Category Archives: Uncategorized

Mutfak Saati

Onlara doğru geldiğini daha uzaktan görmüşlerdi, çünkü dikkat çekiyordu. Oldukça yaşlı bir yüzü vardı ama yürüyüşünden ancak yirmi yaşında olduğu anlaşılıyordu. Yaşlı yüzüyle onların yanına, banka oturdu, sonra onlara elindekini gösterdi.

Bu bizim mutfak saatimizdi, dedi ve güneşin altında bankta oturan herkesi sırayla inceledi. Evet, ancak bunu buldum. Geriye kalan tek şey bu! Elinde tabak gibi beyaz bir mutfak saati tutuyor ve parmaklarını maviye boyanmış rakamların üzerinde gezdiriyordu.

Başkaca bir değeri yok, dedi özür diler gibi, bunu ben de biliyorum ve öyle ahım şahım bir şey de değil. Beyaz cilasıyla yalnızca bir tabağa benziyor ama bence üzerindeki mavi rakamlar da güzel görünüyor, dedi. Ama elbette ibresi tenekeden ve artık ilerlemiyor da, hayır, işin aslı bu bozuk, orası kesin ama yine de her zamanki gibi görünüyor, artık ilerlemiyor olsa da.

Bir parmağının ucuyla tabak şeklindeki saatin kenarı boyunca dikkatle bir daire çizdi ve kısık sesle geriye sadece bu kaldı dedi. Güneşin altında bankta oturanlar ona dönüp bakmadı. Biri ayakkabısına, bir kadınsa çocuğunun arabasına bakıyordu. Sonra başka biri dedi ki:

Her şeyinizi kayıp mı ettiniz?

Evet, evet dedi sevinçle. Düşünün ki her şeyi, sadece bu, sadece bu saat kaldı. Sonra saati tekrar yukarıya kaldırdı, sanki diğerleri daha önce onu görmemiş gibi.

Ama artık çalışmıyor, dedi bir kadın.

Hayır, hayır, çalışmıyor, bu bozuk, bunu biliyorum. Ama yine de her zaman olduğu gibi görünüyor: mavi ve beyaz. Ve bir kez daha onlara saatini gösterdi ve en güzeli, diye devam etti heyecanla. Size henüz bundan hiç bahsetmedim. En güzeli şu ki, saat tam iki buçukta takılıp kaldı, aksi gibi tam da iki buçukta, düşünün bir!

Öyleyse eviniz tam iki buçukta vuruldu dedi bir adam ve alt dudağını büktü. Bunu daha önce de duydum. Bomba patlayınca saatler duruyor, basınç yüzünden. Saatine baktı ve kafasını salladı. Hayır bayım, hayır, yanılıyorsunuz. Bunun bombalarla bir ilgisi yok. Sürekli bombalar hakkında konuşmanıza gerek yok. Hayır, iki buçuk, sizin bilmediğiniz başka bir şeyle ilgili. Esprisi tam saat iki buçukta durmuş olması. Dördü çeyrek geçe ya da yedide değil. Saat iki buçukta ben eve gelirdim, gece iki buçukta yani. Neredeyse her zaman tam iki buçukta! Esprisi burada.

Diğerlerini inceledi, hiç kimsenin ona baktığı yoktu. Başını sallayarak saatine döndü. Onunla konuşur gibi, döndüğümde haliyle çok aç olurdum, değil mi? dedi. Hemen mutfağa giderdim. Hemen hemen her zaman tam iki buçukta. Ve sonra annem gelirdi. Kapıyı ne kadar sessizce açsam da, o her zaman beni duyardı zaten. Ben karanlık mutfakta yiyecek bir şeyler ararken aniden ışık yanardı. Boynuna doladığı kırmızı şalıyla ve yün hırkasıyla orada, fayansla döşenmiş mutfakta,  öylece dururdu, yalın ayak. Işık mutfağı çok fazla aydınlattığı için gözlerini kısardı. Ben gelmeden çok daha önce uyumuş olurdu, geceydi haliyle. Yine çok geç, derdi ve devamında başka hiçbir şey söylemezdi. Sadece bu kadar, yine çok geç. Benim için akşam yemeğini ısıtır ve yerken izlerdi beni. Sürekli ayaklarını birbirine sürterdi çünkü fayanslar çok soğuk olurdu. Geceleri terlik giymezdi.  Ben karnımı doyurana kadar benim yanımda otururdu. Odama girip ışıkları kapattığımda onun hala mutfakta, tabakları kaldırdığını duyardım. Her gece böyleydi, çoğunlukla da iki buçukta.  Annemin her gece iki buçukta benim için yemek hazırlamasını çok olağan bulurdum. Tamamen olağan. Bunu her zaman yapardı ve bana hiçbir zaman yine çok geç dışında tek kelime etmezdi. Bunu ise her seferinde söylerdi ve ben bunun asla bitmeyeceğini düşünürdüm. Bu benim için o denli olağandı, çünkü hep bu şekilde olmuştu.

Bankın üzerine bir anlığına bir sessizlik çöktü. Sonra sessizce, ya şimdi dedi. Diğerlerine baktı ama onlar ona bakmıyordu. Saate dönüp mavi beyaz yuvarlak yüzüne, şimdi, ancak şimdi anlıyorum bunun cennet olduğunu. Gerçek bir cennet. Bankta oturanlar hala sessizdi. Sonra bir kadın sordu: Ya aileniz?

Mahçup gülümsedi. Ah, siz anne babamı soruyorsunuz. Evet onlar da gitti. Her şey gitti, düşünebiliyor musunuz her şey? Her şey gitti.  

Yine mahçup bir birine, bir diğerine gülümsüyordu. Ama onlar ona bakmıyorlardı. Tekrar saati havaya kaldırdı ve güldü. Geriye kalan sadece bu ve en güzeli, tam da iki buçukta takılıp kalmış olması. Aksi gibi tam da iki buçukta.

Ve başka hiçbir şey söylemedi, ama yüzü hala yaşlı görünüyordu. Yanında oturan adamsa ayakkabısına bakıyordu ama ayakkabısını gördüğü yoktu. Boyuna şu cennet sözcüğünü düşündü durdu. 

Wolfgang Borchert

Çeviri : Anıl Alacaoğlu

Peter Prensibi Nedir?

Peter Prensibi, 1969 yılında Kanadalı bir eğitimci ve sosyolog olan Laurence Peter ve Raymond Hull tarafından yayımlanan “Peter Prensibi: Neden İşler Hep Kötü Gidiyor” adlı kitapta ortaya atılmıştır.

Peter İlkesi olarak da bilinir.

Peter Prensibine göre, kamu ya da özel, bir hiyerarşide çalışan herkes, yetersiz olduğu ve başaramayacağı bir kademeye kadar yükselme eğilimindedir. 

Çünkü bireyler, terfi edildikleri iş için gereken niteliklere sahip olup olmadıklarına bakılmaksızın, mevcutta yaptıkları işlerde gösterdikleri performanslar açısından terfi alırlar.

Örneğin iyi bir satış sorumlusu olmak, her zaman iyi bir mağaza müdürü olmak anlamıma gelmez. Ancak terfiler, genellikle, müdürlük için gereken niteliklere bakılarak değil; bir önceki hiyerarşik basamakta gösterilen performansa göre değerlendirilir. 
 Dolayısıyla birey, yetersizlik gösterdiği ve bu yetersizliği nedeniyle artık yeni bir terfi alamayacağı pozisyonda kalır.

Bütün örgütsel yapılar için geçerli olan bu prensip, günlük yaşantımızda karşılaştığımız organizasyonel yeteneksizliklerin de ana kaynağını oluşturur.

 Çünkü Peter Prensibine göre, süreç içerisinde her göreve o görevi hakkıyla yerine getiremeyecek olan kişiler atanır.

Böylece işler, genelde bulunduğu konumun gereklerini yerine getiremeyecek olan yeteneksiz kişiler tarafından görülmeye başlanır. 

Peter’e göre bu durum, bir organizasyondaki personel artışlarının temel sebeplerinden de biridir aynı zamanda. 

 Çünkü yeterli olmadıkları mevkilere gelen yöneticiler, yeni elemanlar almak suretiyle kısa zamanda çatıştıkları birimin verimini artırmak isterler.

 Oysaki bu durum geçicidir.

Çünkü yeni gelenler personellerde bir süre sonra yetersiz oldukları mevkilere yükseleceklerinden; bu durum, yeni eleman alımlarını gerektirecektir.

Sonuç olarak, bu kısır döngü devam edecek ve “bürokratik hantallık” ve “verimsizlik” yaygınlaşacaktır.

Alıntıdır

Altı Kişi

Amerikalı psikolog William James “İki kişi nasıl altı kişi oluyor ? ” diye bir soru sorar . Cevabını ise yine kendisi şu şekilde açıklar :

“Bir odada iki kişinin bir araya geldiğini düşünün. Ama aslında altı kişi vardır. Kendimi gördüğüm halim ile ben, onun beni gördüğü hali ile ben, benim onu gördüğüm hali ile o, onun kendisini gördüğü hali ile o, gerçekte olan ben ve gerçekte olan o.”

Büyümek İstiyor muyum…

kbbbb.jpg

Maya o gün hayatında ilk kez tek başına alışverişe çıkmıştı. Annesinin ondan istediklerini almak için durduğu dükkanın önünde mutluydu.

Artık büyüyordu ve yetişkinlerin dünyasını kendi gözleriyle gözlemlemek ona ayrı bir heyecan vermişti. Hatta sanki gölgesi küçülmüş de kendi kosskocamannn olmuştu.

Bir anda şehir merkezinden gelen yükselen bağrışmalara doğru çevirdi kafasını.

Yanlış park etmiş araçlar yüzünden insanlar sanki patlamaya hazır yanardağı gibiydiler. Bir süre sonra kavga alevlenmiş yanardağın ağzından çıkan lavlar gibi o gölgeleri büyük insanlar ağızlarından adeta birbirlerine ateş püskürtmeye başlamışlardı…

İnsanların birbirine yaptıkları el kol hareketleri sözlerinden daha fazla şey anlatıyordu. Yaşananlar bir pandomim  gösterisi kadar ilginç, şaşırtıcı, acı bir o kadar da komik gelmişti Maya’ya.

Kavganın boyutu o kadar yükselmişti ki, olaya karışan bir Polisti bu kez.

‘Yangın var itfaiye’ geldi diye gülümsedi içinden.

Lunaparkta atlı karıncaya binmek isterken arkadaşlarıyla heyecanlı bekleyişleri geldi bir an gözlerinin önüne. Evet ara sıra ‘hayır önce ben, önce ben kavgası’ yaptıkları olurdu. Ancak balon köpüğü gibi kısa sürerdi kavgaları bir aracıya da bu nedenle kolay kolay ihtiyaç duymazlardı.

Ancak atlı karıncaya bindikleri an her şeyi, hatta dünyayı unuturlar ve neşeyle anın tadını çıkarırlardı. Çünkü onların dünyasında gururdan daha önemli bir şey vardı…

Sevgi ile Oyunun keyfini çıkarmak!

İçinde hala kaybetmediği çocukluğunun yerli yerinde duruyor olmasından bir anda mutlu, sessizce sordu kendine; “peki ben gerçekten büyümek istiyor muyum”

Evrenden ✍🏻

ererer

 

Pygmalion Etkisi

Mitolojik bir kahraman olan Pygmalion, efsaneye göre kadınlardan nefret eden bir heykeltraştır. Bir gün ideal kadını tasvir eden bir heykel yapar ve yaptığı heykele âşık olur. Öyle ki onu adeta bir canlı gibi çok sever. Sonunda Tanrıça ona acır ve bu heykeli gerçek bir insana dönüştürür. Venüs’ün hayat verdiği bu heykele daha sonra ozanlar Galatea ismini vereceklerdir. Pygmalion, Galatea ile evlenerek mutlu mesut bir hayat yaşar ve böylece ‘kendini gerçekleştiren kehanet’ in başlangıç noktası, ” Pygmalion Efsanesi” olur.

” İyi düşünelim, iyi olsun”, ” Korktuğum başıma geldi ” cümleleri günlük hayatta sıklıkla kullandığımız cümlelerdendir. Acaba bu cümlelerin yaşamımıza olan etkileri nasıldır ve gerçeklik payı ne kadardır?

‘Kendini gerçekleştiren kehanet’ olarak da bilinen pygmalion etkisi, temel beklentilerin aşamalı olarak nasıl davranışa dönüştüğünü açıklayan psikolojik bir olgudur.

İnsan beyni, çevreden sürekli olarak bilgi bombardımanına maruz kalır ve bu bilgilerin çokluğuyla başedebilmek içinse ” bilişsel cimrilik” yoluna gider. Bu şekilde ise maruz kaldığı tüm bu uyaranlara gerektiği kadar vakit ayırmadan, kestirme yolu seçer ve bilişsel bir enerji tasarrufu sağlar.

Bilişsel cimrilik, ilk olarak ön yargılar ve sınıflandırmalar ( kategoriler) ile başlar. Bu sınıflandırmalar bir davranışın zihindeki temsili olan kalıpyargılara dönüşür ve neticesinde bu kalıpyargılara uygun davranış beklentileri oluşur. Bilinçaltında yer eden bu beklentiler sonucu ise kişi, kendisinden beklenen davranışı sergilemeye evrilir.

Kendini gerçekleştiren kehanete ilişkin pek çok çalışma yapılmıştır. En ünlüleri Rosenthal Deneyi’dir. Rosenthal ve arkadaşı Jacobson bir ilkokulda öğrencilere IQ testi yapmış ve bunlardan bir kısmını rastgele seçerek, öğretmenlere bu öğrencilerin yüksek IQ’ya sahip ve gelecek vaad eden çocuklar olduğunu söylemişlerdir. Oysa seçilen öğrencilerle diğerleri arasında zekâ olarak hiçbir fark yoktur. Test sonrası geçirilen bir yılın ardından Rosenthal, çocukların IQ seviyelerini yeniden ölçmüş ve gelecek vaad ettiğini söyledikleri çocukların şaşırtıcı biçimde diğerlerinden daha fazla ilerleme kaydettiğini fark etmiştir. Burada çocukların yüksek IQ’ya sahip ve gelecek vaad eden çocuklar olduğunun söylenmesi, öğretmenlerin zihninde bu öğrencilere karşı kalıpyargılar oluşturmuştur. Bunun sonucu olarak da buna yönelik beklenti geliştirmişler, beden dili ve sözel olarak da bunu gruba yansıtmışlar ve sonucunda da, öğrencilerin davranışları, motivasyonları ve zekâ düzeyleri durumdan çarpıcı bir biçimde etkilenmiştir.

Pygmalion etkisi; deney ve araştırmalar göz önüne alındığında, düşünce gücünün hiç de yabana atılmayacak derecede önemli olduğunun kanıtıdır.

” İnanmak başarmanın yarısıdır” sözü ile ise aslında bilimsel bir gerçekliğe atıfta bulunulduğu da söylenebilir.

Ve tabii ki önyargılardan arınmış ve beklenti etkisinin farkındalığına ulaşmış bir zihin daima diğerlerinden daha önde olacaktır.

Cancer ve Yengeç Sepeti Sendromu

a7a36737-31bf-4d1b-8135-950a6171335b

Medcezirlere karşı yüzmek gibi hayat…Üzerinize gelen bir dalgadan bazen habersiz, bazen hissederek, bazense farkına varmadan kabuslarımızla, ya da düşlerimizle büyüttüğümüz dalgalar üzerinde sörf yapmak gibi…

Bazen acı, bazen karanlık, bazen korkutucu, bazen travmatik, bazen sıkıntı veren. Bazen neşeli, bazen keyifli ya da bazen de talihsizlik dediğimiz durumlar, açılmayı bekleyen davetiyeler gibi elinize ulaştığınızda işte serüven de orada başlıyor…

Yengeçlerimin varlığını öğrendiğim o zamandan bu yana ‘zaman’ benim için tik tak seslerinden çok daha fazlası… Ezberimde olmayan pusulasız ve haritasız bir yolu yürümenin getirdiği duyguları zaman zaman sizinle paylaşarak geldiğim takvim yolu neredeyse iki yıl olmuş. Dile kolay…Bildiğim tek şey, uzun bir süredir, geçtiğim yolun izlerini kaybetmeden, akışta elime gelen davetiye ile, yürümeye devam ettiğim. Zaman zaman sizlerle, zaman zaman kendi içimde “anda”…

Bu davet dışa doğru alınan bir yol olmanın biraz dışında…çünkü bu yolculuk zamanın içinde, ancak aslında kendime doğru yaptığım bir yolculuk.

Kendimden kendime ve kendimden bütüne…

Bu belirsiz, ezberimde olmayan yolda hayatımın en zor öğretmeni ile karşılaşmak, kimilerine göre talihsizlik sayılabilecekken. Yengeçlerimin bana çıkardığı davetten öğrendiğim çok şey oldu ve hala öğrenme yolculuğum devam ediyor… Ben hayatın sadece bir nefes aralığındaki, anların toplamı olduğunu ve bu anlar toplamında yapmam gereken tek şeyin o ana katabileceklerim olduğunun daha çok farkına vardım sanırım. Ve hayatın elimize ulaşan davetlere iştirak etmemizi beklediğini…

Tüm yaşananlar sizin bakış açınızla da kendi içinizde şekillenirken, eğer merkezinize sadece sevgiyi, inancı ve değerlerinizi koyduysanız, kendi çekirdeğinize, içsel çocuğunuza ya da yüreğinizde açan çiçeğin özüne daha fazla yaklaşmaktasınız demektir…

Hızla akan zamanın içinde bir anda elime geçen davetiye ile karşıma çıkan kapıdan girmiş olduğum bu serüvende, yaşamın çengellerine takılan bizlerin kendimizden, gerçek yaşamdan ya da özümüzden ne kadar uzağa düştüğümüzün farkına vardım. Kapı dışa doğru değil, içe doğru açılıyormuş meğer…

“Neden’ sorusunu bile kendimize net ve samimi bir şekilde soramayacak kadar ciddi bir gürültünün ve zihin karmaşasının içinde hapsolduğumuzu, Televizyon kutusunun, haberlerin birbirine benzer acıları, hatta şiddet duygularını beslediğinin farkına vardım… ve aslında uyanıklık sandığımız şeyin içinde uykuda olduğumuzu…

Ancak şunu da kavradım ki, gerçek bir iyileşme ne kadar içerde de başlasa, dışarıda sizi ‘ölçmeye’ devam eden durum, kişi ve uyarıcılarla da her an karşılaşmak yine olası…

Evet yeni hikayede sanırım burada başlıyor; 2 yıl öncesinde ağır geçen operasyonum sonrasında Doktorum Gökhan Bey’e şunu söylediğimi hatırlıyorum; “hocam içimdeki yengeçleri temizlediniz, ya dışımızdaki yengeçler..…!”

Aldığım yeni Masal Terapisi Eğitiminde, Eğitmenim Fatih Hanoğlu bir sendromdan bahsettiği anda bir anda iki zaman çizgisi birleşti geçmiş ve şimdi arasında “an’da”.

Yengeç Sepeti Sendromu

SONY DSC

“Kumsalda yürüyen bir adam, avlanan balıkçıya yaklaştığında kova içerisindeki yakalanmış yengeçleri görür. Kovanın üstü açıktır, kapağı yoktur. Bu durum onu şaşırtır, çünkü yengeçlerin kaçabileceğini düşünür. Balıkçıya sorduğunda “Evet, tek bir yengeç olsaydı, kesinlikle kaçardı. Ancak, pek çok yengeç varsa, biri kaçmaya çalıştığında diğerleri onu yakalar, kaçamayacağından emin olur” yanıtını alır.

Tek yengeç kapaksız kovadan rahatlıkla çıkabilirken sayı arttıkça kaçış zorlaşır. Çünkü birbirlerini yukarı itmek yerine, aşağı çekerek engellerler. Bu durum, Yengeç Sepeti Sendromu’ nun çıkış noktasıdır.

Filipinliler arasında popüler olan kavram, ilk olarak aktivist yazar Ninotchka Rosca tarafından kullanılmış. “Ben sahip değilsem, sen de olamazsın.”, “Ben başaramıyorsam, sen de başaramazsın.” Bazı insanlar, bencilce davranarak hırslarını ön plana alarak başarmanın yolunun başkalarını geride tutmak olduğunu düşünürler. Kendileri ışığa ulaşamıyorsa, sizin de ışığınızın kesilmesini isterler. Bazen yargılarla, yıkıcı tenkitlerle iyi niyetinizi sabote etmeye çalışırlar.

Yengeç zihniyetine sahip kişiler, kendi karanlıklarının doğasına karşı tarafı çekmeye çalışarak, verim sağlayan kaynakların önemini azaltmayı hedeflerler. Onların başarılarını değil, başarısızlıklarını görmeyi beklerler. Mutlu anlarda bile eleştirecek noktalar bulabilirler. Karanlıktan beslenirler ve aydınlığa tahammülleri yoktur. Şaşırtırlar, bir verip bin alırlar. Empati ve merhametten yoksundurlar.”  *

Ne kadar tanıdık geliyor değil mi, içimizdeki yengeçlerin dışımızdaki yengeçlerle benzerlikleri…

İçimizde ve dışta yapacağımız gözlem ışıktır ve ışık da farkındalıktır.

b5b34ef4c1d6267c93b56644aeff0889

Geleceğe yolladığımız tüm pulsuz mektupların kendimizden tüm evrene, güzellik, sevgi, mutluluk ve neşe getirmesini dilerim şifa ile.

Ve dilerim içimizde ve dışımızda karşılaştığımız sadece gerçek bütünleyici düşler, samimi sevgiler ve ışık olsun.

Hayatımızda “iyiki” diyeceğimiz insanların artması düşü ile… Sevgiler.

 Evren’den

*

Ruhuma katılan her bir rehberime ve hatırlatıcıya…

Fiziksel ve ruhsal anlamda yeniden yapılanmam konusundaki katkıları ile beni sizlerle buluşturan Değerli Doktorum Prof. Gökhan Akbulut’ a, ayrıca düşlerime desteğiyle yeni bakış açıları kazanmama destek sağlayan, araştırma ve eğitim notlarını bu makale için bizlerle paylaşan Eğitmenim Fatih Hanoğlu’na  tekrar teşekkür ediyorum.

 

Anlık Duygudurum Haliniz, Ne Yediğinize Bağlı Olabiliyor

Beslenme biçimleri, olgun yetişkinlere kıyasla genç yetişkinlerde mental sağlığı farklı şekilde etkiliyor.

Binghamton University’den araştırmacılar, dünyanın çeşitli yerlerindeki katılımcılardan, nörokimya ve nörobiyoloji ile ilişkili besin gruplarını içeren Gıda-Anlık Duygudurum (Food-Mood) Ölçeğini internet üzerinden –kimlikleri gizli kalacak şekilde– tamamlamalarını istedi. Elde edilen verilerin değerlendirilmesinin ardından ekip, genç yetişkinlerdeki (18-29 yaş) anlık duygudurum halinin, beyindeki nörotransmitter öncüllerinin bulunurluğunu ve konsantrasyonunu arttıran besinlere (et gibi) dayalı olduğu bulgusuna ulaştı. Buna karşın, olgun yetişkinlerdeki (30 yaş üstü) anlık duygudurum halinin ise, antioksidan bulunurluğunu arttıran gıdalara (meyveler) ve sempatik sinir sistemini uygunsuz bir biçimde aktive eden gıdalardan (kahve, yüksek glisemik indeks ve kahvaltı atlamak gibi) kaçınma gibi durumlara bağlı olmasının daha muhtemel olduğu sonucuna ulaşıldı.

Nutritional neuroscience‘da yayımlanan araştırmanın en önemli bulgularından birisi, beslenme ve beslenme pratiklerinin genç yetişkinlerde ve olgun yetişkinlerde mental sağlığı farklı biçimlerde etkilediği bulgusudur. Bir diğer önemli bulgu ise, genç yetişkinlerin anlık duygudurum halinin, beyin kimyasallarının artışına hassasiyet gösteriyor oluşudur. Düzenli et tüketimi, beyinde, anlık duygudurumu etkilediği bilinen serotonin ve dopamin olmak üzere iki önemli kimyasalın artışını ortaya çıkarır. Düzenli egzersiz yapılması da, bu kimyasalların ve diğer nörotransmitterlerin artışına neden olur. Bir başka ifadeyle, haftada üç defadan az egzersiz yapan ve haftada üç defadan az beyaz ya da kırmızı et yiyen genç yetişkinler, önemli düzeyde zihinsel huzursuzluk gösteriyorlar.

Öte yandan, olgun yetişkinlerdeki anlık duygudurum ise, antioksidan kaynaklarının düzenli tüketimine ve evrimsel bir miras olan kaç ya da kalıp savaş tepkisini (stres tepkisi olarak da bilinir) uygunsuz biçimde aktifleştiren gıdalardan kaçınmaya yönelik daha fazla hassaslık gösteriyor. Yaşlanmayla birlikte, serbest radikal (oksidanlar)oluşumunda artış görülür, bu yüzden de antioksidan ihtiyacımız artar. Oksidanlar, beyinde olumsuzluklara neden olur ve bu durum da zihinsel huzursuzluğu arttırır. Bununla birlikte, eğer stres tepkisini uygunsuz biçimde aktifleştiren gıdaları (kahve ve çok fazla karbonhidrat gibi) tüketirsek, stresle başa çıkabilme yetimiz azalır ve zihinsel huzursuzluk deneyimlememiz daha muhtemel hale gelir.

Araştırmanın bir sonraki adımı ise, erkek ve kadınlarda beslenme biçiminin mental huzursuzlukla olan ilişkisi üzerine şekillendirilecek. Beyin morfolojisindeki cinsiyete bağlı bir farklılık, beslenme içeriğine bağlı olabilir ve bu durum cinsiyete özgü bazı zihinsel huzursuzluk risklerini açıklamamıza yardımcı olabilir.

Gürkan Akçay Boğaziçi Üniversitesi-Editör

Symrna

Anadolu’nun mythos’a katkıları salt efsane, uydurulmuş masal değildir. Anadolu kaynaklı efsanelerin hepsi olmuş olayları yansıtır, yaşamış kişileri konu alır. Bu yüzdendir ki bir gerçek payı ve tarihsel bir nitelik taşırlar.

Amazon’lar bu gerçeğin en belirgin örneğidir, çünkü efsaneleri yalnız bir olayı değil, bütün bir düzeni dile getirir. Anadolu yıllarca anaerkil bir toplum düzeni içinde yaşamış ve bu düzenin simgesi olan Ana Tanrıça’ya değişik adlarla tapılmıştır. Amazon’lar İşte bu düzenin kalıntılarıdır, babaerkil özellikte ve nitelikte olan Yunan mythos’unu bu kadar etkilemiş olmaları da ondandır.

Amazonlar’dan bahseden en eski kaynak Homeros’tur.
Efsaneye göre Amazon’lar savaş tanrı Ares ile Harmonia’nın ( ya da Aphrodite’nin ) kızları sayılır. Savaşçı karakterleri böylece kaynaklarından da belli olan bu kadınlar ok ve yaydan başka bir de ” labrys” denilen iki ağızlı baltayı silah olarak kullanırlar . Bu baltaya hem Girit, hem Hitit kabartmalarında rastlanır. Amazon’ların at üstünde savaşmaları, atı yalnız arabaya koşmak için kullanan ilk Yunanlıları özellikle etkilemiş olsa gerek. Yayıldıkları bölgelerle Hititlerin bulunduğu bölgelerin birbirini tutması da dikkati çekmekte.

Amazon adının kökeni de yazarlarca şöyle açıklanır:
A-mazon, yani memesiz demekmiş. Adın nedeni de bu savaşçı kadınların yayı göğüslerine dayayabilmek için bir memelerini kesip çıkarmaları imiş. Başlarında hiçbir erkek bulunmadan kendi kendilerini yöneten Amazon’lar önder olarak bir kraliçe tanırlar. Erkekleri yanlarında köle ya da uşak olarak bulundururlar, onları çocuk doğurmak için kullanırlarmış. Erkek çocuklarını sakat eder ya da öldürürler, yalnız kız çocuklarını aralarına alırlarmış.

Dilden dile dolaşan efsanelere göre, Ephesos ve Smyrna şehirlerinin birer Amazon tarafından kurulduğu anlatılır. Bir başka söylenceye göre ise, bugünkü İzmir yöresinde yaşamış Elektdi isimli bir kavim Amazon’larla savaşarak onları yenmiş. Sonra, kralları These, Amazon önderi Symrna ile evlenmiş ve kente onun adını verdirtmiş.

Smyrna, Zymirni, Esmira, Yezmirr, Samornia gibi değişik olarak isimlendirilen kent ise sonunda Türkler tarafından İzmir olarak benimsendi.

Azra Erhat/ Mitoloji Sözlüğü’nden düzenlenmiştir.

Cennetin Yolu

Ölümünün ardından, öte dünyada yargılanmayı bekleyen adam, kendi sırasını bekliyordu. Sıra
kendisine gelip mahkeme salonuna girdiğinde bir de ne görsün? Yargıç kürsüsünde bir insan oturuyor, tanık sandalyesinde ise Tanrı bekliyordu.
Adam şaşkın bir biçimde, “Beni senin yargılayacağını sanmıştım.
Oysa orada hakim olarak bir insan oturuyor. Aman Tanrım, bu nasıl oluyor?” diye sordu.
Tanrı gülümsedi ve yanıt verdi:
“Ben hiçbir zaman sizi yargılamadım. Sonsuz sevgimle, ne yapmayı seçtiyseniz, sizi seçiminizde özgür bıraktım. Ben yargılayan değil, sevenim. Çünkü ben saf sevgiyim.
Ayrıca benim yargılamama ne gerek var ki? Her şeyi bilen ben, burada yalnızca tanıklık ediyorum. Dünyada olduğu gibi burada da insanlar tarafından yargılanıyorsunuz.
Birazdan salonu, hayattayken senin
zarar verdiğin, hoşgörülü davranmadığın, yargıladığın, kalplerini kırdığın insanlar dolduracak. Onlara kendini affettirmeye çalış. Onlar seni affederse ne ala! Çünkü cennetin yolu onların affından geçiyor.”
Tanrı’nın bu sözlerinin ardından, adam
merakla ikinci sorusunu yöneltti:
“Peki ya affetmezlerse ne olacak?”

Tanrı yine sevgiyle gülümsedi ve bilgelikle yanıt verdi :
“Ben cenneti de, cehennemi de
yeryüzünde yarattım. Seni tekrar yeryüzüne göndereceğim. Orada öyle bir yaşam süreceksin ki tüm yaptığın kötülükler, verdiğin zararlar sana aynen yaşatılacak. Yani ettiğini bulacaksın. Ama bunun amacı sana ceza vermek değil. Sadece o insanların hissettiklerini bizzat yaşayıp anlaman, yaptığın kötülüklerin bilincine varman. İşte o zaman sen kendini affetmiş olacaksın.”

Bu yanıt üzerinde bir süre düşünen adam, “Peki cennet nasıl bir yer?” sorusunu yöneltti Tanrı’ya.

Tanrı, kendisini meraklı gözlerle izleyen adama doğru baktı ve yanıtladı: “Cennet, bir yer değil, bir bilinç düzeyidir evladım. Dünyada mutlu, huzur ve sevgi dolu, insanlara destek olmaktan haz duyan, yarattığım canlı ve cansız her varlığa saygı göstermeyi bilen insanlar var ya, işte onlar dünyada cenneti yeniden yaratmaları için geri gönderdiğim cennetliklerdir. Cennet de

dünyadan başka yerde değil.”

Adam, “Ama kutsal kitap bana öyle öğretmedi!” diye karşı çıktı.

Adamın bu itirazına karşılık Tanrı ise, “Kutsal olan tek şey yaşamdır. Ben o kitapları kutsal kılmadım. Siz kıldınız. Her şeye sevgiyle bakmasını bilerek yaşayan insan en büyük ibadeti yapandır!” dedi.

Başını hafifçe öne eğerek Tanrı’yı dinleyen adam, ” Peki dünyaya döndüğümde doğru yolu görmemde yardımcı olacak mısın?” diye sordu bu kez de. Tanrı, adamın bu sorusuna karşılık, ” Ben bunun için siz insanların içine vicdan denen bir pusula koydum. Eğer bu pusulanın etrafına ördüğünüz kalın bencillik duvarlarını yıkarsanız vicdanınızın yani benim sesimi kolaylıkla işitebilirsiniz.” diye yanıt verdi.

“Peki” dedi adam devam etti:

“Biz insanlara ne kadar yakınsın?”

Tanrı, yanıtladı: “Hem size şah damarınızdan daha yakınım hem de düşman olduklarınız kadar sizden uzağım. Çünkü düşmanlarınız da
benim, siz de bensiniz.”

“Yani mahkeme salonunda insanlara hiç mi hesap sormuyorsun Tanrım?” dedi adam.

Tanrı, bilgelikle şöyle dedi: “Sadece iki sorum oluyor tüm insanlara:

Dünya okulunda ne kadar sevmeyi öğrendiniz? Ne kadar bilgi kazandınız?”

Deniz Bener

Zor Sınav Sorusu

Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını dağıttı. Okulun en iyi öğrencilerinden biriydim. Son soruya kadar hızla geldim ve orada çakıldım kaldım. Son soru şöyleydi :
” Her gün okulu temizleyen hademe kadının ilk adı nedir ?”
Bu herhalde bir çeşit şaka olmalıydı. Onu hemen her gün görüyordum. Uzun boylu, sarı saçlı bir kadındı. 50’lerinde falan olmalıydı. Ama adını nereden bilecektim ki ! Son soruyu yanıtsız bırakıp kağıdı teslim ettim. Bir öğrenci, son sorunun geçerli olup olmadığını sordu.

” Elbette, dahil “dedi Hocamız …İş yaşamınız boyunca insanlarla karşılaşacaksınız. Hepsi sizin ilginizi ve dikkatinizi hak eden insanlar bunlar. Onlara sadece bir gülümsemeniz ve “merhaba” demeniz gerekse bile …

Bu dersi hayatım boyunca unutmadım. Hademenin adını da …” Doroty” idi.

« Önceki Yazılar