Category Archives: ONKOLOJİ

Hayatın Anlamı

Pek çoğumuz geçinmek için çalışmak zorunda. Ancak kazandırdığı para bir yana, çalışmak cazip bir şey mi?

Tren makinisti Amy Carpenter, “Yolcularla konuşmaktan, bildiklerimle insanların yolculuklarını daha iyi geçirmelerini sağlamaktan ya da perona yaklaşırken heyecanlı bir çocuğa el sallamaktan hoşlanıyorum. Ama en temelde, gerçekten tren kullanmayı seviyorum,” diyor. Aspen Valley Hastanesi’ndeki bir hemşire, çalışanların isim vermeden şirketlerini değerlendirdiği Glassdoor internet sitesinde, ” Başka hiçbir yerde çalışmayı istemezdim!” diye yazıyor. Teknoloji girişimcisi Michael Sliwinski, ” Her iş gününe heyecanla ve hazır uyanıyorum ve bu benim için dünyadaki en büyük ödül,” diyor.

Bu kişiler neredeyse ” İşimi o kadar çok seviyorum ki parasız da yaparım” diyecek kadar şanslılar. Dolayısıyla çalışmak, bazı insanlar için cazip.

Ancak maalesef diğer pek çok insan için başka bir doğru ağır basıyor. 2013 yılında Gallup, 142 ülkede yapılmış çok önemli bir çalışma yayınladı ve sonuca göre küresel işgücünün yalnızca %13’ü gerçekten “işini ilgiyle yapıyordu.” %63 “işini ilgiyle yapmıyordu” yani “motivasyonları yoktu ve kurumsal amaçlara ve sonuçlarına katkıda bulunmak için çabalamıyorlardı.” Geriye kalan %24 ise “işini yapmıyordu.” Bu da özünde, neredeyse her dört çalışandan  birinin işini sevmemesi demek. Bu insanlar ” mutsuzlar ve üretken değiller ve muhtemelen çalışma arkadaşlarını da olumsuz etkiliyor.” Ve bunun anlamı, uyanık kaldıkları saatlerin büyük bölümünü korkunç derecede sıkılarak geçiren yaklaşık 340 milyon insan demek. Yaklaşık bir milyar insan da hayatlarının büyük kısmını harcadıkları bir aktivitede para dışında bir şey kazanmıyor.
……

Bayağı kötü bir durum. Hatta o ilgisizliğin insanlığa verdiği hem psikolojik hem de ekonomik zarar düşünüldüğünde skandal.

Çalışmayı nasıl daha cazip hale getirebiliriz? Güzel bir çalışma alanından bağımsızlığa, pek çok faktör yardım edebilir ama belki de en önemlisi, net ve değerli bir amacın olması. İnsanlar yaptıklarının bir işe yaradığını hissetmek ister. Ekonomi uzmanı  John Kay’in dediği gibi, ” Yaşamak için nefes almak ne kadar amaçsa, iş konusunda da kâr o kadar amaçtır.” İnsanlar patronlarını zengin etmenin ötesinde hedefler ister.

Yöneticilere şirketlerinin para kazanmak dışında ne amacı olduğunu sorduğunuzda genellikle boş bakışlarla karşılaşır ya da ” müşterilerimize hizmet” gibi basmakalıp cevaplar duyarsınız. Hatta bazı şirket yöneticileri ticari bir kurumun, hisselerinin değerini artırmaktan başka bir amacı olması fikrine katlanamaz bile. Bu kadar çok çalışanın işine ilgisiz olması şaşırtıcı değil.

Bir çalışanın katkısının bulunacağı değerli bir amaç ya vardır ya yoktur diye düşünebilirsiniz. Ama amaç, ne kadar önemli gelse de bir dereceye kadar hayal gücümüzün bir parçası olarak görülebilir. Hayatınızdaki en mühim şeyin çocuklarınızı iyi yetiştirmek olduğunu söyleyebilirsiniz. Tanıştıkları kıza mutluluk vermek, diyebilirsiniz.Güçlü bir firma kurmak, olimpiyatlarda madalya kazanmak ya da akciğer kanserini tedavi etmek de diyebilirsiniz. Hatta birden fazla hedefi   kovalayabilirsiniz. Her sabah yataktan kalkma sebebiniz size kalmış. Dolayısıyla amaç oluşturulabilir ve bu, onu daha değersiz kılmaz.
………

İş dünyasından ideolojik olarak nefret eden biri, çalışanların başka birine yardım ettiklerini hissettiklerinde işlerinden daha çok keyif aldıklarını ve işlerini daha dikkatle yaptıklarını öğrendiğinde şaşırabilir. Şirketler para kazanmak için yola çıkabilir ama çalışanları genellikle yaptıklarının bu hayatta bir işe yaradığını bilmek istiyor ve bu eğilim gün geçtikçe büyüyor gibi görünüyor. Çalışmayı daha cazip kılmak istiyorsak, bu eğilimi anlamak ve buna karşılık vermek gerekiyor.

Hangi Doğru/ Hector Macdonald

Ölüm de sığmaz satırlara

•Doğum gibi, yaşam gibi, ölüm de sığmaz ki satırlara•

Herkes kendi hikayesinin içinde yaşar, ancak yaprak yaprak açılan zamanın sayfalarında değişir herkese göre hikayenin kahramanları…
Satırda ya da sayfa aralarında durduğunuz yer farklıdır o an çünkü.

Benzeşmeler, kesişmeler, duygudaşlıklar, kan ya da gönül bağı, adına ne koyarsanız koyun O pek çok rolle, hikaye içinde akar da akar, hem de yaşam hikayenizin her girdabında.

Yaprak yaprak, satır aralarında hep yaşar, zamanın içinde hangi sayfada, hangi satırda karşınıza çıkacak bilemezsiniz, o hikayeye gireceği yere çoğunlukla kendi karar verir masallardaki Peri gibi…

Hikayeye her girişi sevgi, umut, iyilik, şefkat ve yeni bir öğretidir. Gülümsersiniz yaşayan satırlarda, yaşama dair metiyeler dizi dizi akar yine yeniden aranızda, acıyı, yaşamı bal eylersiniz. Hikayenizden ara ara her çıkışı başka bir hikayede parlayışıdır. Feyz olur O, o ara başkalarına…

Ya tüm hikayelerden o sessiz ancak gürültü çıkışı… İşte o an!!! Can ve hayal kırıkları batar yaralarınıza… Hikayenizin en önemli kısmını dolduran satırlar eksilmiş gibi gelir… Bir kalem kırılmıştır o an bin parça hıçkırıkla.

Sonra bir anda aklınızı başınıza getiren cümleleri gelir aklınıza! Bir an sesi çalınır kulağınıza, kalp duvarınıza hızlıca vurur yankısı. Acı bir tat burulur tarifsiz duygularınıza, satırlarınıza bir gülümseme kondurursunuz sulansa da hikayeniz bu kez gözyaşınızla!

Unutmak istemediğiniz hiç bir kahraman hikayeden ayrılmaz, sizinle sizdedir. Ölümsüzdür.

Kirpiğinizin ucunda bir damlada, kalbinizde incecik bir sızıda, hikayenizin silinmeyecek satırlarında, sesli sessiz cümlelerinizde, SEVGİ’de…

Biz istemezsek kaybolmaz ki hikayelerimizin kahramanları biz yaşadıkça onlar, bilinmeyen ve görülmeyen bir mekandan hikayemize gülümseyerek göz kırpmaya devam eder. Kendi sonsuz özgürlüğünden ve kendi bütünlüğünden.

•Pek çok rolle hayatımda var olan Bilge kadın manevi teyzemin sonsuz anısına ithafen, kaybettiğimiz kahramanlara•

Evren’den

Pandoranın Kutusu

Antik döneme ait bir efsanedir. Prometheus, Olympos’tan ateşi çalar. O zamana kadar ateş insanlar tarafından bilinmiyordu. Ateşi çalar ve insanlara verir. Bunu öğrenen Zeus çok sinirlenir ve Prometheus’u, hiç kimsenin yaşamadığı kafkasya’daki dağların tepesine zincirler. 

Bir kartal gelir ve her gün taşların üzerinde yatan Prometheus’un karaciğerinden bir parça yer. Prometheus ölmez. Karaciğeri kendisini yeniler. Ertesi gün kartal tekrar gelir ve karaciğerinden bir parça daha  yer. Çilesi bitmez zavallı Prometheus’un. Ateşi çalmıştır, ateş bir metafordur insanlara akıl ve buna bağlı güven vermiştir. Eh bu da Zeus’u çok kızdırmıştır. 

Prometheus, Herkül tarafından kurtarılır. Ancak, Zeus ayağındaki zincirin çıkmasını engeller. Böylece Prometheus’un cezası devam eder. 

Bütün bu işkenceye rağmen Zeus insanlara hala çok kızgındır. Daha büyük cezalar vermek ister ve oğlu Hepaistos’u çağırır, balçık çamurdan bir kadın şekillendirmesini emreder. Yani Pandora’yı. Bütün Olympos sakinleri hediyeler verir Pandora’ya. Zeus’un armağanı ise bir kutudur. Pandora’ya bu kutuyu açmamasını söyler. Eğer kutu açılırsa çok kötü şeyler olacağını söyler. 

Onu insanların arasına gönderir. Prometheus’un ikiz kardeşi Epimetheus’un kapısını çalar güzeller güzeli Pandora. 

Pandora o kadar güzeldir ki, Epimetheus ona aşık olur ve hemen evlenirler. Mutlu bir hayat sürerler. Kutu hep evlerinin baş köşesinde ve kilitli olarak durmaktadır. 

Pandora, kutunun içindekileri merak etmektedir. Yasak olması bu merakını iyice arttırmaktadır. Sonunda merakına yenik düşer ve kutuyu açar. 

PANDORANIN KUTUSU AÇILINCA

İçinden, Hastalık, keder, ıstırap,yalan, riya, şiddet, nefret gibi insanları mutsuz edecek bütün kötülükler ortaya saçılır. Pandora büyük bir pişmanlık duyar ve kutuyu hızla kapatır. 

Kutunun içinde tek bir kötülük kalır: UMUT. 

Umut kötülük müdür? Böyle düşünen filozoflar var. Biri Nietzche. 

Nietzche:  “umut en son kötülüktür, çünkü işkenceyi uzatır” der. Onun görüşleri de Stoacılar adında bir felsefe okuluna kadar dayanır. 

Aslında yaratılmış her şeyde tanrının suretini gören, insana tanrının iradesinden bir kısmının bağışlandığını ve seçme özgürlüğü sebebiyle diğer yaratılmışlardan üstün olduğu gibi panteik bir inanç sistemi geliştiren bu filozoflara tarikat demek daha doğru olur ama biz felsefe okulu diyelim.  

STOACILAR

Stoa, saçak demek. Pazar yerlerinde dükkanları korumak için antik dönemde saçakların örttüğü koridorlar vardı. Filozoflarda bu saçaklarda yürüyüp gençlere felsefe dersleri verilirdi. Antik dönemde bu okulun kurucusu Kıbrıslı Zenon’dur. Aslında bir tüccar olan Zenon okuduğu bir kitaptan etkilenerek, işi gücü serveti bırakıp kendini felsefeye vermiştir. Yetmiş yaşına kadar güzel bir yaşam sürmüş önerdiği yol ise bir çeşit okula dönüşmüştür. Bu okulun en ünlüleri, Denizli’li (Hieropolis) Epiktetos, Roma’yı yakan imparator Neron’un öğretmeni Devlet Adamı Seneca ve Gladyatör filminden hatırlayacağımız, Roma’nın beş büyük imparatorunun sonuncusu bilge kral Marcus Aureulius’tur. 

Stoacılar’da “Umut bir afyondur” derler. Bu felsefeye göre hayatın amacı erdemli olmaktır. Mutluluğun tek bir yolu vardır: o da hiç kimseden,  hiç bir şey beklememek… 

ERDEM

Stoacılar ahlakın ilk yarısını akıl ile, ikinci yarısını da erdemlerle açıklıyorlar. En önemli erdemler: 

Bilgelik

Yiğitlik

Adalet 

Dürüstlük

Ölçülü olmak’tır. 

Hayat adil olmayan, acımasız bir yerdir. Erdemli bir insan büyük bir felakete bile gülerek bakabilmelidir. Tüm felaketlerle yiğitçe savaşmalıdır. 

İnsanın en büyük korkularından biri olan ölüme savaş açmazlar. Stoacı’lar: ölümden korkmazlar. Aksine ölümü seçebilmeyi ve vaktinde ölebilmeyi erdem sayarlar. 

KADERİMİZSE ÇEKERİZ

Denizli’de bir köle olarak doğan, Epiktetos, daha sonra Bulgaristan’da bir okul açmıştır. Onun güzel bir sözü var: “Mutluluk ve özgürlük tek bir prensibi net olarak anlamakla başlar: bazı şeyler sizin kontrolünüzdedir, bazıları da değildir”. 

Kaderci bir bakış açısı diyebilirsiniz. Bir anlamda öyle ama kontrolünüz dışında olan şeyleri ayırt edip kabul etmekten bahsediyor. Tamamen teslim olmaktan değil. 

BASİT YAŞAM

Bu okulda, basit bir yaşam tercih edilmiştir. Basit yiyecekler, basit kıyafetler. Daha sonra yokluğu hissedilmesin diye lüksü baştan hayatlarından çıkarmışlar. 

İsa’dan 3 asır önce yaşamış Zenon, İsa gibi basit bir yaşam sürmüştü. İsa ile aynı çağda yaşayan Seneca ise, İspanyol bir şövalyenin oğluydu, iyi bir hatipti, avukatlık ve senatörlük yapmış, İmparator Neron’un hem hocası hem de baş yardımcısı olmuştu. Roma’nın en ihtişamlı dönemlerinden birinde imparator olan Marcus Aurelius  gibi Seneca da sade bir yaşamı seçmişti. 

Özünde kölelere, ezilmişlere daha uygun bir felsefe olmasına rağmen, mutluluğun ve huzurun sade bir yaşamda olduğunu bulmuşlar demekki. 

Zaten bu yüzden köleliğe de karşı çıkmışlardır. 

Evreni yöneten bir iradenin olduğuna ve bu iradenin bir kısmının insana geçtiğine (Külli irade, cüz-i irade), bu yüzden insanların eşit olduğuna inanıyorlar. 

Özetlersek, bu okul, basit yaşamayı, erdemli olmayı, zorluklar karşısında yiğitçe savaşmayı ve dayanıklı olmayı öğretiyor. Diğer taraftan ise hiç kimseden hiçbir şey beklememeyi. Umut bir afyondur diye düşünüyor. 

UMUT KÖTÜ BİR ŞEY Mİ? 

Bu sizin bakış açınıza bağlı. Pandora efsanesinin bir başka versiyonu da var. 

Zeus’un Pandora’ya hediye ettiği kutunun içinde sadece iyilikler vardı. 

Pandora merakına yenik düşüp kutuyu açtığında, bütün iyilikler Olympos’a geri döndü. Geriye ise yine sadece umut kaldı. 

Böylece bütün iyi şeyleri kaybetmiş oldu. 

Ancak elinde dünyadaki tüm zorlukları ve kötülüklerle başa çıkmasını sağlayacak bir tek iyilik kalmıştı: UMUT. 

ŞAMPİYON

Hepimiz hayatımızda en az bir yarış kazandık. Spermin o uzun koşusunu. Yüz milyon sperm arasından birinci olduk ve dünyaya geldik. 

Kimine göre hayat bir armağandır. Kimine göre ise bir ceza. Siz nasıl görürseniz öyledir. Tıpkı en büyük korkumuz, ölüm gibi. Kimi durumda bir armağan kimi durumda ise bir cezadır ölüm. 

Doğum ve ölüm birer kapıdır. Yaşam bu iki kapı arasındaki yolculuk. Hepimiz bir şampiyonlukla başlarız yaşama, 

“Bütün şampiyonlar, bir sonraki yarışta kaybedebilirler. Bir kişiyi şampiyon yapan, bir gün kaybedeceğini bilmesine rağmen yarışa devam edebilmesidir!” 

Umut, beklentiyi ve acıyı arttırır belki, ama yaşam bütün zorluklarına rağmen mücadeleyi hak eder. 

Bir gün tökezleyip düşersen yada yenilirsen yarışta, 

Tekrar kalk ayağa 

Tekrar yarış. 

Yolda karşına çıkıp seni düşüren taşlar kontrol edemeyeceğin şeylerdi belki ama. Tekrar kalkmak ve tekrar yarışmak senin elinde. 

Hadi Şampiyon. 

Sıra sende. 

Asla umudunu kaybetme!

 Prof. Dr. Gökhan Akbulut 

19 Mayıs 2020 

Bu Yazı izmirgazetesi’nde 21 Mayıs 2020 tarihinde yayınlanmıştır

https://www.izmirgazetesi.com.tr/pandoranin-kutusu-makale,239.html

Yalnızlık Salgını

Suhal Eriş yazdı.

KORONA VİRÜS ÖNCESİ  (kVÖ)

Yıllar nasıl da geçti. Yazdım, karaladım, bıraktım sonra tekrar kaleme sarıldım ama yazdıklarımı bir türlü bir araya getiremedim. Hep erteledim, hep ‘Yarın’ dedim…

Erteleme, 2020’nin Ocak ayında, çok uzaklarda ortaya çıkan ve bir anda yayılarak dünyayı kasıp kavuran ‘korona virüs’ hepimizi etkileyen bir kargaşaya dönüşünceye kadar devam etti. 

Virüs haberlerinin yarım kulakla dinlenip önemsenmediği günler hızla geçti, Türkiye’de de ilk can kaybının duyulduğu 18 Mart 2020 Çarşamba gününe gelindi. Felaketin adının korona virüs ve bulaşıcı olduğunu yeni fark etmiştik ki, iletişim araçlarındaki virüs haber bombardımanı ile birlikte hastanelerdeki doktor, hemşire ve diğer sağlık personelinin aşırı titizliğini ve telaşını görünce durumun ciddiyetini anladık. 

Türkiye genelinde, tüm yazılı ve görsel basın, kısa süre sonra Sağlık Bakanlığı’nın duyurularını yaymaya başladı. Sanal dünya da panik halinde bu bilgileri paylaşarak, biraz da üzerine ekleyerek telaşa katkı sağladı. Mümkün olduğunca kimseyle temas etmemeye, sokağa çıkmamaya çalışırken, 21 Mart’ta açıklanan 65 yaş üstü vatandaşların sokağa çıkmasının ve   sonrasında bu sürece 20 yaş altının dahil edilmesi ile hafta sonundaki iki günün de yasaklandığı kararı; evlerde, sokakta, dağda taşta, yerde gökte yankılandı. Zamanı bile unutup evlerde yalnızlığa direnirken daha çok düşünmeye, geçmişi hatırlamaya ve geleceğe ait zorlama hayaller kurmaya başladık. Ben de bu düşünceleri yazıya dökerek süreçte bir tuzum olsun istedim.

Öncellikle geçmişe dalarak; hayata tutunma çabalarımı,  günah ve sevaplarımı,  biriktirdiğim dostları, anı yaşarken sahiplendiğim hatıraları, teknolojiye uzak durmanın ve buna direnmenin boş bir çaba olduğunu anladım.

KOCA DÜNYA PARMAKLARIN UCUNDA

Son 40 yılda, şehirleşmenin yoğunlaşması, sanayileşmenin artması ve teknolojinin yayılması ile birlikte; Dünya, tuşlara dokunan parmakların ucuna sığmış ve insanlar yalnızlaşmaya başlamıştı.

Sanayinin gelişmesine bağlı olarak ekonomik gelir düzeyleri yüksek ve düşük toplum katmaları arasında büyük farkların oluşması nedeniyle ihtiyaç sahibi insanların sayısı bir hayli artmıştı. Bunun sonucunda da ekonomik geliri güçlü bireyler, diğerlerinden uzaklaşma yolunu seçmiş, farkında olmadan yalnız kalmaya ve kendilerini kapatmaya gönüllü bir şekilde razı olmuş, teknolojisi üstün iletişim araçlarıyla (telefon, tablet, bilgisayar vb)  yeni dostluklar aramaya başlamıştı.

Sanayi ve ekonomik değişmelerin emeğe talebi artırmasıyla, evlerde anne babaların çalışmak zorunda kalmaları; eşlerin birbirleriyle, çocukların ebeveynleri ile aralarına mesafe girmesine neden oldu. Ebeveynler çocuklarıyla, büyükler torunlarıyla,  akrabalar birbirleriyle, ya özel günlerde, bayramlarda görüştüler ya da iletişim araçlarıyla irtibat kurdular. Arkadaşlıklar ve dostluklar üzerine görüşmeler yapsalar da çoğunlukla salgın halinde yayılan ve bağımlılık yapan iletişim araçlarını daha çok tercih ettiler. 40 yaş ve üstündekiler, başta bu duruma üzülseler ve eleştirseler de zamanla onlar da teknoloji, sanayi ve ekonomik değişim karşısında alışkanlıklarını değiştirmek zorunda kaldılar.

Tüm bu gelişmeler ve değişmeler nedeniyle akraba, arkadaş ve toplum ile yüz yüze iletişim azalırken, ihtiyaç duyduğu her şeyi, ellerindeki tablet, bilgisayar ve telefon üzerinden internet aracılığıyla elde ettiklerini görenler, insanlara artık fazla ihtiyaç kalmadığı düşüncesini bilinçaltlarına yavaş yavaş işlediklerinin farkında bile değillerdi. 

İnsanlar birbirlerinden uzaklaştıkça mazeret aramaya veya mazeretler üretmeye başladılar. Ebeveynler çocuklarının, çocuklar büyüklerinin olumlu yönlerini öne çıkaracakları yerde, taleplerine olumsuz yanıt verenlerin her halinde her tavrında kusur arar oldular. Bir yandan bu kusurlar bahane edilerek bir yandan da çıkar ilişkilerinin zedelenmesi sonucu, akraba ve dostlarından uzaklaştılar ve yalnızlığa alıştılar.

Çocuklar da daha anne karnındayken anne veya babasının elindeki telefon, tablet ya da bilgisayarların tıklarını hissetmiş, insan sesini nadiren duyar olmuştu. İki üç yaşında tablet ve telefonla kaynaştılar. Akıllı cihazları kullanma becerilerine bağlı olarak da ‘mucize bebekler’ olarak görülüp kutsandılar. Böylece Onlar da yalnızlığa hazır hale getirildiler. . 

Sürecin farkına varan bilim insanları ve 40 yaş üstündeki büyükler, teknoloji salgınının insanları yalnızlaştırdığına ve toplumsal yaşamda büyük tahribata yol açacağına dikkat çekerek tedbir paketleri açıklamaya henüz yeni başlamışlardı ki……

KORONA VİRÜS SONRASI (kVS) DÖNEMİ 

Teknoloji salgını, yalnızlaşma, sosyal yaşamın zayıflaması, çıkar ilişkilerinin artması ve de insanların birbirlerinden uzaklaşması derken…

Salgın yaklaşık bir ay sonra diğer ülkelere de yayılmaya ve can almaya başlayınca, parmaklarının ucunda dünyayı takip eden insanların evlerinde kaygı başladı. Yıllar önce veba, sıtma, sars, kolera, AIDS, kuş gribi, domuz gribi salgınlarına tanık olan insanlık, dünyanın her köşesinde “korona virüs” adlı yeni bir salgınla tanışmak zorunda kaldı.

Oysa başımızda yeterince salgın vardı zaten. Her yere, her konuya parmak uçlarıyla ulaştıran SANAL DÜNYADA YAŞAMA BAĞIMLILIĞI (Internet, telefon, tablet, bilgisayar); daha fazla çok daha fazla harcamayı özendiren TÜKETİM SALGINI, kadim dostlukları eriten, giderek de ortadan kaldıran ÇIKAR İLİŞKİLERİ SALGINI gibi musibetlerin aşısı ve ilacı bulunmamışken, insanlar birbirlerini aile içinde dahi göremezken, KORANA VİRÜS diye bir salgının zamanı mıydı şimdi?…

Korona virüs adlı salgına karşı en birincil tedbirler sayılırken yayılmayı önleme amacıyla kullanılan kelimeler de söz dağarcığımıza yerleşti. “Sosyal mesafe, izolasyon, evde kal, yalnız kal, kimseyle görüşme, temas etme, zirve, su, sabun, dezenfektan vb. kelimeler ile “Dostlarınızı ziyaret etmeyin, telefonlarla görüntülü görüşün, teknolojiden yararlanın, size maske için kod gönderilecek, internetten başvurun vb” kısa cümleler ile öncelikle 5 yaş üstü çocuklara ve yetişkinlere yalnızlaşmanın faydaları anlatılıyor, kendine kapanmanın hayat kurtaracağı insanların beynine nakşediliyordu. 

Ayni mahallede, aynı apartmanda veya aynı sitede oturanlar, birkaç ay öncesine kadar senli benli oldukları yaşam tarzından kopmaya başladı. Çocuklar, anne babalar birbirlerine ihtiyaçlarının olup olmadığını sormaya çekinir oldu. İhtiyaçları olursa getirdikleri paketlerden, yiyecek, içecek veya giyeceklerden ‘virüs bulaşır’ korkusu, bedenlerin birbirinden uzaklaşmasını tetikledi. Süreç uzadıkça da bu davranışların olağan olduğu düşüncesi zihinlere yerleşti.  

Toplumsal ilişkilerin sınırlandırılmasının yanı sıra aile içi iletişimin de kopması, birbirinden uzak durulması, araya mesafe konulması gerektiği;  yazılı ve görsel basın ile sanal alemde o kadar çok vurgulandı ki insanlar, hijyen kurallarına, dezenfekteye, elleri sabunla yıkama uyarılarına harfiyen uysalar da birbirinden en az bir-iki metre uzakta kalmaya, konuşmamaya hatta odalarını ayırmaya kadar varan radikal davranışlar geliştirdi. Yürürken tanıdık birisiyle karşılaşıldığında yolların değiştirildiği, hapşıranlara yüreklerdeki ‘bulaşma’ korkusuyla ‘Çok yaşa’ denilmediği, bunun yerine oradan uzaklaşıldığı; çocukların, torunların, gençlerin, arkadaş ve dost ilişkilerinin azaldığı ve yalnızlaşmanın davranış biçimi haline gelmeye başladığı bir dönemden geçiyoruz.

Dünya genelinde hastalığa yakalananların ve korona virüse karşı mücadeleye yenik düşenlerin sayısının artması, insanlarda ‘yalnızlaşmak zorunda oldukları inancını’ yaygınlaştırdı.

Öte yandan bir dostumun, “Virüs şüphesiyle hastaneye gittiğimi kimseye söyleyemedim. Çevremden yardım isteyemedim hatta test sonucum negatif çıkmasına rağmen bunu çocuklarımla ve akrabalarımla paylaşamadım. İletişim araçlarıyla yapabildiğim görüşmelerle yetindim’’ yakınmaları, durumun ne kadar zor olduğunu anlatmaya yetiyordu. Bu tür davranışların olağan bir tavır haline gelmesi daha da vahim bir durumdu elbette…

Yukarıdaki değerlendirmeler ile birlikte; sosyal izolasyon ve sosyal mesafe kaygısıyla, annesini, evlatlarını, torunlarını haftalarca göremeyen, uzaktan sevmekle yetinmek zorunda kalan, eş, dost, akraba, arkadaşlarıyla sadece telefonla ya da sosyal medya aracılığıyla görüşebilen birisi olarak ‘Yalnızlaşma tehlikesinin farkına varmalıyız’ diyorum. 

VİRÜS SONRASI (VS) DÖNEMİNE HAZIRLIK

Dünyada çeşitli zamanlarda ortaya çıkan savaşlar, tabi afetler ve salgınlar,  ülkelerin kültürlerinde ve sosyal yaşamlarında köklü değişikliklere sebep olmuştur. Daha çok bireyselleşme şeklinde kendini gösteren bu değişim, sosyal ve ekonomik diğer sebeplerle birlikte ülkemizde de geleneksel insan ilişkilerinde sarsıntıya yol açmıştır. 

Bu durum, er veya geç bitecek olan korona sonrasında ağırlığını daha fazla hissettirecek, sadece kendini ve ailesini düşünen bireyselleşmeyi hızlandıracak, toplumsal travmayı artıracaktır. Şu anda hastalığın günlük yaşamdaki tahribatını azaltmaya yönelik yardım kampanyalarına yoğun katılım olsa da gelecek günlerde bu dayanışma etkisini azaltabilir. Bu nedenle salgından sonra sosyal yaşantıda oluşacak olumsuz kültürel değişimin önüne geçilmesi ve yalnızlaşmanın salgın haline gelmesini önlemek için şimdiden iç düşüncelerimizi ve iletişim alışkanlıklarımızı gözden geçirmemiz gerekmektedir. 

ETKİYİ AZALTMAK  MÜMKÜN  

Virüs kapma endişesiyle insanların birbirleriyle görüşmekten kaçındığı bir dönemde, büyüklerinden ve arkadaşlarından uzaklaştırdığımız, sokağa çıkaramadığımız, oyuncaklarına bile dokunmalarının dezenfekte gerektirdiğine inandırdığımız çocukları ve gençleri, gelecekte korku ve yalnızlık fobisi beklemektedir. En az virüs kadar tehlikeli bir salgın olan sosyolojik – psikolojik kaygı bozukluğunun sorun haline gelmesinin önlenebilmesi, gelecekte insanlarımızın psikolojik, sosyal ve kültürel tahribatına yol açmasının engellenmesi amacıyla siz de  birtakım tedbir ve uygulamaları hayata geçirilebilirsiniz.…

Virüsün etkisini tamamen yitirmesini beklemeden hemen şimdi mevcut şartlardaki iletişim araçlarını kullanarak tüm büyükleriniz, akraba, dost, arkadaş ve komşularınızı ile hatırlayabilir, onların sizi aramasını beklemeden harekete geçebilirsiniz. Siz önderlik yaparak;

  1. Karşınızdaki kişiden hiçbir beklentiniz olmadan  “Günaydın, iyi günler, iyi akşamlar’’ gibi selamlama kelimelerini sıkça kullanarak hatırlarını, nasıl olduklarını, ihtiyaçlarının olup olmadığını sorunuz.
  2. Sahip olduğunuz arkadaşlarınızın bugüne kadar eksik, zaaf ve de beğenmediğiniz yönlerini unutarak onları olduğu gibi kabul ederek sevginizi gösteriniz. Onları merak ettiğinizi hissettiriniz.
  3. Çocuklarınızdan beklentilerinizi yüksek tutmadan hatta hiç beklentinizin olmadığını kendinize inandırarak onların aramasını beklemeden yaptığınız aramalarda öncelikle sevginizi gösteririniz.
  4. Bu zor zamanlarda, mecburiyetten de olsa evde eşinizle baş başa kalmayı avantaja çevirerek; anlaşmazlıklarınızı, huzursuzlukları öne çıkarmak yerine, yaşadığınız o güzel günleri hatırlamayı, sevgi sözcüklerini sıkça kullanmayı önceleyiniz.
  5. Bugüne kadar çeşitli sebeplerle önceliğimizin isteklerimizin peşinden koşmak olduğunu hatırlayarak sahip olduklarınızla yetinmeyi, fazlasının sağlık, akraba, arkadaş, dost ve nefes olmadan hiçbir işe yaramadığını hatırlayarak şimdiden kendinize ve çevrenize zaman ayırmanızı, onlarla kısa bir gelecek sonunda daha çok zaman geçirmeye dönük planlar yapmanızı öneririm.
  6. İnsan hayatını kolaylaştıran ve mutluluğu artıran sihirli üç sözcüğün  ‘Teşekkür ederim, lütfen, özür dilerim’ ifadelerinin kapsamını biraz daha genişleterek “sevgi, nezaket, zarafet…” sözcüklerini daha çok kullanınız.
  7. Yaşınız ne olursa olsun, sivil toplum kuruluşlarının en az birinde görev almayı gerçekleştiriniz
  8. Amacınız ne olursa olsun; öncelliğinizin daha çok maddi kazanç biriktirmek yerine dostlar biriktirmek olduğunu unutmayınız ve bunu kendinize hedef seçiniz.
  9. Önümüzdeki yıllarda yeni dostlukların kolay oluşamayacağını, yalnızlaşmanın virüs gibi yayılacağını göz önüne alarak mevcut dost ve akrabalarınızı kaybetmemeye özen gösteriniz.
  10. Eşyaları sevmek yerine kullanmayı, insanları hep sevmeyi tercih ediniz.
  11. “Zarafetin göze batmak değil akılda kalmak olduğunu”, unutmadan akılda kalacak söz davranışları sergilemek amacıyla daha çok okuyunuz.
  12. Bilgi, beceri ve diğer tecrübelerinizi pek çok bedel ödeyerek elde etmiş olsanız da kazandıklarınızı çevrenize bedelsiz aktarmanın mutluluğunu yakalayınız. Böylece salgının yol açtığı yalnızlıktan kurtulmaya katkı sağlayınız.

İnsanların virüs kapma endişesiyle birbirleriyle görüşmekten kaçındığı bir dönemde, büyüklerinden ve arkadaşlarından uzaklaştırdığımız, sokağa çıkarmadığımız, oyuncaklarına bile dokunmalarının dezenfekte gerektirdiğine inandırdığımız çocukları ve gençleri gelecekte korku, yalnızlık fobisi beklemektedir. En az virüs kadar tehlikeli bir salgın olan sosyolojik – psikolojik kaygı bozukluğunun sorun haline gelmesinin önlenebilmesi, gelecekte insanlarımızın psikolojik, sosyal ve kültürel tahribatına yol açmasının engellenmesi amacıyla siz de  birtakım tedbir ve uygulamaları hayata geçirilebilirsiniz.…

Yukarıda özetlenmeye çalışılan tavır ve davranışların; “Salgın sonrasında yaşanacak toplumsal travmanın azaltılmasına katkı sağlayacak, sosyal ilişkileri geliştirecek, yardımlaşma ve dayanışma içinde birlikte yaşama kültürünü zenginleştirecek davranışların, salgının sosyal yaşamda yol açacağı tahribatın azaltılmasına hizmet edeceği” inancıyla tüm akraba, dost, arkadaş ve insanlığa sevgi dolu selamlarımı sunuyor, sağlıklı günler diliyorum.  

                                                                              Suhal ERİŞ                                            İzmir/ 01 Mayıs 2020

Demode Kostümler


Demode Kostümler

Zamanın dar geçişlerinden birinde;

Sisli bir sokak başında durmuş gelen gideni izliyordu.

Onu göremezlerdi. Çünkü o gün kendine seçtiği oyunun kostümü ‘görünmezlik pelerini’ydi.

‘Ne kadar gürültülü ve sisli’ dedi…

Doğanın ahengini bozan tüm kuru gürültüler karşısında bir an kulaklarını tıkadı.

Az ileride bir kediye tekme atan genci gördü,

daldan bir anda korkup kaçan kuşu farketti, onun ilerisinde yaşlı, yürümekte zorlanan bir kadına çarpıp özür dilemeksizin kaçan adam.

İleride kavganın boyutunu sesleriyle de yükselten bir çifte takıldı sonra bakışları…

Önünden kolundan çekiştire çekiştire götürülen ağlayan çocukla kesişti bir an bakışları…

Elini uzattı çocuğa bir an görünmezliğini unutup, çocuk da uzaklaşırken dönüp dönüp ona baktı uzun uzun. O kadar insan içinde bir tek o çocuktu onu görebilen…

Dikenli kostümlerin tozları havaya karışmıştı;

Bir anda hapşurdu Maya;

‘İnsanlar hala bu tarihe karışması gereken dikenli, tozlu demode kostümleri üzerlerinde hala neden taşırlar ki’ diye geçirdi içinden.

Arabaların siren sesleri, insanların gürültülü sözcükleri, demode rollerin tozu uçuştu havada. Rüzgarın, dumanı, tozu, kuru gürültüyü savuşturma gayreti çaresizdi.

‘Ben çekiliyorum’ yoruldum dedi rüzgar…

Maya sıcaklığını hissederek rüzgarın yerini alan Güneş’e usulca başını kaldırdı;

‘İnsanların üzerine serpilen uyku tozunu alamadı rüzgar, peki sen, ya sen insanların kalplerindeki buzları eritebilir misin’ diye sordu narin sesiyle…

Güneş gülümseyerek;

“Bunu niye istiyorsun” diye sordu Maya’ya…

“Çünkü galiba insanlar kalplerindeki o

kocaman büyük buz kütleleri yüzünden, ne etraflarını ne de içlerindeki mutsuz çocukları görmüyorlar”

 Evrenden

Ma’kalem®️

@masalüniversitesi

@babyhoneyeyes

@mavilotu.org

@evrenbalgöz

Rollerden soyunmak

Üzerimize giydiğimiz kostümler midir bizi gerçekte biz yapan?

Yaşamda pek çok rolün kostümleri hazır bir dünya gardırobundan üzerinize olanı seçip aldınız siz de, ben gibi…  Pek çok rolü ana karakteriniz gibi de zaman zaman yaşadınız bu dünya masalında, ben gibi…

AE5AB22C-3771-4442-9FAD-908D2A4D8746Sadece rollere takılı kalan bir yaşam sürerken ana ve öz karakterden uzaklaşmak işte aslolan sorun buymuş anladım.

Aldığımız rollerin, bizi gerçek öz benliğimize götüren ve onu besleyen “yan rollerden” ibaret olduğuna inanıyorum artık. Ana karakterimizin inşası yaşamda aldığımız tüm roller aslında. Ne zaman mı anladım bunu kendi adıma…

Tüm kimliklerimin, rollerimin hükmünü kaybettiği işte o an’ da. Yaşadığım tüm rollerin üstüne çıkan bir senaryoyla karşılaştığımda,  “CA tanılı bir hasta” rolü aldığımda.

Ağlamayın demiyorum, ben o geceyi kendime ağlama izniyle geçirdim. Ancak ertesi sabah uyandığımda güçlüydüm, çünkü kendime o gece süreçte güçlü olma sözü vermiştim.

 “Hoş geldin iyileşmesi gereken yönüm. Korkma ben yanındayım!” 

Öyle de oldu tüm süreçlerde. İçimdeki ben dışımdaki görülen ben’e en başta verdiği sözü tutmaya çalıştı! O andan itibaren, içimde hissettiğim o güçle, tedavim boyunca hep barışık kalmaya çalıştım, yan rolümdeki kendimle… Aynadaki görüntü de bendim ve ona hep gülümsedim.  

Beklemeyin siz gülümseyin önce kendinize, siz sevin kendinizi koşulsuz kabulle…Ki en çok da o yönümüz hak etmiyor mu sevgiyle gülen gözlerin temasını?

Anladım ki! Korkularımızın farkına varmamış olmak ’mış en korkulması gereken. Korku’nun kendisi korkulacak şeyi yaratıyor’muş… 

Ben de zihin karmaşamla yarattığım dünyevi korkularımı fark ettim bu yolda, yengeçlerim beni kıskacına alan korkularımdı, zihnimin tutsaklıklarıydı, olumsuz biriktirdiğim duygularımın maddeleşmiş haliydi biraz da. Beden, zihin ve ruh arasında oluşan bir oyukta kalmıştım adeta.

Oysa korkulacak bir şey olmadığına kendimi inandırdığımda aslında öcü de yok olmamış mıydı çocukluk zamanında.

Duvarları ören de oradan çıkabilecek olan da biziz… En azından çabada olmak ‘aciz’ ya da ‘kurban’ rolünü kabul etmemek en önemlisi…

Sayın ki, zorlu bir es verdik kendimize; Gözlemleyin tüm geçmişinizi, hasar görmüş duygularınızı, korkularınızı fark edin… Dönüştürün kendinizi! Bu söylediklerim benim kendi adıma çaba ve gözlemim oldu kendi sürecimde.

Beklentisiz olun, kendinize verin her koşulda bonkörce sevginizi.

Önce zihnimizi yengecin kıskaçlarından arındalım, olumsuz zihin yansımalarına kaptırmayalım kendimizi. Çaba bizim olsun en azından!

Bu dönem bir dönüşüm süreci… Bir tırtıldan kelebek olmaya uzanan süreç gibi.

Zamandan bağımsız sevgilerle, kendi bütünlüğümüzden evrensel bütünlüğe yol almamız ve daima şifada kalabilmemiz düşüyle.

Evren Balgöz

#Neşe #Umut #Neşe #Farkındalık

20 Eylül – Dünya Jinekolojik Kanserler Günü adına 19 Eylül 2019 tarihinde Kansercerrahisi.blog sayfasında yayınlanmıştır.

🌸

Kanser ve Yengeç Sepeti sendromu

Medcezirlere karşı yüzmek gibi hayat…Üzerinize gelen bir dalgadan bazen habersiz, bazen hissederek, bazense farkına varmadan kabuslarımızla, ya da düşlerimizle büyüttüğümüz dalgalar üzerinde sörf yapmak gibi…

Bazen acı, bazen karanlık, bazen korkutucu, bazen travmatik, bazen sıkıntı veren. Bazen neşeli, bazen keyifli ya da bazen de talihsizlik dediğimiz durumlar, açılmayı bekleyen davetiyeler gibi elinize ulaştığınızda işte serüven de orada başlıyor…

Yengeçlerimin varlığını öğrendiğim o zamandan bu yana ‘zaman’ benim için tik tak seslerinden çok daha fazlası… Ezberimde olmayan pusulasız ve haritasız bir yolu yürümenin getirdiği duyguları zaman zaman sizinle paylaşarak geldiğim takvim yolu neredeyse iki yıl olmuş. Dile kolay…Bildiğim tek şey, uzun bir süredir, geçtiğim yolun izlerini kaybetmeden, akışta elime gelen davetiye ile, yürümeye devam ettiğim. Zaman zaman sizlerle, zaman zaman kendi içimde “anda”…

Bu davet dışa doğru alınan bir yol olmanın biraz dışında…çünkü bu yolculuk zamanın içinde, ancak aslında kendime doğru yaptığım bir yolculuk.

Kendimden kendime ve kendimden bütüne…

Bu belirsiz, ezberimde olmayan yolda hayatımın en zor öğretmeni ile karşılaşmak, kimilerine göre talihsizlik sayılabilecekken. Yengeçlerimin bana çıkardığı davetten öğrendiğim çok şey oldu ve hala öğrenme yolculuğum devam ediyor… Ben hayatın sadece bir nefes aralığındaki, anların toplamı olduğunu ve bu anlar toplamında yapmam gereken tek şeyin o ana katabileceklerim olduğunun daha çok farkına vardım sanırım. Ve hayatın elimize ulaşan davetlere iştirak etmemizi beklediğini…

Tüm yaşananlar sizin bakış açınızla da kendi içinizde şekillenirken, eğer merkezinize sadece sevgiyi, inancı ve değerlerinizi koyduysanız, kendi çekirdeğinize, içsel çocuğunuza ya da yüreğinizde açan çiçeğin özüne daha fazla yaklaşmaktasınız demektir…

Hızla akan zamanın içinde bir anda elime geçen davetiye ile karşıma çıkan kapıdan girmiş olduğum bu serüvende, yaşamın çengellerine takılan bizlerin kendimizden, gerçek yaşamdan ya da özümüzden ne kadar uzağa düştüğümüzün farkına vardım. Kapı dışa doğru değil, içe doğru açılıyormuş meğer…

“Neden’ sorusunu bile kendimize net ve samimi bir şekilde soramayacak kadar ciddi bir gürültünün ve zihin karmaşasının içinde hapsolduğumuzu, Televizyon kutusunun, haberlerin birbirine benzer acıları, hatta şiddet duygularını beslediğinin farkına vardım… ve aslında uyanıklık sandığımız şeyin içinde uykuda olduğumuzu…

Ancak şunu da kavradım ki, gerçek bir iyileşme ne kadar içerde de başlasa, dışarıda sizi ‘ölçmeye’ devam eden durum, kişi ve uyarıcılarla da her an karşılaşmak yine olası…

Evet yeni hikayede sanırım burada başlıyor; 2 yıl öncesinde ağır geçen operasyonum sonrasında Doktorum Gökhan Bey’e şunu söylediğimi hatırlıyorum; “hocam içimdeki yengeçleri temizlediniz, ya dışımızdaki yengeçler..…!”

Aldığım yeni Masal Terapisi Eğitiminde, Eğitmenim Fatih Hanoğlu bir sendromdan bahsettiği anda bir anda iki zaman çizgisi birleşti geçmiş ve şimdi arasında “an’da”.

Yengeç Sepeti Sendromu

SONY DSC

“Kumsalda yürüyen bir adam, avlanan balıkçıya yaklaştığında kova içerisindeki yakalanmış yengeçleri görür. Kovanın üstü açıktır, kapağı yoktur. Bu durum onu şaşırtır, çünkü yengeçlerin kaçabileceğini düşünür. Balıkçıya sorduğunda “Evet, tek bir yengeç olsaydı, kesinlikle kaçardı. Ancak, pek çok yengeç varsa, biri kaçmaya çalıştığında diğerleri onu yakalar, kaçamayacağından emin olur” yanıtını alır.

Tek yengeç kapaksız kovadan rahatlıkla çıkabilirken sayı arttıkça kaçış zorlaşır. Çünkü birbirlerini yukarı itmek yerine, aşağı çekerek engellerler. Bu durum, Yengeç Sepeti Sendromu’ nun çıkış noktasıdır.

Filipinliler arasında popüler olan kavram, ilk olarak aktivist yazar Ninotchka Rosca tarafından kullanılmış. “Ben sahip değilsem, sen de olamazsın.”, “Ben başaramıyorsam, sen de başaramazsın.” Bazı insanlar, bencilce davranarak hırslarını ön plana alarak başarmanın yolunun başkalarını geride tutmak olduğunu düşünürler. Kendileri ışığa ulaşamıyorsa, sizin de ışığınızın kesilmesini isterler. Bazen yargılarla, yıkıcı tenkitlerle iyi niyetinizi sabote etmeye çalışırlar.

Yengeç zihniyetine sahip kişiler, kendi karanlıklarının doğasına karşı tarafı çekmeye çalışarak, verim sağlayan kaynakların önemini azaltmayı hedeflerler. Onların başarılarını değil, başarısızlıklarını görmeyi beklerler. Mutlu anlarda bile eleştirecek noktalar bulabilirler. Karanlıktan beslenirler ve aydınlığa tahammülleri yoktur. Şaşırtırlar, bir verip bin alırlar. Empati ve merhametten yoksundurlar.”  *

Ne kadar tanıdık geliyor değil mi, içimizdeki yengeçlerin dışımızdaki yengeçlerle benzerlikleri…

İçimizde ve dışta yapacağımız gözlem ışıktır ve ışık da farkındalıktır.

b5b34ef4c1d6267c93b56644aeff0889

Geleceğe yolladığımız tüm pulsuz mektupların kendimizden tüm evrene, güzellik, sevgi, mutluluk ve neşe getirmesini dilerim şifa ile.

Ve dilerim içimizde ve dışımızda karşılaştığımız sadece gerçek bütünleyici düşler, samimi sevgiler ve ışık olsun.

Hayatımızda “iyiki” diyeceğimiz insanların artması düşü ile… Sevgiler.

Evren’den

*

Ruhuma katılan her bir rehberime ve hatırlatıcıya…

Fiziksel ve ruhsal anlamda yeniden yapılanmam konusundaki katkıları ile beni sizlerle buluşturan Değerli Doktorum Prof. Gökhan Akbulut’ a, ayrıca düşlerime desteğiyle yeni bakış açıları kazanmama destek sağlayan, araştırma ve eğitim notlarını bu makale için bizlerle paylaşan Eğitmenim Fatih Hanoğlu’na  tekrar teşekkür ediyorum.

Kokunun iyileştirici gücü

Koku’nun İyileştirici Gücü

Doğanın bize sunduğu en güzel armağanlar, bitki, çiçek ve ağaçlar.

Bitkiler -özellikle aromatik bitkiler- çoğalmak, yaşamlarını devam ettirmek ve kendilerini korumak için çeşitli özler üretiyor. Bu özler ki ister kendi doğallıklarında salgılanan kokularla, ya da çeşitli işlemler sonrası, insan sağlığı için katkısal bir dönüştürücü etkiye sahip.

Örneğin gül yağı, yaklaşık 300 farklı bileşik barındırıyor.

Bitkilerin iyileştirici gücünden yararlanan Aromaterapi; fiziksel ve duygusal iyilik hali sağlıyor.

“Tarihte koku, insanları etkileme konusunda o kadar önemli ki, 12. yüzyılda Mısır Kraliçesi olan Cleopatra, güzel bir kadın olmamasına rağmen Mısır rahiplerine hazırlattığı kokularla döneminde nam salmış, gülün de içinde bulunduğu esanslarla büyük bir etki meydana getirmiştir.

Babil ve Çin’de de kraliçeler çekici bulunmak için gül ve zambak kullanmışlardır.’

Türk tıp tarihinde İbn-i Sina ve Biruni gibi ünlü tıp alimleri, birçok bitki ve kokusu gibi, gülün de birçok hastalığı önleyici ve giderici olduğunu söylemiş ve hastalar üzerinde uygulamışlar.

Bu alimler, gülü akıl hastalarının tedavisinde kullanmış ve hafızayı açtığını, belleği güçlendirdiğini görmüşlerdir.

Nitekim, bir Alman araştırma grubu, denekleri gül kokulu bir odada uyuttuktan sonra zeka ve algılama seviyelerinin arttığını görmüş, daha sonra bir Türk araştırma grubu da gülle beslenen farelerin hafızalarının güçlendiğini ispatlamıştır.’

Divan Edebiyatı’nın güçlü şairlerinden Osman Nevres’in aynı zamanda bestelenen şiirinin ilk dörtlüğünde şöyle bir ifade geçer:

”Senden bilirim yok bana bir faide ey gül

Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül

Etsem de abestir sitem-i hare tahammül

Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül”

Düzenlenmiştir:

Kaynaklar: HaberTurk

Koruyucu Sağlık

Düzenleyen Evren Balgöz

« Önceki Yazılar