı.

İyi bir habere inanmak konusunda her zaman kuşkulu ama kötü bir habere ya da felaket haberine karşı ise daha ilgiliyiz. Yalan olduğunu bile bile hemen inanırız. Çünkü bu olasılıkları tahmin etmek atalarımızı hayatta tutmuştu. Dedikoduların hep kötüsüne inanmaya eğilimliyizdir. Dilin gelişimi bile dedikodu sebebiyle oluştu diye bir teori var. Topluluğun içinde olan bitenleri öğrenmek için. Kim liderliğe oynuyor, ne zaman kavga kopacak, kimin yanında yer almalıyım ve hayatta kalmalıyım, aşağı ırmak yatağında aslanlar varmış, Mahmut’u ve Halime’yi onlar yemiş…

İlginç olan kısmı ise, acılardan ve kaygılardan garip bir şekilde haz duyduğumuzdur. Bir çeşit bağımlılık gibi, acı zevk verir ve daha fazla zevk alabilmek için acı ve kaygıları derinleştiririz. Kendimizi bir girdabın içine sokar ve en dibe inene kadar bu girdabı körükleriz. En dipte olmanın verdiği hüzün ve tatlı bir keyif vardır. İşte bunun kimyasal bir mekanizması da var. Bunu anlatarak başlıyor kitap.

Haz Merkezi

Beynimizin yan tarafında bir zeytin çekirdeği büyüklüğünde bulunan haz merkezi ise, mutluluğa doğru koşmamızı sağlayan dört önemli kimyasal maddenin salgılanmasından sorumlu. Bu kimyasal maddelere karşı beyin kolayca bağımlı hale gelebiliyor. Yani mutluluk bir bağımlılık türü olabilir. Tıpkı kaygı ve acı gibi. Garip bir şekilde acının haz verdiğini ve daha çok acıyı deneyimlemeye çalıştığımızı anlatmıştım. Beyin bu haz duygusuna karşı bağımlı oluyor.

Yani mutluluk bağımlılık yapan bir durum. Yazar, mutluluk yolunda atacağımız adımların, yaklaşımların başta sıkıcı gelse de 45 gün düzenli olarak tekrarlandığında sağlam bir yola dönüştüğünü anlatıyor. Yani mutluluk öğrenilebilir ve kalıcı hale getirilebilir.

Uyuşturucu ve kumar

Üremek, sosyal olarak kabul görmek gibi duygular, doğa anamız tarafından ödüllendirilmiş. Bu sayede bir toplum içinde yaşıyor, o toplumun daha iyi olması için kurallara uyuyor, hatta o toplumlara liderlik etmek için mücadele ediyoruz. Üremek gibi aslında sıkıcı bir işi ve sonunda yıllarca bize bağımlı olan insan yavrularını yetiştirmek gibi zahmetli bir işi üstleniyor ve bundan da büyük bir haz duyuyoruz. Bu haz duygusu olmasaydı kimse bu işlerle uğraşmazdı inanın. Ama bizi mutlu eden kimyasallar sayesinde bu duygulara bağımlı oluyoruz. Aynı kimyasallar uyuşturucu kullanıldığında, kumar oynandığında da salgılanıyor. Bazı kişilik yapılarında (belki de bu kişilik yapılarının oluşması sırasında salgılanan kimyasallar ile şekillenmiş olan nöronlar ve genetik yatkınlık yüzünden) bu gibi zararlı alışkanlıklara eğilimli oluyor. Kaygılı olmak gibi bu da atalarımızdan kalan kötü miraslardan biri.

Bağımlılıkların en güzeli

İşin ilginç yanı beynimize bir filarmoni orkestrasının en muhteşem eserlerini çaldıran bizi mutlu eden bu kimyasallardan dördünün birden patlarcasına salgılanmasını sağlayan bir durum var: Aşk. Belki de bağımlılıkların en güzeli.

Sağlıkla kalın, aşkla kalın.

————-

Prof. Dr. Gökhan Akbulut, FEBS

Genel Cerrahi Uzmanı

Kanser Cerrahisi, Gastrointestinal Cerrahi

Bu yazı İzmir Gazetesi’nde 5 Şubat 2020 tarihinde yayınlanmıştır

https://www.izmirgazetesi.com.tr/mutlu-beyin-bir-kitap-incelemesi-makale,166.html

Sıfır

Sabah apartmandan aşağı iniyorum. Bahçe her zamanki gibi sakin. Yavaş yavaş motorsikletime doğru ilerliyorum. Dün yağmurun altında kalmıştı. Epey ıslanmış. Hava güneşli ama hala bir bahar serinliği var. 

Çantamı, scooter’ın önündeki boşluğa yerleştiriyorum. Her zamanki gibi örtünün altına bacaklarımı yerleştirip marşa basıyorum. 

Bu sabah deniz kıyısından gideyim. Yavaşça sahile uzuyorum.  

Bütün o devasa alışveriş merkezlerinin önünden geçiyorum. 

Hepsi bir taşa dönüşmüş, donmuş devler gibi sessiz ve sakinler. 

Yollar da öyle. 

Şehir benim gibi mecburen işe gitmek zorunda olan birkaç kişi dışında boş caddeleri ile bir hayalet şehir gibi. 

Bisikletle geçmeyi çok sevdiğim sahil yolu boşalmış. Neredeyse tek başıma gidiyorum. 

Sessizlik hakim. 

Her şey sıfırlanmış gibi. 

Hayat, virüs bulaşmış bir bilgisayar. 

Format atılmış durumda. 

Bütün programlar silinmiş.  

Yeniden yüklenecek. 

Aklıma bu sıfırı kim bulmuştu o takılıyor. 

Harezmi.  

Bugün Özbekistan’da bulunan Karizmi kentinde MS 780 yılında dünyaya gelmiş. Dünya haritası çiziyor. Bir grup matematikçi, dünyanın çevresini ve hacmini hesaplıyorlar. O zaman bu tür şeylere kafa yoran müslüman bilim adamları varmış demek ki. Aritmetik kitabı yazıyor, Logaritma, cebir gibi kavramları armağan ediyor. Batlamyus’un notlarını ve hintlilerin matematik bilgisini birleştirip bir kitap yazıyor. Onluk sayı sistemini, rakamların yazılışını (arap ve hint rakamları üzerinden) bu gün batılı matematikçiler ondan öğreniyorlar. Aynı zamanda dil bilimci. 

Ama onu yaratılmış bütün zekaların ilerisine götüren buluşu  “sıfır”dır. 

Olmayan bir şeyi tanımlamak. 

Hiç. 

Neyi düşünerek o noktaya geldiğini hep merak etmişimdir. 

Sonrada sıfırın bir başlangıç noktası olduğunu tanımlayanlar oldu ve negatif, pozitif iki yöne giden doğrusal sayılar bulundu. 

Ardından bunu üç boyuta taşıdı bilim adamları. 

Stefen Hawking gibi fizikçiler de, zamanı ekleyerek başka bir boyut kattılar. 

Tabi işe bu kadar felsefe kattı mı Harezmi bilemiyoruz. Eminim katmıştır bu kadar çok yönlü bir bilim adamı olarak. 

Antik dönemde bir tarikat var. Bizim tasavvuf felsefesine benzeyen bir felsefeleri var: 

Matematikçiler.

En ünlü tarikat liderleri, Pisagor. 

Hani şu dik üçgenlerle ilgili teorisi olan matematikçi. 

İşte o. 

Aynı zamanda bir tarikat lideri. Bu teoriyi hintlilerin zaten bildiği ve alan hesaplama, arazi işlerinde kullandıklarını ve pisagorun teoriyi onlardan çaldığı iddia edilse de, bunu tam olarak ispatlayamıyoruz. 

Ama hintlilierin Pisagordan önce bu tür hesaplamalar yaptığını biliyoruz. 

İnsan hem bir tarikat lideri olur hem de çaldığı teoriye kendi ismini ve üçgenin karşı kenarına karısının ismini verir mi? 

Biraz abartı ama işte insanların ağzı torba değilki büzesiniz. 

İnsan, her yerde insan. Her zaman diliminde. 

Bilimde bağnazlık olmaz mı? Hırsızlık? Hem de en alasından. 

İhtiraslı bir adam Pisagor. İnsanoğlunun en temel meziyetlerinden biri ihtiras. 

Pisagor’un irrasyonel sayıları bulan kendi tarikatından bir kişiyi suikast ile öldürdüğü, bunu kendi gemisinde bizzet kendisi denize atarak yaptığı söylenir. Ama söylenti işte. 

Belki tarikatın bütün doğrularını yerle bir ettiği için bu devrimci adama tahammül edememişti. Belki de kendisinden daha zeki olduğu için, Tam olarak bilmiyoruz. 

Zaten söylenti bunlar. 

İhtiras demiştik insanoğlunun en iyi ve en kötü meziyeti. Bir paradoks ama bu böyle.

İhtirasları, onu, bilimde ve uygarlıkta daha iyiye götürürken aynı zamanda bencil, karanlık ve kirli bir çukura da düşürüyor. 

Olağanüstü eserler verebilirken bir taraftan da hem etrafındakilere hem de kendisine zarar verecek hatta kendisini yok edecek bir ortama da neden olabiliyor. 

Yol boyunca kurduğumuz uygarlığı düşünüyorum. 

Bomboş caddeleri sakin sakin geçerken. İnsansız bir şehrin elbette sıkıcı olduğu bir gerçek ama, 

Sıfır noktasına geldiğimiz bu günlerde, 

Uygarlığımızın oluşturduğu çevre sorunları, 

Eşitsizlik, 

Adaletsizlik üzerine düşünmeliyiz. 

Bu sıfır noktasından 

Doğrusal olarak negatife doğru, 

Yani daha yağmacı

Karaborsacı

Acımasız

Otoriter

Açlık ve kaosun hakim olduğu bir distopyaya doğru da gidebiliriz (belki bir kaç salgın sonra)

yada

Yeni 

Daha temiz

Daha eşit 

Daha yavaş

Daha adil 

Daha güzel bir dünya için 

Hayaller kurabiliriz. 

Zaten evde herkesin boş zamanı var. 

Düşünmek için. 

Prof. Dr. Gökhan Akbulut

Bu yazı 3 Nisan 2020 tarahinde AAHD blog sayfası Mavi Köşe’de yayınlaşmıştır.

Skywalker’ın ışın kılıcı

George Lucas imzalı ilk Starwars izleyicisi ile 1977 karşılaştı. Büyük bir tarih meraklısı olan Lucas, ilk filmini düşük bir bütçeli, uzay sahnelerini de maketlerle oluşturdukları bir akvaryumda çekmişti. Kendince absürt bulduğu bu filmin en iyi ihtimalle yüz bin izleyicisinin olacağını düşünüyordu.  

Ancak film gösterime girdikten bir hafta sonra kelimenin tam anlamıyla patladı. Bir anda fan toplulukları oluştu. Karakterlerin oluşturduğu oyuncaklar milyonlarca satıldı.

LUKE SKYWALKER’IN HİKAYESİ

Lucas, aslında Luke Skywalker’ın hikayesini anlatmak istemişti. Bir kızılderili ismi gibi değil mi? Gökte-yürüyen.

Skywalker’in, Jedi (ceday diye okunuyor) şövalyesi olmak için yürüdüğü yolun hikayesi. Yaşadığı kararsızlık, korkular, vazgeçiş. Ardından şartların onu kahraman olmaya zorlaması. Kararlılıkla bu mücadeleye girişmesi için yaşadığı bazı felaketler. Sonunda kahraman olması. Ancak ilginç bir sonucu oldu filmin. İzleyiciler, Luke’dan çok Darth Vader karakterini merak ettiler. Bu gizemli kötü adam, geçenlerde sinema tarihinin en büyük kötüsü ilan edildi. Bunun üzerine Lucas, Darth Vader’ın hikayesini anlatmak için ikinci üçleme olan ama hikayenin başlangıcını anlatan Anakin Skywalker’ın hikayesini yani Darth Vader’ın hikayesini çekti.

Darth Vader

Darth Vader gerçek adıyla Anakin Skywalker’ı çocukluğundan itibaren izledik bu ilk ama daha sonra anlatılan ikinci üçlemede. Belki başta anlatsaydı çocukça bulunacak bu durum, büyük bir ilgi çekti ve gene milyonlarca insan sinemaya gittiler.

Darth Vader,  Luke Skywalker’a onun babası olduğunu söylediğinde hepimiz koltuğa çakılı kalmıştık. Bu kadar kötü bir karakter Luke Skywalker’ın babası nasıl olabilir? Acımasız bir kötü. Gerekli ise kendi oğlunu öldürmekten çekinmeyecek, kararlı bir komutan, bir Sith Lordu.

İyi ve Kötü

İyi ve kötü aslında insanoğlunun uydurduğu bir kavramdır. Doğada karşılığı yoktur. Ormanlar kralı aslan, yeni doğmuş ceylan yavrusunu yer. Çünkü avlaması daha kolaydır. Hatta bir hikaye vardır, bir ormanda bir grup insanı sıkıştıran aslanların lideri içlerinde bir insanın daha önce ayağındaki kıymığı çıkartarak onu kurtardığını hatırlar ve herkesi durdurur. Sonra ilk önce kendini kurtaran insanı yer. Hepimiz bir kahraman olarak Luke Skywalker’ı model alsakta özümüz Homer Simpson’dır.

Dolayısıyla insan, yaşamak için herseyi yapabilecek, iyi yada kötü her kılığa girebilecek bir niteliğe sahiptir. Yani hepimizin içinde kendi uydurduğumuz iyi ve kötü kavramlardan bolca var. Oluşturduğumuz çeşitli felsefeler hayatımızı yönetiyor sanıyoruz ancak bunları büyük topluluklar halinde birlikte yaşayabilmek için uydurduk. Bunda da başarılı olduk. Ama bazen böyle hayal kırıklıkları yaşıyoruz, Luke Skaywalker’ın gerçek babasını öğrenmesinde yaşadığı gibi.

Doğa

Doğa’da iyi ve kötü yoktur, hiç bir şey gereksiz yada zararlı değildir. Milyarlarca yıllık bir süreçte en verimli olan ve yaşamı önceleyen bir zincirin ürünüdür kurallar. Yaşayan bütün canlılar hayatta kalmanın en verimli yolunu bulmuşlardır. Verimsiz olan ortadan kalkar. İşte buna adaptasyon diyoruz.

 Bunu “insan için” verimli olan olarak değerlendirmeyin. Yazıkki dünyanın yöneticisi olan insanoğlu sadece kendisine hizmet eden hayvan ve bitki kölelerine yaşama şansı tanıyor. Tıpkı Darth Wader gibi bu konuda son derece acımasız ve kararlıdır. Ama siz öyle değilsiniz elbette. İsterseniz yarattığımız gıda endüstrisini inceleyin. Et ve süt endüstrisini. Birer memeli olan ineklere ve koyunlara yaptıklarımızı yada uçamayan kuşlar tavuklara.

Organizma

Doğadaki denge hali organizmalar için de geçerlidir. Organizma, evrenin ve dünyanın küçük bir modelidir. Mükemmeldir. Denge halindedir. Bu dengeyi bozan aksaklıkları kendi içinde çözer. Bir hücre grubu yoldan çıktığında ya onu çürüterek yok eder yada intihar etmesi emrini verir. Hücreler de kendi aralarında bu komutlara uyarlar, intihar etmeyi bile sesizce kabul ederler. Japon kültüründeki harakiri gibi. Sistem bu anlamda son derece kararlıdır. Asla taviz vermez. Tıpkı Darth Wader gibi. Belki de bu yüzden bu kararlı kötü karakter bize çekici geliyor. Doğada merhamet yoktur.

Skywalker’ın ışın kılıcı

Jedi şövalyelerinin cazip yolu hepimizi çok etkiledi. “Güç seninle olsun”. Aslında tarif ettikleri insanoğlunun kendi doğasından koparken yaşadığı yalnızlığı anlaması ile ilgili süreci anlatıyor.

Doğanın içinde yaşayıp giderken birden varolduğumuzun bilincine vardık ve doğaya egemen olma sürecimiz başladı. Doğanın parçası olan bedenimiz ise henüz zihnimizin geçirdiği evrimin gerisinde kaldı. Dolayısıyla merhamet, iyi insan olma, iyilik yapma gibi bir sürü kavram üretmişken, trafikte biri önümüze arabayı kırdığında, doğamız aslanların saldırısına uğradığımızı sanıyor ve vahşileşiyoruz. Trafikte el kol hareketleri ile başlayan tartışmalar cinayetle bitebiliyor. E ne oldu şimdi? Hani insan olma çabalarımız?

Jedi şövalyeleri bu yolu anlatıyor. Lucas bu karakterleri oluştururken japon yönetmen Akira Kurosowa’dan çok etkilenmiş. Dolayısıyla Samuray’lardan.

Tarih ve mitolojiye çok meraklı biri. Hatta David ve Golyath hikayesini bile bulabilirsiniz seride. İnsanoğlunun bütün kadim hikayeleri aynı şeyi anlatır:

Kahramanın hikayesi. Onun sancılı, acı veren yolunu. Kararsızlıklarını, korkularını vazgeçişlerini. Önce kendine rağmen (kendi doğasına) sonra çevresindekilere rağmen (doğaya)  başarmasını. Elbette çok azı bu acı dolu yolu seçer ve başarır. Bu yüzden çok azı efsane olur.

Kılıç

Bütün erkek çocukları gibi benim de en çok ilgimi çeken kılıçtı. Gücün simgesi. Lazer kılıcı en kalın çelikleri bile eritebiliyordu. Üzerlerine atılan lazer kurşunlarına o kılıçla karşılık veriyordu şövalyeler. Biraz romantik  görünebilir ama bir kılıç ustasının hareketleri muhteşem bir dans gösterisi gibidir. Gerçekten ustalaşmış birini izlemek bir bale gösterisini izlemek kadar keyif verici ve sanatsaldır. Bütün sanatlarda olduğu gibi bedeni, bütün çelişkilerini yenmiş altın orana ulaşmıştır. “Altın oran nedir?” diye soracak olursanız bu başka bir yazının konusu. Elbette her sanatta olduğu gibi çok çalışarak elde edilmiş acı dolu bir başka yolculuktur kılıç sanatı da. Eğitimi üçlü bir yoldan oluşur, temel teknikler, savaşma alıştırmaları ve hayali dövüş. Ben en çok hayali dövüş kısmını severim. Bir çok düşmanla yapılan hayali dövüş. O kadar mükemmelleştirilmiştir ki eski ustalar tarafından bir dans gösterisi kadar hoş olabilir. Kılıcın çekilmesinden, kınına sokulmasına kadar her şey mükemmel şekilde tasarlanmıştır. Kılıcın çizdiği daireler ve bedenin uyumlu hareketi. Alanı mükemmel bir verimlilikle kullanış.

Simetrik, matematiksel. Başladığın noktada hayali dövüşün bitmesi. Çok çalışmış ve bu yolda çok emek harcamış insanların huzurunu görürsünüz ustaların yüzlerinde.

Bu filmde çok çok uzun zaman önce çok uzak bir galakside geçen bir baba-oğul (kötü-iyi) hikayesinde olarak görürsünüz lazer kılıcını.

Lazer bir ışık demetidir aslında. Tesadüfen ışıkla ilgili yapılan deneylerde bir dalga boyunun ısı yaydığı saptanmış ve bu yolla iş lazer uygulamalarına kadar gelmiştir.

Bir silah olarak kullanılabildiği gibi tedavi etmek için de kullanılabilir. Prostat büyümesinin tedavisinde, cilt lezyonlarında, dövme silmek için hatta geçen hafta anlattığımız hemoroidlerin (basur hastalığı ) tedavisinde. Oluşturduğu ısı çok milimetrik olduğu için alttaki sağlıklı dokulara zarar vermez. Hızla 500 derece gibi sıcaklıklara ulaşabildiği için de bir anda yakar ve buharlaştırır hücreleri. Bu sebeple acısızdır. Elbette bir samurayın katanasını (katana: büyük samuray kılıcı) kullandığı kesinlikte ve kararlılıkta kullanırsanız. Ani ve acısız bir sonuç alabilirsiniz. Sadece yoldan çıkan, artık dengeyi bozan hücreler için.

“Güç sizinle olsun”

—————————–

Prof. Dr: Gökhan Akbulut

Kanser Cerrahisi, Sindirim Sistemi Cerrahisi, Proktoloji

Bu yazı İzmir Gazetesi’nde 29 Şubat 2020 tarihinde yayınlanmıştır

https://www.izmirgazetesi.com.tr/skywalker-in-isin-kilici-makale,180.html

Corona’dan mektup var!

Merhaba İnsanoğlu, 

Ben COVİD 19. Çin’in Wuhan şehrinde doğdum. Bir yarasadan insana geçtiğimi söylüyorlar. Bütün dünyayı korkutan öldürücü bir salgına neden oldum. Öyle ki bütün dünyada neredeyse her şey durdu. 

 Aslında beni tanıyorsun. Ailem her sene büyük salgınlar yapar. Basit nezle grip hastalığı. Ama basit deyip geçme, bu gün benim öldürdüğüm kadar insan öldürür bazen daha fazla. 

Akciğer hastaları, yaşlılar, kalp ve şeker hastaları, kanser hastaları hep ailemin hedefindedir. 

Ailem her sene yapısını değiştirir. Aslında bizim canlı olduğumuzu bile tartışıyor bilim adamları. Bir zarf ve içinde bir miktar genetik bilgi. Tıpkı bu mektup gibi. 

Doğru ya, bir mektubum ben. Sana yazılmış bir mektup. Acaba sana yazılan bu mektubun içindeki anlamı anlayabilecek misin?

İçimdeki bilgiyi aktarıp sınırsız çoğalmak için organizmalara yerleşirim. Onların kaynaklarını kullanırım bir parazit gibi. Önce zayıflatır, sonra da zayıf olanları yok ederim. 

Bu halimle doğa anaya yerleşen ve onun kaynaklarını bir parazit gibi kullanıp onu yavaş yavaş yok eden insanoğluna ne kadar benziyorum değil mi?

Bana kızıyorsun insanoğlu. 

Ama sen de benden farklı değilsin. 

UYGARLIK

Kurduğun uygarlık yada çok önemli sandığın şeyler…

Büyük gösterişli evler yaptın kendine, ama benim korkumdan içinden çıkamıyorsun. Bütün kudretli sandığın kişiler hastalandırdığım insanlara yardım edemiyor. 

Tapınaklarından daha çok ziyaret ettiğin alışveriş merkezlerin bomboş kaldı. Hatta tapınakların bile. 

En fazla değer verdiğin şey para, tuvalet kağıdından değerli değilmiş. 

Tuvalet kağıdı için bile kavga ediyorsun o da ayrı konu.

Sahip olmakla övündüğün şeyler, lüks arabaların, evlerin yazlıkların, kıyafetlerin, ayakkabıların, mücevherlerin, saat koleksiyonun, seni benim yarattığım hastalıktan korumuyor. Üstelik para da etmiyorlar. İstesen de satamazsın. 

EŞİTLİK

Ah insanoğlu ah! O kadar bencilsin ki. Sana birileri ayrıcalık yapsın bu salgından kurtarsın istiyorsun. 

Hangi mevki de olursan ol, ne kadar zengin olursan ol, ben kimseyi ayırmıyorum. 

ÖZGÜRLÜK

Hepinizi eve tıktım. Özgürce sokakta yürümenin, basit günlük eylemlerin, derin ve sağlıklı bir nefes almanın, bankta oturup tembel tembel güneşlenmenin ne kadar değerli olduğunu anladın mı? 

SOSYAL MEDYA 

Ah insanoğlu ah! Bu salgın aslında kendi yarattığın bir korku ve kaygı salgını. Benim ailem her yıl bu kadar insan öldürür. Akrabam olan SARS ve MERS benim 3 katım daha öldürücüydü. Pek de umursamadın. 

İnternette yarattığın sanal dünyanda bir korku çukuruna düştün.

 Kendi söylediğin yalan yanlış bilgilere inanıyor paniğe kapılıyorsun. 

Şundan emin ol, bilim adamları beni ortadan kaldıracak. 

Gelecek ekonomik krizle daha fakirleşeceksin. 

Sağlıklı bir nefesin, başını sokacağın basit bir evin, içtiğin bir yudum suyun ve bir lokma ekmeğin aslında yeterli olduğunu hatırlayabilecek misin?

 Kurduğun ekonomik sistem zaten çatırdıyordu. Eli kulağındaydı. Bugün, yarın patlayacaktı. 

Sonsuz gelişme olur mu? Sana soruyorum. Doğa ananın kaynakları, sonsuz gelişmeyi karşılayabilir mi? Sorumsuzca arttırdığın nüfusunu besleyebilir mi? 

 Hele kirlettiğin yaşam kaynakları…

Ah insanoğlu ah! Bana kızıyorsun ama benden hiç bir farkın yok. Benim senin gibi bir bilincim de yok. Beynim yok mesela. Sadece bir zarf ve bilgiyim ben. Bir mektup. 

Ama sen benden daha zararlısın. 

Trafik kazalarından, sigaradan daha fazla insan ölüyor. Açlıktan ve bakımsızlıktan da. Ne alkollü araç kullanmayı, ne aşırı hız yapmayı bırakıyorsun! 

Sigara içmeyi bırak, bak sigara içenleri daha çok öldürüyorum desem bırakacak mısın?  

Dünyada insanlar açlık ve bakımsızlık yüzünden basit hastalıklara yenik düşüyor desem: omuz silker “bana ne” diye düşünürsün. Aklına bu gün çöpe attığın yiyecekler bile gelmez. Ama benim sayemde yiyeceğin ne kadar önemli olduğunu anladın. 

Peki insanoğlu, gelişme, büyüme ilerleme derken kirlettiğin temiz su kaynaklarının, üzerine beton yığınlar diktiğin doğa ananın milyonlarca yılda yarattığı, hayat veren toprağın incecik canlı katmanının değerini de anladın mı? 

Bu ikisi olmazsa aç kalacaksın, susuz kalacaksın bunun farkında mısın? 

Benim ihtiyacım yok ama senin var, şu anda belki kıymetini anladığın bir nefes temiz havanın kıymetini? Havayı kirletmeyi bırakacak mısın?

Seni uyaran bilim adamlarını, tehdit ediyor, gelişmenin önünde engel olarak görüyordun. Oysa senin sağlığın için uğraşıyorlardı. Havan, suyun toprağın temiz kalsın diye. 

İşte bak! Şimdi sana hayat veren ağırbaşlı bilimin değerini anladın mı? 

KAĞITTAN KALELER

Ah insanoğlu ah! O savaş uçakların, füzelerin, savaş gemilerin, hiç biri beni öldüremiyor. Sadece kendi kardeşlerini öldürmene yarıyor. 

Süper güç sandığın ülkelerin hiç biri benimle başa çıkamadı. Savaş endüstrileri çok iyi olsa da sağlık sistemleri çok zayıfmış. 

Şimdi anladın mı füze yapmak yerine hastane yapmak, asker yetiştirmek yerine bilim adamı yetiştirmek neden önemliymiş? 

Benim akrabalarım her iki üç sene de bir seni sarsarız, tokatlarız. Bazen bir yüzyılda bir senin kardeşlerinin neredeyse yarısını öldürürüz. 

Biraz düşünürsün. 

Ama sonra unutursun. 

Bencilsin ve çıkarcısın. 

Ama en kötüsü umursamazsın…

Ah insanoğlu. Sana ademoğlu mu demeliyim? 

Adem, 

adam, 

adam da, insan demektir senin kullandığın hemen bütün dillerde. 

Adam olabilecek misin Ademoğlu?

 Daha az bencil. 

Daha az umursamaz.

Seni besleyen yaşamanı sağlayan doğa anaya daha şefkatli davranabilecek misin? 

Gelişme gelişme diye tutturmayı bırakıp biraz yavaşlayabilecek misin? 

Seni ısıtan güneşin tatlı sıcaklığını hissedecek, 

sevdiklerinde güzel sohbetlerin tadını çıkartacak, 

kumsalda bulduğun çakıl taşlarını boyayacak  kadar yavaşlayabilecek misin? 

Ah ademoğlu ah” 

Adam olabilcek misin? 

Yazan: Corona

Türçeye çeviren: Prof. Dr. Gökhan Akbulut

Bu yazı: İzmir Gazetesi’ned 3 nisan 2020 tarihinde yayınlanmıştır.

https://www.izmirgazetesi.com.tr/corona-dan-mektup-var-makale,207.html

« Önceki Yazılar