Category Archives: Her gün bir yeni bilgi

Dünyayı Kurtarabilecek Ağaç : Kiri


Dünyadaki herhangi bir ağaçtan 10 kat daha fazla karbondioksit absorbe eden ve yüksek oranda oksijen üreten kiri ağaçları, gelecek senelerde Doğa Ana’ya büyük katkılar sunabilecek, hatta dünyayı kurtarabilecek ağaç gibi gözüküyor.

Kiri adı Japonca kesmek kelimesinden geliyor, budanması durumunda daha iyi ve daha hızlı büyüdüğüne inanılmasından dolayı bu adı almış.

Ağacın boyu 9 metreyi geçebiliyor; nisan ya da mayıs ayında tatlı, kokulu çiçeği açıyor. Yaprakları protein ve nitrojen açısından zenginken, çiçekleri salatalara lezzet katıyor. Çiçekleri arılar tarafından da çok seviliyor. Ancak bunların hiçbiri bu ağacı esas özel kılan sebep değil. Kiri ağacı dünyadaki herhangi bir ağaçtan 10 kat fazla karbondioksit absorbe ediyor ve yüksek oranda oksijen veriyor.

Teksas’ta “Kiri Devrimi” projesine öncülük eden Chris Sanders ve Brittany Turner, ABD’de bu arındırıcı ağaçlardan 1 milyon tane dikmeyi hedefliyorlar. Son dönemlerde Teksaslıların sağlığı aşırı kirlenen toprak, hava ve su sebebiyle tehdit altında. Neyse ki kiri, kirli toprak, suda başarılı ve büyürken de yeryüzünü temizliyor, arındırıyor. Bir diğer harika özelliği ise bu ağacın dünyadaki en hızlı büyüyen ağaç olması: Tohumdan yetişen, sekiz yıllık bir ağacın boyu, kırk yıllık meşe ağacıyla aynı boyda. Kiri ağacı bir yılda dört buçuk metreden daha uzun olabiliyor.

Umarız bu özellikler herkes tarafından öğrenilir ve en kısa zamanda tüm dünyayı Kiri ile donatma projeleri başlar.
Kaynak : gaiadergi

Ölüm bir illüzyon mu ?

Bilim dünyasında yeni bir tartışmanın fitili ateşlendi. Bir bilim insanı tarafından ölümün gerçek olmadığı, bilincimiz tarafından üretilen bir illüzyon olduğu ortaya kondu. Bu teoriye göre beden öldüğünde yaşam sona ermiyor, sonsuza dek devam ediyor. Wake Forest Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden bilim adamı Robert Lanza “Biyocentrism” adlı kitabında ölümün bilincimiz tarafından üretilen bir illüzyon olduğunu söylüyor. Dr. Lanza, dünyanın ilk erken dönem insan embriyolarını kopyalayan bilim adamları ekibinin bir üyesiydi. 2011 Eylül ayında, Lanza şirketi Avrupa’daki ilk insan embriyonik kök hücre denemesine başlamak için Birleşik Krallık İlaç ve Sağlık Ürünleri Düzenleme Kurumu’ndan onay aldı. Profesör Lanza, kuantum fiziği kavramlarına dayanan kitabının yayınlanmasının ardından, hipotezini açıklamasının ardından kamusal bir şöhret elde etti. Bu teoriye göre, farklı bilinç düzeyleri tarafından desteklenen birçok gerçeklik bulunuyor. Böylece ölüm sadece aklımızda bulunan bir düşünce olacaktır. Çünkü, ne zaman ne de alan bulunmuyorsa ölümden de söz edilemez.

bilim-insanlari-olumun-bir-illuzyon-oldugunu-acikladi1

Lanza web sitesinde ölümün zamansız ve uzaysız bir dünyada nasıl olmadığına dair açıklamalar yapıyor. Bu teori daha önce Einstein tarafından da dile getirildi. Yeni elde edilen kanıtlar Einstein’ı doğrular nitelikte. Lanza, ölümsüzlüğün zaman içerisinde kalıcı bir varlık olma anlamını taşımadığını, ancak zamanın ötesinde bir durumu olduğunu söylüyor. Profesör Lanza, bilinen şekliyle ölüm kavramının gerçekte olmadığını, çünkü tanımlanabilecek gerçek sınırların olmadığını söylüyor. İnsan ölme fikrini kabul etmeyi öğrenir, ancak bu aslında sadece akılda olan bir durumdur. Bu fikre göre onu gözlemleyen yaşamdan bağımsız hareket edebilen bir zaman yoktur.

bilim-insanlari-olumun-bir-illuzyon-oldugunu-acikladi3

Bu fikir paralel evren fikriyle temelde benziyor. Pek çok fizikçinin formüle ettiği hipotezde, insanların ve yaşananların farklı versiyonları bulunduğu ve bunların eş zamanlı olarak ortaya çıktığı sonsuz evrenden söz edilmektedir. Dolayısıyla birisi hayatı boyunca ölümün olduğuna inanırsa, bu inancına dayalı olarak bunu yaratacaktır. Bunun tam tersi durumda ise birisi ölümsüzlüğün bir parçası olduğuna inanıyorsa, eskiden olduğundan daha farklı bir biçimde yaşamaya devam edecektir.

Editör / Yazar: İsa EKİCİ

Kaynak: https://www.ancient-code.com/scientist-concludes-death-is-only-an-illusion-it-is-not-real

Beyinsizler blog sitesinden alınmıştır.

Ankara Numune Hastanesi

Gelecek hafta Ankara Numune Hastanesi kapatılacak ve Ankara Şehir Hastanesine entegre edilecektir. Sizlerle Türk Tıp Tarihinde az çok yer edinmiş olan hastanemizin kısa bir tarihçesini paylaşmak istedim.

Deniz Belen

Ankara Numune Hastanesi

Namazgah Tepesi’nde Gureba Hastanesi olarak Sultan II. Abdülhamit döneminde 1881 yılında hizmete girmiştir.

İstiklal Harbinde Cebeci’deki küçük bir revir istisna bırakılacak olursa Ankara’nın tek hastanesidir ve Merkez Mülkiye Hastanesi olarak da bilinir. Cephede yaralanan askerlerimiz için Anadolu’da hizmet veren en önemli hastanedir. Tüm ağır yaralılarımız burada tedavi edilmişlerdir.

Cumhuriyet’in ilanından kısa bir süre sonra Atatürk’ün önerisi ile bir yasa çıkarılarak 1924 yılında Ankara Numune Hastanesi adını alır.

Halen hizmet veren ana binanın (B-Blok) mimarı Viyana kökenli Robert Oerley’dir (1876-1945). Oerley 1927’de Ankara İmar Müdürlüğüne baş danışman olarak atanmıştır. Ankara Numune Hastanesini 1928-1933 yılları arasında inşa etmiştir. Binanın müteahhiti Vehbi Koç’tur ve devletten aldığı ilk ihale budur.

Oerley ayrıca Theodor Jost ile Hıfzısıhha binasını da inşa eden mimardır ve Ulus Hali ile ilk Kızılay Genel Müdürlüğü binası da onun eserleridir.

Ankara Numune Hastanesi yapıldğı yılda Türkiye’nin en büyük hastanesi olmuştur.

Hastanenin planı Almanya’nın Mannheim kentinde bulunan Theresien Krankenhaus binasından esinlenilmiştir, orijinal plana yakın inşa edilmiştir.

Hastanede kuruluşundan itibaren Türk ve Alman kökenli çok sayıda hekim çalışmış ve ülkemiz tıbbına, bilimsel ilerlemesine önemli katkılar sağlamıştır. Bu hekimlerden bazılarının isimleri şöyledir;

Ernst Magnus-Alsleben (Dahiliye)

Max Meyer (KBB)

Albert Eckstein (Pediatri)

Eduard Melchior (Cerrahi)

Alfred Marchionini (Dermatoloji)

Şükrü Sarıbaş (Nöroloji)

Bu tanınmış ekip Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinin 1946 yılındaki kuruluşuna da katılmıştır.

Prof. Dr. Eckstein efsane bir hocadır. Modern Türk pediatrisinin kurucularından sayılabilir. İhsan Doğramacı yanında eğitim almıştır. Bugün dahi onun saha çalışmaları referans olarak kullanılmaktadır. Bütün Anadolu’yu yorulmak bilmeden dolaşıp zamanın tüm bulaşıcı ve diğer çocukluk çağı hastalıklarının epidemiyolojisini ortaya çıkarmış ve tedavileri, önlenmeleri için gerekli tedbirleri aldırmıştır. Yahudi kökenli olmasına rağmen Viyana’da çalışan bir dışişleri mensubumuzun terminal dönem rahatsızlığı bulunan çocuğu için (Viyana’ya ulaştığında Avusturya’lı hekimler çocuğun ölmüş olduğunu ve boşuna geldiğini söylemelerine rağmen çocuğu görmekte ısrar etmiştir) yaşamını tehlikeye atarak o dönem Nazi işgalinde olan Avusturya’ya hükümetimiz korumasında girmiş, çocuğu tedavi edip geri dönmüştür. Savaş sonrası Ankara’dan ayrılırken Ankara halkı inanılmaz bir kalabalıkla onu gardan yolcu etmiş, uğurlarken getirdikleri hediyeler vagonlara sığmamıştır. Hakkında, Ankara Ünivetsitesi Histoloji ve Embriyoloji Anabilim Dalında çalışan Prof. Dr. Alp Can’ın yayınladığı değerli bir kitap vardır.

O dönemde Ankara’da beyin cerrahı olmadığından beyin ameliyatlarını Melchior, Türk Nöroşirürji Derneğinin önceki başkanı sayın Prof. Dr. Şükrü Çağlar’ın da büyükbabası olan Prof. Dr. Şükrü Sarıbaş’ın lezyonların anatomik lokalizasyonlarını tarif etmesi üzerine gerçekleştirmiştir.

Türk tıp tarihinde önemli bir yeri olan, günümüze kadar çok sayıda nitelikli uzman hekim yetiştiren, eğitim yuvası, sağlık hizmetinde en önde yer almış, Türk Tıbbının aydınlık yüzü Numune Hastanesini tarihe emanet ederken gelecek nesillerin unutmaması dileğiyle esenlikle kalın.

Referans Kitaplar:

Boğaziçine Sığınanlar, Fritz Neumark

Albert Eckstein’la Anadolu’da 15 Yıl, Nejat Akar-Alp Can

Bu da geçer ya Hu

BU DA GEÇER YA HÛ

Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye ulaşır. Karşısına çıkanlara, kendisine yardım edecek, yemek ve yatak verecek biri olup olmadığını sorar.

Köylüler, kendilerinin de fakir olduklarını, evlerinin küçük olduğunu söyler ve Şakir diye birinin çiftliğini tarif edip oraya gitmesini salık verirler. Derviş yola koyulur, birkaç köylüye daha rastlar. Onların anlattıklarından, Şakir’in bölgenin en zengin kişilerinden birisi olduğunu anlar. Bölgedeki ikinci zengin ise Haddad adında bir başka çiftlik sahibidir.

Derviş, Şakir’in çiftliğine varır. Çok iyi karşılanır, iyi misafir edilir, yer içer, dinlenir. Şakir de, ailesi de hem misafirperver hem de gönlü geniş insanlardır. Yola koyulma zamanı gelip Derviş, Şakir’e teşekkür ederken, “Böyle zengin olduğun için hep şükret.” der. Şakir ise şöyle cevap verir: “Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen, gerçeğin kendisi değildir. Bu da geçer.”

Derviş, Şakir’in çiftliğinden ayrıldıktan sonra bu söz üzerine uzun uzun düşünür.

Birkaç yıl sonra, Derviş’in yolu yine aynı bölgeye düşer. Şakir’i hatırlar, bir uğramaya karar verir. Yolda rastladığı köylülerle sohbet ederken Şakir’den söz eder. “Haa o Şakir mi?” der köylüler, “O iyice fakirledi, şimdi Haddad’ın yanında çalışıyor.” Derviş hemen Haddad’ın çiftliğine gider, Şakir’i bulur. Eski dostu yaşlanmıştır, üzerinde eski püskü giysiler vardır. Üç yıl önceki bir sel felâketinde bütün sığırları telef olmuş, evi yıkılmıştır. Toprakları da işlenemez hale geldiği için tek çare olarak, selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan Haddad’ın yanında çalışmak kalmıştır. Şakir ve ailesi üç yıldır Haddad’ın hizmetkârıdır. Şakir, bu kez Derviş’i son derece mütevazı olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır. Derviş, vedalaşırken Şakir’e olup bitenlerden ötürü ne kadar üzgün olduğunu söyler ve Şakir’den şu cevabı alır: “Üzülme! Unutma, bu da geçer.”

Derviş gezmeye devam eder ve yedi yıl sonra yolu yine o bölgeye düşer. Şaşkınlık içinde olan biteni öğrenir. Haddad birkaç yıl önce ölmüş, ailesi olmadığı için de bütün varını yoğunu en sadık hizmetkârı ve eski dostu Şakir’e bırakmıştır. Şakir, Haddad’ın konağında oturmaktadır, kocaman arazileri ve binlerce sığırı ile yine yörenin en zengin insanıdır. Derviş eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı cevabı alır: “Bu da geçer.”

Bir zaman sonra Derviş yine Şakir’i arar. Ona bir tepeyi işaret ederler. Tepede Şakir’in mezarı vardır ve taşında şu yazılıdır: “Bu da geçer.” Derviş, “Ölümün nesi geçecek?” diye düşünür ve gider. Ertesi yıl Şakir’in mezarını ziyaret etmek için geri döner; ama ortada ne tepe vardır ne de mezar. Büyük bir sel gelmiş, tepeyi önüne katmış, Şakir’den geriye bir iz dahi kalmamıştır.

O aralar ülkenin sultanı (II. Mahmud)kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını ister. Öyle bir yüzük ki, mutsuz olduğunda umudunu tazelesin, mutlu olduğunda ise kendisini mutluluğun tembelliğine kaptırmaması gerektiğini hatırlatsın. Hiç kimse sultanı tatmin edecek böyle bir yüzüğü yapamaz. Sultanın adamları da bilge Derviş’i bulup yardım isterler. Derviş, sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazıp verir. Kısa bir süre sonra yüzük sultana sunulur. Sultan önce bir şey anlamaz; çünkü son derece sade bir yüzüktür bu. Sonra üzerindeki yazıya gözü takılır, biraz düşünür ve yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır: “Bu da geçer” yazmaktadır.

“ATATÜRK’ün bugün müze olarak kullanılan Çankaya’daki konutunun duvarına astığı “biricik hat” yazısının “Bu da geçer ya Hû” olduğu söylenir.

ABD Başkanı Abraham Lincoln, Wisconsin’de yaptığı bir konuşmada, bu söze duyduğu hayranlığı şöyle dile getirmiş: “Doğu’da bir padişah, danışmanlarından, her okunduğunda bulunulan durumu tüm gerçekliğiyle anlatacak bir söz bulmalarını istemiş. Bulmuşlar: ‘Bu da geçer!’ Öyle anlamlı bir sözdür ki bu, hem böbürlenmeyi dizginler; hem acılara dayanma gücü verir.”

Osmanlı İmparatorluğu, 1918 yılında işgal edilip düşman savaş gemileri Boğaziçi’ni doldurunca, Üsküdarlı meşhur Hattat İsmail Hakkı Altunbezer, bir kağıda “Bu da geçer ya Hû” yazıp atölyesine asar; kısa sürede işyerleri, kahvehaneler, vapurlar, bu yazıyla donatılır. Halkın işgale karşı tepkisini dile getirmek üzere her yere astığı bu yazı o acı günlerin, “Mütareke Dönemi”nin bir simgesi olmuştur.

Bu sözle anlamlandırılan “sabır ve tahammül”e büyük gereksinim duyduğumuz son dönemlerde, Mustafa Kemal’in de “sabır testi”nden geçtiği yılları anımsamakta yarar var.”

O zaman hep birlikte “Bu da geçer ya Hû! ”

(*) Alıntı. Kaynağı bilinmiyor.

Külkedisi

Külkedisi veya Sinderella nın bilinen en eski biçimi M.S. 850-860 yılları arasında yazılmış bir Çin kitabındadır. Çin masalının kahramanı Yeh-hsien’i acımasız üvey annesi tehlikeli kuyulardan su çekmeye zorlamaktadır. Kıza mucizeler yaratarak yardım eden balığı, üvey anne kandırarak öldürse de, balığın kılçığı kıza arzuladığı güzel elbiseleri ve ünlü altın terliği verir. Sonunda terliğin teki bölgenin en zengin tüccarının eline geçer ve tüccar uzun aramalar sonunda Çinli Sinderella’yı bulur, kız terliği giyince hemen güzelleşir, üvey anne ve çirkin kızları ise çığ altında kalırlar.

Avrupa’da bilinen en eski Sinderella örneği Napolili şair, asker ve yönetici Giambattista Basile’ye (1575-1632) aittir ve Pentamerone adını verdiği, Napolili kadınlardan derlediği elli masal içinde “Külkedisi” başlığıyla yer almaktadır.

Fransız masallarının ilk derleyicilerinden, edebiyatta modern-klasik tartışmasının taraflarından, Academie Française üyesi Charles Perrault (1628-1703) Fransızca “vair” (kürk) sözcüğünü “verre”e (cam) çevirmiş ve ünlü cam terliği masal dünyasına kazandırarak, masalı “Sinderella Küçük Cam Terlik” adıyla yayımlamıştır.

Sinderella masalının yedi yüz farklı versiyonu derlenmiştir. En çok filme alınan kahraman Külkedisi’dir. Romeo ve Juliet kırk yedi, Hamlet elli sekiz, Külkedisi ise erotik ve çizgi filmler de dahil olmak üzere seksen dört kez filme alınmıştır

Afrika’da çocuk oyunları

AFRİKA’DA ÇOCUK OYUNLARI

Acaba gerçekten de çocuk her yerde çocuk mudur? Çocukluğunu çocukça yaşayabilir mi?

Afrikalı bir çocuk ile Anadolulu bir çocuğun oyunları birbirlerine ne kadar benzer?

Hangi ırktan, hangi kültürden olursa olsun sempatik davranışlarıyla bir çocuğun, dikkatini çekemeyeceği kişi yoktur.

Gülerken, ağlarken, kızarken, oynarken, şaka yaparken her çocuk aynı hareketleri sergiler.

Büyüdükçe onları farklılaştıran şey içinde bulundukları toplumun gelenek ve kültürel değerleridir. Burada Afrikalı çocukların oyun kültürleri ve hayal dünyalarında oyuncağın yerini anlatmaya çalışacağım.

Diversity (Farklılık) Derneği’nin rehberliğinde, Etiyopya’nın Harar eyaletine yakın bölgedeki Era kabilesine yapmış olduğumuz ziyarette sempatik davranışlı çocuklarla oyun dilinde ortak bir dil yakalamaya çalışmıştık.

Bu kabile birkaç dönümlük tarım arazileri ve kendilerine gönderilen yardımlarla geçimlerini sağlayabiliyorlar. Merkezden uzak, köye gelenler yaşlılar tarafından dikkatle takip edilirken çocukların alakası ise başka oluyordu.

Köye gelen yabancıları gören çocuklar sevinç ve telaş içerisinde çadırların arasından geçerek, meramlarını meraklı gözlerle muhataplarına ulaştırıyorlar.

İçlerinden bazıları vardı ki yerde sürüklenen oyuncakları ile koşmaya çalışıyorlar. Ellerinde kendi imkânlarıyla tahta, boş şişe ve kapaklardan yaptıkları oyuncakları var.

Tahtadan araba

Bu oyuncakları nasıl mı yapmışlardı?

Bir tahta parçasını alıp arabaya dingil yapmışlar, bu dingillere de şişe kapaklarını delerek monte etmişler ve böylece arabanın tekerlekleri tamamlanmış. Arabalarının iskeletlerini ise sağdan soldan topladıkları kartonlar ve ilaç kutuları ile yapmaya çalışmışlar. Ancak en çok dikkat çeken şey yapılan her bir oyuncak arabanın modelinin farklı olmasıydı.

Dağların tepelerin ardında, taşlı ve tozlu yollarda çocukluklarını yaşamaya çalışan bu küçük çocukların oyuncakları, bizlerin beğenmeyerek çöpe attığımız malzemelerden yapılmıştı. Onların uzaktan kumandalı arabaları, barbie bebekleri olmasa da her daim mutlu olabilmeyi, gülmeyi başarabiliyorlardı.

Tek tekerlekli Ferrari’ler

Çocukluğumuzda arabaların, traktörlerin boyumuzdan büyük eskimiş çıkma tekerleklerini yuvarlayarak yarışlar yapardık. Ellerimiz kapkara olur, tırnak aralarımıza dahi çamur dolardı. Boğazımız şişinceye kadar traktör sesi çıkarırdık. Ama mutluyduk ve çocukluğumuzu doyasıya yaşayabiliyorduk.

Seyahatimize devam ederken Dredawa yolu üzerindeki küçük bir köyde mola verdik. Biraz ileride yamaçtan aşağı tekerleklerini yuvarlayan ve neşe içinde oynayan çocukları gördük. Hemen aklıma biraz önce anlattığım o güzel çocukluk hatıralarım geldi. Tıpkı benim çocukken yaptığım gibi Afrikalı çocuklarda eğlenmenin bir yolunu bulmuşlardı.

Üst düzey fizikî kabiliyet

Gördüğümüz çocukların fizikî kabiliyetleri çok yüksekti. Dünyanın en hızlı koşucuları, atlayıcıları ve diğer sporcuların Afrika’dan çıkıyor olması genlerinden mi yoksa tabiata uyumlu hayat tarzlarından mıdır bilinmez. Hal böyle olunca fiziki farklılıkların çocukların oyunlarına da yansıdığına bizzat şahit olduk.

Hayatı deneyerek ve keşfederek öğreniyorlar

Gezimiz sırasında gördüğümüz Afrikalı çocuklar, modern hayatın teknolojik kolaylıklarından uzak doğal şartlarda yetiştikleri için dünyayı yaşayarak öğreniyorlardı. Bir taşın suda sekişini, suya atılan koca bir taşın meydana getirdiği dalgaların ne kadar sürede karşı kıyıya ulaşabildiğini bizzat görerek, deneyerek öğreniyorlardı. Oyunlarının ekserisi doğayı ve kendilerini tanımaya yönelikti.

Günümüz toplumlarında aileler çocuklarının ellerine oyuncak veriyorlar. Onların keşfetmesine izin vermiyorlar. Oysa ki Afrikalı çocuklar tecrübe ederek öğreniyorlar ve hayatın zorluklarına karşı kolayca göğüs gerebiliyorlar.

Çocuklarımızı geleceğe hazırlarken çeşitli imkanlardan ve nimetlerinden yararlandığımız kadar hayatın tabii güzelliklerini de onlara göstermeliyiz. Çocuklara mutluluğun satın alınabilen bir şey olmadığını öğretmeliyiz.

Yazar: Mahmut Han Gediz

Kot’un hikayesi

Kot’un Hikayesi

20 Mayıs 1873’te patenti alınan blucin önce işçi ve yoksul kesimin pantolonuyken bundan sonraki yıllarda toplumun tüm kesimine yayılır. Özellikle Vahşi Batı’nın kovboyları sayesinde blucinler tüm ABD’ye sıçrayarak tüm ülkede emekçi kesimin bir simgesi haline gelir.

Aslen blucin pantolonlar Alman göçmeni olan Levi Strauss ile terzi Jacob Davis’in ortak çalışmasının bir ürünü Levi Strauss’un Fransa’dan gelen mavi renkte ve dayanıklı, pamuklu denim kumaşa Jacob Davis’in bulduğu dikiş stili ile bakır perçinle tutturulan yan ceplerini ekleyince ilk blucin pantolon ortaya çıktığı söyleniyor.

Yani her ne kadar herkes Levi Strauss’u blucinin mucidi olarak bilse de Jacob Davis’in de ürüne büyük katkısı var.

II.Dünya Savaşı sırasında fabrikalardan ve emekçi kesimin simgesi olmaktan çıkan blucin sokağa taşındı ve popüler kültürün simgesi haline geldi.

Öyle ki zamanla o zaman asi gençler olarak tanımlanan kesimin blucin giymeyi tercih etmesiyle birlikte restoranlar, tiyatrolar gibi o zamanın elit yerleri blucin giyenleri kapıdan çevirmeye başladı.

Ve blucin kültürünü Türkiye’ye getiren ve ona ismini veren girişimci: Muhteşem Kot Terzi çırağı olarak kariyerine adım atan ve sonrasında Fransa’da dönemin en prestijli terzilik okulu olan La Deveze Derrox’ta eğitim alan Yugoslavya göçmeni Muhteşem Kot, Türkiye’yi sonradan kot ismini alacak blucinle tanıştıran insandır.

40’lı yılların sonunda Fransa’dayken işçi ve köylüye giydirecek ucuz ve dayanıklı malzeme arayışına giren Muhteşem Kot’un dikkatini blucin çeker

Sağlamlığı ve dikim tarzına hayran kalan Muhteşem Kot, Türkiye’ye döndüğünde bu kumaşı burada üretmeye başlar. 1960’lara geldiğimizde atölyesinde günde 200 adet kot üretimi seviyesine ulaşır.

İşte yıllardır kot olarak bilinen blucinin dilimize girmesi Muhteşem Kot’un soyadından gelir.

Duygu Arslan

Tabiplerin Piri

Tabiplerin Piri” İbn-i Sînâ

İslâm bilim ve teknoloji dünyasının en meşhur simalarından biri olan İbn-i Sînâ gerek Doğu gerekse Batı kaynaklarında “Tabiplerin Üstadı” olarak anılmaktadır. İşte bu meşhur âlimin fazla bilinmeyen hayatından gerçekler…

İbn-i Sînâ, çalışmalarıyla Hipokrat ve Galen’in şöhretini gölgede bırakarak hastalıkların teşhis ve tedavisinde pek çok yeni keşfi ve uygulamayı ilk defa ele alan hekim olmuştur.

İbn-i Sînâ, çalışmalarıyla Hipokrat ve Galen’in şöhretini gölgede bırakarak hastalıkların teşhis ve tedavisinde pek çok yeni keşfi ve uygulamayı ilk defa ele alan hekim olmuştur. Tam adı Ebû Ali el-Hüseyin b. Abdullah b. Ali b. Sînâ olup İbn-i Sînâ adı ile meşhurdur.

Tıp alanında çığır açan İbn-i Sînâ, İslâm kaynaklarında Eş-Şeyhü’r-Reîs (başkanların en büyüğü), Batılılar tarafından ise Hâkim-i Tıb, yani “tıbbın piri ve hükümdarı” olarak kabul edilmiştir.

İbn-i Sînâ, 57 senelik hayatına tıptan siyasete, fıkıhtan kimyaya 250’den fazla eser sığdırmıştır. (Miladi 980 – 1037)

Tesirini Doğu’da ve Batı’da asırlarca sürdürmüş olan İbn-i Sînâ’nın en meşhur eseri olan el-Kanun, tıp literatüründe bir şaheserdir. El-Kanun Fi’t-Tıbb (Tıbbın Kanunu) Avrupa üniversitelerinde 600 sene kaynak tıp kitabı olarak okutulmuştur.

Mikrobu ilk defa keşfetmiş, damar içi şırıngasını, buz torbasını icat ederek ameliyatlarda ilk defa uyutucu ilaçları kullanmıştır. Ayrıca iç hastalıkları, parmaklarla bedeni sertçe yoklayarak tespit etme metodunu ilk o kullanmıştır.

İbn-i Sînâ, başta tıp ilmi olmak üzere fıkıh, kelam, felsefe, psikoloji, siyaset, astronomi gibi geniş sahada birçok ilimle ilgilendi. Fakat İbn-i Sînâ’nın, felsefeyle alakalı görüşleri onu İslâm dininin itikat esaslarından uzaklaştırmıştır. Başta İmam-ı Gazalî olmak üzere İslam âlimleri, onun sözlerine cevaplar yazarak bozuk ve yanlış taraflarını kitaplarıyla tashih etmişlerdir. İmam-ı Gazalî, Tehâfütü’l-Felâsife adlı kitabında İbn-i Sînâ’nın ve felsefecilerin yirmi meselede dalâlete düştüklerini belirtmektedir.

İbn-i Sînâ sağlıklı bir hayat için şu tavsiyeleri yapmıştır:

1. Sağlığa zarar vermeyecek yiyecek ve içecekler tüketilmelidir,

2. Vücuttan zararlı artıklar atılmalıdır,

3. Ruh sağlığına dikkat edilmelidir,

4. İyi uyku uyunmalıdır,

5. Havanın temiz olmasına dikkat edilmelidir,

6. Sağlık açısından giyime dikkat edilmelidir,

7. Bedenî ve fikrî işlerde sağlığa dikkat edilmelidir,

8. Az yemelidir,

9. Yedikten sonra beş saat daha hiçbir şey yenilmemelidir.

Gökhan Temur

Hiç bir şey karşılıksız kalmaz!

HİÇ BİR ŞEY KARŞILIKSIZ KALMAZ.

İskoçya’da yoksul mu yoksul Fleming adında bir çiftçi yaşardı. Bir gün tarlada çalışırken bir çığlık duydu.

Sesin geldiği yere koştuğunda, bataklığa beline kadar batmış bir çocuğun, kurtulmak için çırpındığını gördü. Çocuk, bir yandan da avazı çıktığı kadar bağırıyordu.

Çiftçi çocuğu bataklıktan çıkararak ölümden kurtardı.

Ertesi gün Fleming’in evinin önüne gelen gösterişli arabadan şık giyimli bir aristokrat indi.

Çiftçinin kurtardığı çocuğun babası olarak tanıttı kendisini.

-Oğlumu kurtardınız, size bunun karşılığını vermek istiyorum, dedi.

Yoksul ve onurlu Fleming;

-Kabul edemem! diyerek ödülü geri çevirdi.

Tam bu sırada kapıda çiftçinin küçük oğlu göründü.

-Bu senin oğlun mu? Diye sordu aristokrat.

Çiftçi gururla;

-Evet! Dedi.

Aristokrat devam etti;

-Gel seninle bir anlaşma yapalım. Oğlunu bana ver iyi bir eğitim almasını sağlayayım. Eğer karakteri babasına benziyorsa ileride gurur duyacağın bir kişi olur.

Bu konuşmalar sonunda Fleming’in oğlu aristokratın desteğinde eğitim gördü.

Aradan yıllar geçti.

Çiftçi Fleming’in oğlu Londra’daki St. Mary’s Hospital Tıp Fakültesi’nden mezun oldu ve tüm dünyaya adını “Penisilin”i bulan Sir Alexander Fleming olarak duyurdu.

Bir süre sonra aristokratın oğlu zatürreye yakalandı.

Onu Penisilin kurtardı!

Aristokratın adı: Lord Randolp Churchill’di…

Oğlunun adı ise: Sir Winston Churchill.

Çiftçinin oğlu: Sir Alexander Fleming’di.

Sessizlik Odası

SESSİZLİK ODASI

Dünyanın en sessiz yeri Steven Orfield tarafından oluşturulan bu oda.Burada ses düzeyi -9 desibeldir.Bu odada kimse 45 dakikadan fazla kalamadı. Belli bir süre sonra kalp atışınızı damarlarınızdaki kanın akışını bağırsaklarınızın seslerini duyuyorsunuz.Esas işin kötü yanı 25. dakikadan sonra sessizlik nedeni ile iç kulaktaki denge merkezi devre dışı kalıyor ve ayakta duramıyorsunuz oturmak zorundasınız sessizliğin gücü bu, insan garip bir varlık.

« Önceki Yazılar