Category Archives: Yaşanmış Öyküler

Tuğla

“Tuğlayı düşündüğünüzde, tuğlaya “Ne istiyorsun, Tuğla?” dersiniz. Tuğla da size “Ben kemer severim” diyecektir. “Bana bak, kemer yapmak pahalıya gelir, ben de senin üstünü betonla kaplayabilirim. Bu konuda ne düşünüyorsun Tuğla?” diye seslenirsiniz. Tuğla der ki: “Ben kemer severim.”

Görüyorsunuz, kullandığınız malzemeyi onurlandırmanız önemlidir. […] Bunu da tuğlayı onurlandırarak, yani istediği şeyden mahrum ederek değil, yücelterek yapabilirsiniz.”

Louis Kahn

Japon Danışmandan Otel Müdürüne Ders

Hindistan’ın TAJ Otel grubu, Japonya’dan Mr Masaaki İmai’yi çalışanları için bir workshop uygulamak üzere davet etmişti.

Bu davetin, çalışanların pek hoşuna gittiği söylenemezdi. Otellerinin performansı mükemmel idi, otelcilik sektörü ile alakası olmayan bu Japon onlara ne öğretecekti ki?

Bu hoşnutsuzluğa rağmen bütün çalışanlar sabah saat 9’da konferans salonunda toplandılar.

Mr Masaaki çalışanlara takdim edildi. Hiç de öyle bir danışmanda olması gereken parlak özelliklere sahip değildi. Berbat bir İngilizcesi vardı. Sanki kafasında oluşan cümleleri Japonca kurguluyor ve sonra da o acemi İngilizce’ye tercüme ediyordu.

“Günaydın”

“Haydi çalışmaya başlayalım”

“Bana bu çalışmanın bir workshop olacağı söylenmişti. Bakıyorum ne ‘work’ var ne de ‘shop’

“Haydi o zaman işin gerçekleştiği yere giderek devam edelim. Binanın zemin katına inelim ve ilk odaya bakalım.”

Mr Masaaki Otel Yöneticileri ve diğer katılımcılar ile birlikte konferans salonundan çıktı ve belirledikleri odaya yöneldi. Yanlarında eğitimi kayda alan kamera ekibi de vardı.

Bu oda otelin çamaşır deposu idi… Mr Masaaki odaya girdi, pencereye gitti ve dışarıya hayranlıkla baktı.

“Harika bir manzara”

Çalışanların yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi. Japon danışman ta ülkesinden buraya bu cümleyi söylemek için mi gelmişti?

“Böyle güzel manzarası olan bir odayı çamaşırhane deposu yapmak yanlıştır. Bu odayı müşteri odası yapın ve çamaşırhane için bodrum katında bir yer ayarlayın”

Aahaa! Bu güne kadar hiç kimse bu konuda bir şey düşünmemişti.

Otel Genel Müdürü öne atıldı, “Doğru, yapılabilir”

Mr Masaaki “E o zaman haydi yapalım” dedi.

Aahaaa! Genel Müdür gülümsedi. “ Evet bayım, bunu ajandama not alıyorum. Bu önerinizi workshop ile ilgili olarak hazırlayacağımız rapora da yazacağız.”

Mr Masaaki şaşırdı.“ Özür dilerim, ama bu işin not alıp rapora yazmakla bir alakası yok ki” , Hemen şimdi yapalım”

Genel Müdür şaşırdı; “Hemen şimdi mi?”

“Evet! Hemen şimdi. Bodrum katında çamaşır deposu olabilecek bir oda belirleyin ve bütün bu malzemeyi hemen dışarı çıkartın”

“Bütün bu işlem birkaç saatinizi alır öyle değil mi?”

Genel Müdür şaşırmıştı, sadece “Evet” diyebildi.

Mr Masaaki devam etti; “Öğle yemeğinden önce buraya bir kez daha gelelim” “Sanırım o saate kadar bütün bu malzeme ve ekipman boşaltılmış olur. Hızlı çalışacak bir ekip de halıları, mobilyayı, banyoyu, tuvaleti bitirir. Siz de hemen bu gün günlük oda fiyatınız olan birkaç yüz doları kazanmaya başlarsınız”

Genel Müdür bu kararlı adamın kesin ve net önerileri karşısında itiraz edebilecek hiçbir nokta bulamamıştı. Kısaca “Evet bayım” diyebildi.

Mr Masaaki sonraki ziyaret edilecek nokta olarak mutfak bölgesini belirledi.
Grup mutfağa girdi. Hemen girişte iki büyük küvette yüzlerce bulaşık tabak birikmişti. Mr Masaaki ceketini çıkardı ve tabakları yıkamaya başladı.
Genel Müdür bu kez şoka girdi.

“Beyefendi lütfen. Ne yapıyorsunuz?”

Mr Masaaki sakin ve keyifli idi.
“Ne demek ne yapıyorsunuz? Gördüğünüz gibi bulaşıkları yıkıyorum.”
“Ama efendim bunu yapmak için personelimiz var”

Mr Masaaki yıkamaya devam etti. “Küvetler sadece tabakları yıkamak içindir. Tabaklar raflarda tutulmalıdır. Şimdi buradaki tabakların da bu raflara konması gerekir.”

Bütün yönetim şaşkındı. Bu danışman onlara bunları söylemek için mi gelmişti? Bütün tabakları yıkadıktan sonra Mr Masaaki Genel Müdür’e kaç tane tabakları olduğunu sordu.

“Çok fazla” dedi. Genel Müdür… “ En küçük bir sıkıntı yaşamayacak kadar çok fazla”

“Japonca’da bir sözcük vardır; Muda” dedi Mr Masai. “Muda, gecikme demektir… Muda aynı zamanda gereksiz harcama anlamına da gelir”.

“Bu workshoptan almamız gereken ilk ders Muda’dan, yani hem gecikmelerden hem de gereksiz harcamalardan kaçınabilmeyi öğrenmektir.”

“Eğer yeterinden fazla tabak varsa bunların yıkanmasında gecikmeler olacaktır”

“Bu sorunu aşmanın birinci adımı gereken sayının üzerindeki bütün tabakları göndermektir.”

Genel Müdür bu öneriye de aynı cevabı verdi; “Bunu raporumuza koyacağız”

“Hayır” dedi Mr Masaaki; “Bu durumu rapora yazarak zaman kaybetmek de bir Muda örneğidir”

“Hemen bu gün bütün fazlalık tabakları kutulara doldurmalı ve TAJ Grubun hangi otelinde bir gereksinim varsa oraya göndermeliyiz.”

“Şimdi workshopun geri kalanında otelin neresinde bir Muda var ise onu bulmaya çalışacağız”

Bu sözlerden sonra bütün çalışanlar otelin neresinde ve hangi süreçte bir Muda varsa onu bulmak ve gidermek için kafa yormaya başladı.

Son gün Mr Masaaki bir hikaye anlattı;
Bir Japon ve bir Amerikalı vahşi ormanda avlanmaya gitmişti. Uzun bir süre dolandıktan sonra av tüfeklerine fişek almayı unuttuklarını fark ettiler. Birkaç dakika sonra da bir aslan kükremesi ortalığı inletti. İkisi de koşmaya başladı. Bir ara Japon durdu ve ağır av ayakkabılarını çıkarıp hafif spor ayakkabılarını giydi.
Amerikalı şaşırmıştı; “Ne yapıyorsun?”

“İlk yapmamız gereken aracımıza ulaşmak… Hem o ayakkabılarla aslandan hızlı koşabileceğini mi sanıyorsun?”

“Hayır” diye cevapladı Japon. “ Senden hızlı koşayım, yeter”

Hikayeyi dinlemeye dalmış olan herkes bir anda uyandı. Öyle ya, aslan ilk avını yakaladığı anda koşmayı bırakacaktı.

“Bu hikayeden çıkarılacak olan ders;
“Bu günün rekabeti çok acımasızdır. Birkaç adımcık da olsa rakibinizden önde olmak hayati önemdedir.

“Büyük ve adeta bir hediye gibi size bahşedilen bir ülkeniz var.”

“Eğer üretim maliyetlerinizi düşürüp insanlara her zaman en iyiyi ve en değerliyi sunabilirseniz, Dünyanın diğer birçok ülkesinin kilometrelerce önünde olursunuz”

Kaynak : Adil Gürkan

Bir Kuşun Hikayesi

Bir gün yaralı bir kuş Hz. Süleyman’a gelerek, kanadını bir dervişin kırdığını söyler. Hz. Süleyman, dervişi hemen huzuruna çağırır. Ve ona sorar;

“Bu kuş senden şikâyetçi, neden kanadını kırdın?”

Derviş kendini savunur;

“Sultanım, ben bu kuşu avlamak istedim. Önce kaçmadı, yanına kadar gittim, yine kaçmadı. Ben de bana teslim olacağını düşünerek üzerine atladım. Tam yakalayacağım sırada kaçmaya çalıştı, o esnada kanadı kırıldı.”

Bunun üzerine Hz. Süleyman kuşa döner ve der ki;

“Bak, bu adam da haklı. Sen niye kaçmadın? O sana sinsice yaklaşmamış. Sen hakkını savunabilirdin. Şimdi kolum kanadım kırıldı diye şikâyet ediyorsun?”

Kuş’un kendisini savunması Hz. Süleyman’ı da şaşırtır;

“Efendim ben onu derviş kıyafetinde gördüğüm için kaçmadım. Avcı olsaydı hemen kaçardım. Derviş olmuş birinden bana zarar gelmez, bunlar Allah’tan korkarlar diye düşündüm ve kaçmadım.”

Hz. Süleyman bu savunmayı doğru bulur ve kısasın yerine getirilmesini ister. “Kuş haklı, hemen dervişin kolunu kırın” diye emreder. Yaralı kuş o anda; “Efendim, sakın öyle bir şey yaptırmayın” diyerek öne atılır.

“Neden?” diye sorar Hz. Süleyman. Kuş sebebini şöyle açıklar;

“Efendim, dervişin kolunu kırarsanız, kolu iyileşince yine aynı şeyi yapar… Siz en iyisi mi, bunun üzerindeki derviş hırkasını çıkartın… Çıkartın ki, benim gibi kuşlar bundan sonra aldanmasın !

Alıntıdır

Jane Elliott

Fidelia Bridges

Engelli olduğu için sınıfa kabul edilmeyen çocuğun hayal kırıklığında, ebeveyninin mesleği sebebiyle arkadaş olunmayan gencin kalp acısında, etnik kökeni yüzünden dışlanan bir öğrencinin umutsuzluğunda hepimizin payı olabilir. Farkında olarak ya da olmayarak biz yetişkinlerin toplumdan, aileden, okuldan miras olarak aldığı ve faydasını sorgulamaksızın bizden sonraki nesile aktardığı önyargılar bu trajedinin temel taşlarından sayılabilir. 

Oysa bu taşıması zor ve gereksiz dar bakış açıları hem bizim hem de öğrenmesi için gerekli ortamı hazırlamak ile mükellef olduğumuz öğrencilerin hayatını dar bir alana sıkıştırmaktan başka hangi işleve sahiptir ki? Buna ilaveten “öteki” diye adlandırdığımız kimsenin “ötedeki tekimiz” olduğunu biz anlamadan ve bunu yaşamadan bir başkasına didaktik bir üslupla anlatmanın işe yaramasını beklemek hayalperest ve sorumluluktan uzak bir tavır değil midir? “Benim dediğimi yap, yaptığımı yapma” yaklaşımı, duyarsızlığın normalleştirildiği bir örüntüyü tekrarlamanın ötesine geçebilir mi?

Sanıyorum bu sorulara ayrımcı davranışları aklayabilecek bir cevap vermek mümkün değil. O sebeple bir şeyi aktarırken sunmuş olduğu güncel hizmeti düşünmemizde fayda var. Zira ayrımcılığın evrimsel kökenine baktığımızda “bizden olmayanın tehlike barındırdığı” gibi doğruluğunu çoktan yitirmiş bir algı ile karşılaşabiliriz. Ama günümüzde hayatta kalması kırılgan şartlara bağlı olmayan insanoğlunun, bu düşüncelerin zincirine kendisini bilinçli olarak bağlaması anlaşılması güç bir denklem.

Tüm bu düşünce ve soru karmaşasını basit ve çok etkili bir yolla aydınlatan müthiş bir örnekten bahsetmenin vakti geldi öyleyse: Jane Elliott.

Martin Luther King’in bir suikast sonucu öldürülmesinin ardından Jane Elliott, ırkçılık karşıtı bir aktivist ve öğretmen olarak  üçüncü sınıf çocuklarının yaşayarak öğrenebilmelerini sağlayacak dahiyane bir fikir yürütür. Birkaç ay evvel “kahraman” diye tanıttığı King’i bu defa ayrımcılığın gelebileceği en acı noktayı deneyimlemiş bir kimse olarak anlatması gerekmektedir. Zaten çocuklar King’in ölümünden bir gün sonra kafalarında aynı soru ile sınıfa gelirler; Martin Luther King neden vuruldu?

Bu sorunun yanıtını çocukların kendi başlarına bulabilmesini sağlayabilmek amacıyla Jane Elliott sınıfı göz renklerine göre ikiye böler ve mavi göz rengi olan öğrencilerin, kahverengi göz rengi olan öğrencilerin yakasına kahverengi bir kumaş bağlamalarını söyler. Böylelikle azınlık olan kahverengi gözlü grup ayırt edilebilecektir ve uzun süre tenefüse çıkabilmek, spor kompleksini kullanabilmek gibi ayrıcalıklara yalnızca mavi gözlü grup sahip olabilecektir. Bunun yanı sıra mavi gözlü çocuklar sınıfın ön sıralarında oturup, birbirleriyle oynarken kahverengi gözlü gruba mensup olanları istedikleri gibi dışlayabilecektir. Ek olarak Elliott da kahverengi gözlü öğrencilerin mavi gözlülerle aynı sebilden su içmemesi için onları uyaracak ve hata yapan kahverengi gözlü çocukları cezalandıracaktır. Tabii ki bu teklif başlangıçta kahverengi gözlü öğrenciler tarafından kabul edilmez, fakat Elliott onlara beyaz bir yalan söyler ve bilimsel olarak mavi gözlü kimselerin göz renkleri sebebiyle daha zeki ve öğrenme kabiliyetleri daha gelişmiş kimseler olduğu konusunda sınıfı zorla ikna eder.

Bir hafta boyunca bu ayrımcılık iklimini tecrübe eden kahverengi gözlü çocuklar tembelleşmeye, diğerlerine daha fazla itaat etmeye ve sınavlarda daha başarısız olmaya başlarken mavi gözlüler ise daha zorba davranışlar sergilemeye ve testlerde daha yüksek başarı göstermeye başlarlar. Diğer haftanın başlangıcında ise Elliott sınıfa bir duyuruda bulunur ve bir hata yaptığını, aslında üstün grubun kahverengi gözlüler olduğunu söyler. Bu defa devran döner ve kahverengi gözlü çocuklar sözde gücü ellerine geçirir. Fakat enteresan şekilde mavi gözlülerin kendilerine gösterdikleri yoğunlukta bir acımasızlık sergilemezler. 

İki gün sonra Jane Elliott deneyi sonlandırmaya karar verir ve çocuklarla gerçeği paylaşır. Bu deneyimin onlara hissettirdikleri ile ilgili yazmalarını ister, hatta bu kompozisyonlar yayınlanır, çocuklarda kalıcı bir dönüşüm yaşatan bu hikaye bir belgesele dönüştürülür. Deneyin uygulanış biçimi ve yaratabileceği olası psikolojik tahribatlar ile ilgili etik tartışmalar devam ededursun, su götürmez bir gerçeklik vardır; çocuklar hayatları boyunca unutamayacakları bir ders görmüşlerdir. Çünkü onlara öğretilmemiş, onlar öğrenmişlerdir.

BBC tarafından 2016’nın en etkili yüz kadın figüründen birisi olarak seçilen Jane Elliott hala dünya çapında ayrımcılık karşıtlığı üzerine konuşmalar yapan bir eğitmendir. Onun bizim topraklarımızda da emsallerini, hatta daha iyilerini görmeyi dilediğimiz bu ilham verici hikayesi Konfüçyus’un asırlara sığmayan bilge sözlerinin sağlaması niteliğindedir; “Duyarsam, unuturum. Görürsem, hatırlarım. Yaparsam, öğrenirim.”

Jane Elliott’ın belgeselini izlemek için: https://www.youtube.com/watch?v=6gi2T0ZdKVc

Referanslar

1-https://en.wikipedia.org/wiki/Jane_Elliott#First_exercise_involving_eye_color_and_brown_collars

2- https://simple.wikiquote.org/wiki/Confucius

 Aydan Bayır-Toper

Pozitif Psikoloji Uzmanı- Eğitmen

Mesafe

Soğuk bir kış sabahı çok sayıda kirpi ısınmak üzere bir araya toplanır. Ama kısa süre sonra dikenlerin batması yüzünden yeniden uzaklaşırlar. Isınma ihtiyacı onları tekrar bir araya getirdiğinde dikenler yine batar ve üşümekle diken arasında gidip gelirler, ta ki birbirlerine katlanabilecekleri uygun mesafeyi bulana kadar. Bunun gibi, insanlar da hayatın tekdüzeliğinden kurtulmak için bir araya gelirler ama ötekilerin nahoş ve sıkıntı verici özellikleri yüzünden uzaklaşırlar.

Arthur Schopenhauer

Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar

IQ’su Einstein’dan Bile Yüksek Olan Otizmli Jacob Nobel Ödülü Yolunda

Jacob Barnett’in anne ve babası, çocuklarını okula kayıt ettirmeye götürdüklerinde, çocuklarının öğrenme güçlüğü yaşadığını ve okulda öğrenemeyeceğini söylediler. Oğullarını derhal doktora götüren aile, Jacob’da Asperger sendromu olduğunu ve sadece kendi ayakkabılarını bağlamak gibi basit şeyleri öğrenebileceğini öğrendi. Oysa annesi, Jacob’ın doktordan eve gelene kadar varolan bütün sokakların isimlerini ezberlediğini gözlemledi.

Jacob’ın inanılmaz bir hafızası vardı. Jacob tüm bir lise müfredatını iki hafta gibi kısa bir sürede öğrendikten sonra üniversiteye başvurdu.

Bugün kuantum fiziği üzerine master yapan en iyi öğrencilerden biri. Ve ders saatlerinden sonra sınıf arkadaşlarına nezaketen ders veren bir “harika” çocuk. Annesi Kristine Barnett ise esprili bir şekilde şöyle diyor: “Okulda matematikten hep kalırdım. Jacob’ın bana benzemediği kesin.”

Anne Kristine Barnett’in oğlu Jacob’ın hikayesini anlattığı Umut Işığı: Annesinin Kaleminden Bir Dahinin Hikayesi isimli kitabının Türkçe çevirisi de bulunuyor.

170 IQ’su bulunan Jacob kendi kendine kalkülüs, geometri ve trigonometri öğrendi. Hem de sadece bir hafta içinde! Matematikteki en ileri düzey konseptlerden bazılarıyla uğraşarak üniversite profesörlerini şaşırttı.

Jacob dokuz yaşında Einstein’in Görecelik Kuramı üzerine çalışmak için Purdue Üniversitesi’ne gitti. Princeton Üniversitesi’nden Prof. Scott Tremaine Jacob için şöyle diyor: “Jacob’ın şu an üzerinde çalıştığı teori, astrofizik ve teorik fizikteki en zor problemleri içeriyor. Bunları çözen kişi Nobel Ödülüne layık görülecektir.”

Eğitimpedia’dan alınmıştır.

 Kaynak: http://sciencevibe.com/2017/11/02/autistic-teenager-with-a-higher-iq-than-einstein-on-path-to-nobel-prize/

Bir Kişi Dünyaya Diş Fırçalamayı Nasıl Öğretti?

Hikayemiz 1900’lü yılların başında, hemen hiç kimsenin diş fırçalama alışkanlığına sahip olmadığı, fırçalasa bile diş macunu kullanmadığı dönemlerde, Amerika’da başlıyor.

Devamı ise muhteşem bir pazarlama zekası ve algı yönetimi hikayesi…

Claude Hopkins ve Reklamcılık

Anlatmaya başlamadan önce hikayemizin baş kahramanı olan Claude C. Hopkins (1866-1932) hakkında kısa bir bilgi verelim.

Modern reklamcılığın kurucularından kabul edilen Hopkins, deneme yoluyla satış, kupon örnekleri, metin araştırmaları gibi çağdaş reklamcılığın standart ilkelerini kullanan ilk kişidir.

Claude Hopkins en çok icat ettiği, tüketiciler arasında yeni alışkanlıkların nasıl yaratılabileceğini açıklayan kuralları ile tanınır. Günümüzde bile Hopkins’in kuralları, temizlik malzemelerini nasıl satın aldığımız­dan tutun, devletlerin hastalıkları yok etmek için kullandığı araçlara kadar her şeyi etkiler. Her yeni rutinin yaratılmasında bu kurallar esastır.

İşte, bu adam bir topluma diş fırçalama alışkanlığı kazandıracaktı. Ama nasıl?

Pepsodent Fikri

1900’lerin başlarında Hopkins’in bir arkadaşı kendisine bir teklifle geldi. Büyük sükse yapacağından emin olduğu ilginç bir ürün keşfetmişti. Bu ürün, adını “Pepsodent” koyduğu bir diş macu­nuydu.

Ancak Hopkins bu fikre pek de ilgi göstermedi başlangıçta. Ame­rikalıların diş sağlığının hızla kötüleşmekte olduğu bilinen bir gerçekti ancak bu durum kimsenin de pek umurunda değildi…

Sonunda arkadaşının ısrarlarına dayanamayacaktı ve bu onun aldığı en akıllıca kararlardan birisi olacaktı. Ortaklığın ilk beş senesi içinde Hopkins, Pepsodent’i dünyanın en tanınmış ürünlerinden biri haline getirdi. Bu süreç içinde, tüm Amerika’da inanılmaz bir hızla yayılan bir diş fırçalama alışkanlığı­nın yaratılmasına da yardımcı oldu.

Çok geçmeden herkes yüzündeki “Pepsodent gülümsemesi” ile övünmeye başlamıştı. 1930’lara gelindiğinde Pepsodent tüm dünyada yaygınlaşmıştı.

İlk Pepsodent kampanyasından on yıl sonra yapılan anketlerde, Amerika nüfusunun yarısından fazlası için diş fırçalamanın bir ritüel haline gelmiş olduğu bulgulandı. Hopkins diş fırçalamanın günlük bir aktivite olarak yerleşmesini sağlamıştı.

Diş Fırçalama Alışkanlığı Kazanmamızda Reklamların Gücü

Claude Hopkins’in kariyeri boyunca kullandığı taktiklerden biri, tüketicileri her gün onun ürünlerini kullanmaya ikna edecek basit tetikleyiciler bulmaktı. Pepsodent’i sattırmak için de Hopkins’e, tüketiciyi diş macununu her gün kullanmaya ikna edecek bir tetikleyici gerekiyor­du.

Hopkins işe önce diş hekimliğiyle ilgili okumalarla başladı ve kitapların arasında bir yerde aradığı tetikçiyi buldu. Bu dişlerin üzerinde oluşan plak tabakasıydı…

Normal koşullarda bu plak tabakası, siz ne yerseniz yiyin, dişlerinizi hangi sıklıkla fırçalarsanız fırçalayın, dişlerinizin üzerinde doğal olarak oluşan bir zardır. Diş macununun onu ortadan kaldırmak için yaptığı hiçbir şey yoktur.

Ama akıllıca kullanılırsa, bu plak tabakası çok işe de yarayabilir…

Çok geçmeden tüm şehirler Pepsodent reklamlarıyla donatılmıştı. “Dilinizi dişlerinizin üzerinde şöyle bir gezdirin” diyordu bir rek­lam. “Bir tabaka hissedeceksiniz. Dişlerinizin rengini donuk gösteren ve çürümelere davetiye çıkaran şey, işte budur.”

Bir kadın dişlerinde neden pis bir tabakayla dolaşsın ki? İşte Pepsodent o tabakayı yok ediyordu. Hopkins, diş macununu bir güzellik aracı olarak sunuyordu. Tetikleyici buydu…

On yıl içinde, Pepsodent dünyanın en çok satılan ürünlerinden biri haline geldi. Amerika’nın en çok satan diş macunu unvanını ise otuz yılı aşkın bir süre elinde tutmayı başardı.

Pepsodent Neden Farklıydı?

İleri yıllarda konu üzerine araştırma yapan kişiler ilginç bir gerçekle yüzyüze gelecekti. Aslında Pepsodent’ten önce başka reklamcılar farklı marka diş macunları satmak için aynı sloganları kullanmıştı. Onların reklamları­nın da tümü, dişler üzerinde oluşan tabakayı gidermeyi vaat etmiş, ödül olarak da güzel beyaz dişler sunmuştu. Ama hiçbiri işe yarama­mıştı.

Oysa Hopkins kampanyasını başlattığı an Pepsodent satışları pat­ladı. Peki, Pepsodent neden farklıydı?

Pepsodent diş macununun patent başvurusunda ve şirket ka­yıtlarında listelenen formülü, ilginç bir şeyi ortaya koyar: Zamanın diğer diş macunlarından farklı olarak, Pepsodent sitrik asidin yanı sıra belli miktarlarda nane yağı ve diğer kimyasallar içeriyordu.

Pep­sodent’in yaratıcısı tarafından diş macununa ferahlatıcı bir tat kat­mak için kullanılmış olan bu maddelerin bir de öngörülmeyen etkisi vardı: Dilde ve dişetlerinde bir serinlik ve yanma hissi yaratıyorlardı.

Claude Hopkins aslında bir his satıyordu. İnsanlar o serinlik ve yanma hissini bekledikleri, onu temizlikle bir tuttukları an, diş fırçalamayı alışkan­lığa dönüştürmüş oluyorlardı.

Öbür şirketler de Hopkins’in aslında neyi sattığını keşfedince onu taklit etmeye başladılar. Ve devamında, hemen her diş macu­nu, dişetlerini yakan yağlar ve kimyasallar içerir oldu.

Bir adamın biraz şansı biraz da zekası yardımı ile algılarımız ile oynayarak, bir alışkanlığı toplumlara nasıl kazandırdığının hikayesi bu kadar. Faydalı alışkanlıklar kazanmamız dileğiyle…

Sibel Çağlar

Çifte Minarenin Yüzyıllar Boyu Yaşayan Ustası ile Çırağı

Erzurum’da Çifte Minare olarak bilinen yapı,  Anadolu’daki en büyük medrese ve eğitim kurumudur. 1253 yılında yapımı tamamlanan yapının en belirgin özelliği tuğla kaplı minarelerinin yapımının yarım bırakılmış olmasıdır. Çifte Minare’nin neden tamamlanamadığının öyküsü ise şöyledir :

O dönemlerin ünlü bir ustasından iki minareli bir medrese yapması istenmiş. Usta toparlamış malzemeyi, bir de çırağını almış yanına… Çırak toymuş, bilgisizmiş. Ancak ” Hiç yoktan iyidir” diye düşünmüş usta…”Belki yanımda çalışır da, benden bir şeyler kapar, meslek sahibi olur yavrucak…”

Harcı birlikte karıştırmışlar, tuğlaları birlikte dizmeye başlamışlar. Çırak  işinden hoşnutmuş. En iyi ustanın çırağı olmak, her baba yiğidin harcı değilmiş, ne de olsa…”Ne kapsam kârdır” diye düşünmüş ve bir yandan eli işindeyken, bir yandan da ustasının her yaptığını gözüyle, kulağıyla izlemeye koyulmuş.

” Oğlum, koş su getir” dermiş usta, çırak koşar  anında getirirmiş suyu…
” Oğlum, şu demiri bük bakalım” dermiş usta, çırak anında büküverirmiş demiri…

Çırak ilk haftadan sonra, işin kabasını iyiden iyiye kavramış, ama bu öğrendikleriyle yetinmemiş, sorular üstüne sorular da sormaya başlamış ustasına…Onun, “Usta şu işi neden böyle yaptık? ” Ustam ” bununla bunu neden bu oranlarda birbirine kattık?” gibi sorularını da usta büyük bir zevkle  yanıtlarmış.

Genç çırağının işini böylesine içtenlikle öğrenme isteği, işine dörtelle sarılması, öğrendiklerini başarıyla uygulaması çok hoşuna gitmiş ustanın… Hoşuna gitmekle kalmamış bir de güven duymaya başlamış çırağına… O denli  güvenmiş ki, öteki minarenin yapım işini tamamıyla ona bırakmış:

“Haydi bakalım, ben bu minareyi yaparken sen de diğer minarenin yapımına başla” demiş. Genç çırak büyük bir coşkuyla başlamış kendisine emanet edilen minareyi yapmaya… Çalışması ilerledikçe ve minare yavaş yavaş yükselmeye başladıkça, bu kez önemli bir ayrım çarpmaya başlamış ustanın gözüne…

Çırağın yapmakta olduğu minare, daha da başka bir güzellikle çıkar olmuş… “Vay bizim meraklı çırak vay”diye söylenmiş kendi kendine…”Amma da cevher varmış meğer bizim çocukta…”

Her geçen gün minare daha da yükseldikçe, genç çırağın yeteneği de her gün daha da belirgin bir biçimde gözler önüne çıkıyormuş. Ustasının gönlünde çırağına hayranlık duygusu o denli güçlenmiş ki, onun hemen her insana özgü mesleksel kıskançlık duygusunu yeşertmemiş bile… Kendi yapmakta olduğu minarenin, ustanın minaresinden daha güzel olduğunu genç çırak da görmeye başlamış. Hatta kendi kendine konuşmaya başlamış bile bu konuda:
“Benim işçiliğim meğer daha güzelmiş ustamın işçiliğinden”demiş. Benim işçiliğim onun işçiliğini gölgede bırakıyor…

Genç çırağın kendi işçiliğine olan hayranlığı ve güveni delikanlılık rüzgarıyla ve deneyimsizliğiyle birleşince kısa sürede şımarıklığa dönüşmüş. Usta-çırak ilişkisinin meslek yaşamında ne denli önemli olduğunu, bildiği her şeyi ustasından öğrendiğini yavaş yavaş da değil, hızla unutmaya başlamış. Her şımarıklık gibi, onun bu şımarıklığı da küstahlığa dönüşmüş. Olur olmadık yerlerde ve incir çekirdeğini doldurmayan nedenlerle,  ustasına  dik dik konuşmaya, ona ters ters yanıtlar vermeye başlamış. Ustası genç çırağında  bu tavır değişikliğini izliyor, içten içe üzülmesine karşın, büyük bir sabır göstererek, bu tavırları görmezden geliyormuş. Fakat çırağının o son gün  yaptığı bir küstahlık karşısında daha fazla dayanamamış, büyüklüğünün ve ustalığının onurunu zedeletmemek adına bunları bir anda  unutuvermiş. Kendisinden duymaya alışık olmadığı ses tonu ve ifadeyle çırağının kendisine su getirmesini istediğini duyunca, usta içinin en içinde bir sızı duyumsamış.

Çırağının “ben çok susadım usta… Git, bana şu karşıdaki çeşmeden bir testi su getir” sözleri ucu sivri iki yanı keskin bir bıçak gibi saplanmış içinin en içine…Minarenin üstünden inmiş, karşıdaki çeşmeye gitmiş, elindeki testiye su doldurduktan sonra bu kez çırağının yapmakta olduğu minareye tırmanmış, su testisini çırağına vermiş.

Sonra aşağı inmiş birkaç adım ötedeki kendi yapmakta olduğu minarenin tepesine çıkmış ve … Ustası kimliğiyle, çırağına son ustalık dersini vermiş: Kendini minareden aşağı atmış.

Ustasının tüm hareketlerini büyük bir merakla izleyen çırak, biranda ayırdına varmış kendisinin çırak olduğunun…Bir çırak kimliğiyle o da ustasından aldığı en son çıraklık dersini öğrendiğini kanıtlamış ustasının karşısında…

O da işini bırakmış,  kendini atmış aşağı yapmakta olduğu  minarenin tepesinden…

Erzurum’da “Çifte Minare ” diye bilinen ikisi de yapımı tamamlanmamış karşılıklı iki minare, şimdi biri ustalığın, öteki çıraklığın gurur anıtları olarak sürdürüyorlar varlıklarını ve anlamlarını…

Barış Mete

Gazi Kovan


Mart 1921 İnönü Ovası, insanın iflahını kesen buz gibi bozkır ayazında Ethem Çavuş’un sırtı üşüyor, avuçları ise kızgın mermi kovanlarına çıplak elle dokunduğu için alev alev yanıyordu.Top atışı on sekiz saattir durmaksızın sürüyordu.Ethem Çavuş, 75 mm’ lik topu durmaksızın dolduruyor, her seferinde besmele çekip keşif kolundan bildirilen menzillere kıyamet yağdırıyordu.*Sandıkta kalan sondan üçüncü mermiyi aldığında bir an duraksadı.Merminin üzerine bir çaput sarılıydı. Çaputu sökerken avucuna kalem büyüklüğünde demir bir çubuk düştü. Çaputun ve çubuğun anlamını çözmeye çalışırken sarı metalden mermi kovanına kazınarak yazılmış yazıya gözü ilişti. Okumaya vakti yoktu.Mermiyi topa sürüp ateşledi.Demir çubuğu cebine, boş kovanını ise bu sefer sandığa değil yere attı.Birkaç dakika sonra soğumuş olan kovanı kaybolmaması için yerden alıp mintanının yakasından içeri attı. Akşam ezanı vaktinde çarpışma durulmuş, mevzileri ileri, düşman hatlarına doğru ilerletme emri gelmişti.Batarya komutanı, Ethem Çavuş’a istirahat verdi.İlk iş olarak boş kovanı çıkarıp üzerindeki yazıyı okudu.*Kovanın üzerinde “Karahisarlı Seyfi Çavuş. 4.Alay 2.Tabur 8.Batarya 26 Rebiyülahir 1339 İnönü” yazıyordu. Birinci İnönü savaşının en kızgın günlerinden birinde düşülmüş not ve mermiyle gelen demir çubuk, İmalat-ı Harbiye atölyelerinde çalışanların bir mesaj istediğini gösteriyordu.Boşalan kovanlar Ankara’daki atölyelere yollanır, oradan tekrar doldurulup cepheye dönerdi.*Üç saat sonra gecenin iyice çökmesiyle savaş tamamen durulmuş, birlikler yeni mevzilerine yerleşmişti.Ethem Çavuş, cebindeki demir çubuğu çıkarıp bir köşeye oturdu.Ucu sivriltilmiş çubuk, bakır ustalarının “kalem” dedikleri, metal üzerine desen oymaya yarayan keskin bir aletti.Eline yumruk büyüklüğünde bir taş alarak hafif tıklamalarla kendi mesajını kovana kazıdı. “Aksekili Ethem Çavuş 8.Alay 3. Tabur 1.Batarya 20 Recep 1339 İnönü”*Beş gün sonra Ankara’da Atölyenin bir köşesinde cepheden gelen sandıkları açan kalfa, tezgahlardan birinde harıl harıl çalışmakta olan ustaya seslendi: “Sesinde, eşi doğum yapmış bir adama bebeğini müjdeleyen ebenin heyecanı vardı.””Kamil Usta.!Müjdemi İsterim.!Senin yavru cepheden dönmüş.!”Hepsi sandıkların olduğu kısma koşturarak kovanın üstündeki yazıyı okumak için toplandılar.Tabii ki bu şeref Kamil Ustaya aitti. Yüksek sesle Ethem Çavuş’un notunu okudu.Atölyede bir bayram havası esmişti.Tüm çalışanlar, Kamil Ustayı yeni baba olmuş biriymiş gibi kutluyor, hayır duaları ediyorlardı.Ustalar, iş tezgâhlarından birinin başında toplandılar.Kamil Usta kovanın ağzının eğilen yerlerini düzeltip özenle kapsülünü yeniledi. İçine barutunu doldurduktan sonra yeni bir çekirdeği kovanın ağzına oturttu.Mermi hazır olunca, Ethem Çavuş’un kovanın içinde geri yolladığı çelik kalemi yeni bir çaputla merminin üzerine sardı. Kundaklanmış mermiyi şefkatle tutarak yeni doldurulan bir sandığa yatırdı. Çalışanlar hep bir ağızdan “Allah kavuştursun” deyip işlerinin başına döndüler.Kamil Usta, halen açık duran sandığa yatırdığı mermiye hüzünle bakıp “Selametle git aslanım.Allah muvaffak etsin.Çok bekletme bizi” dedi.Kovan, Birinci İnönü savaşı sıralarında üzerindeki ilk notla Kamil Usta’nın eline geçtiğinde bu fikir doğmuştu.Karahisarlı Seyfi Çavuş’un başlattığı bu geleneğin süreceğinden emin değildi, ama denemeye değerdi.Nitekim Aksekili Ethem Çavuş umutlarını boşa çıkarmamıştı.Cephede patlayan her merminin kovanı buradaki ustaların elinden geçtiğine göre bir aksilik olmazsa yeniden görüşeceklerdi.*Eylül 1922  Ankara.. Bir buçuk yıl içinde kovan sekiz kere daha atölyeye uğradı.Üzerindeki mesajların sayısı da sekize ulaşmıştı.Mesaj yazanların sekizi de başka alay ve taburlardan farklı kişilerdi.Kovan her keresinde atölyedekilere daha büyük bir coşku yaşatıyor, İstiklal Savaşı’nın her zorlu durağından Ankara’ya barut, kan ve zafer kokusu taşıyordu.Türk ordusunun İzmir’e girdiği gün Ankara’da bayram havası eserken kovan yeniden gelmiş, ama bu sefer tüm atölyeyi yasa boğmuştu.Kovanın içinde, çelik kalemin yanı sıra bir mektup ile bir tane de bakır künye vardı. Kovanın üzerine kazınmış dokuzuncu notta; “Karahisarlı Seyfi Çavuş. 4. Alay 2.Tabur 8.Batarya 12 Muharrem 1341 Banaz” yazılıydı.Atölyedekiler mektubu açıp okumaya koyuldular;
Bismillahirrahmanirrahim.
Selamün aleyküm gayretperver ustalar. Allah’a şükürler olsun ki mendebur düşman kaçıyor.Muzaffer Türk ordusu beş gündür durup dinlenmeksizin kafiri kovalıyor.Güzel İzmir’e, kalplerimizdeki imanımız kadar yakınız artık.İki gün evvel Banaz’daki muharebede bataryamın çavuşlarından Seyfi, kalleş düşmanın kurşunuyla şahadete ermiştir. Cenazesini sıhhiyecilere teslim etmeden önce mintanının içinde bu kovanı buldum.Malumunuzdur ki vefat eden neferin künyesi ailesine yollanır.Lakin beş gün önce Karahisar’ı ele geçirdiğimizde, Seyfi Çavuş`un ailesinin düşman tarafından katledildiğini öğrendik.Bu kahraman Türk evladı kederini yüreğine gömüp anacığını, babacığını defnedemeden düşmanın peşine düştü. Üç gün sonra kendisi de hakkın rahmetine kavuştu.Kovandaki yazılardan anladığım üzere bu topçu neferlerin bir ailesi de sizler olmuşsunuz.Bu sebeple Seyfi Çavuşun künyesini sizlere yolluyorum.Başınız sağ olsun.Hayır dualarınızı bizlerden, Fatihalarınızı aziz şehitlerimizden esirgemeyiniz. Hakkın rahmeti üzerinize olsun.Yüzbaşı Muhsin Talat4.Alay 2. Tabur 8. Batarya14 Muharrem 1341 Salihli”*Mektup bittiğinde tüm personel ağlıyordu.Atölyeye bir ölüm sessizliği çökmüştü. Hiç tanımadıkları halde iki satır yazıyla kardeş oldukları Seyfi Çavuşun ardından Fatiha okuyup amin dediler.*Kamil Usta yutkunarak tezgahının başına oturdu.Kovanı yeniledi ama bu sefer, minik iki perçinle Seyfi Çavuşun künyesini kovanın dibine çaktı.Yine her zamanki merasimle mermiyi kundaklayıp sandığa yatırdı.Oysa o mermi bir daha düşman mevzilerine gönderilmeyecekti.*Ocak 1923 Ankara..Savaşın bitmesinin ardından Ankara’daki mühimmat depolarında sayım ve temizlik yapılıyordu.Sandıklar tek tek açılıyor, mermiler sayılıp yeniden sandıklanıyor, kayda geçirilip daha tertipli bir cephaneliğe gönderiliyordu.Teğmen Hamdi Vasıf, Kamil Usta’nın hazırlayıp kundakladığı mermiyi buldu. Böyle bir anının belki de yıllarca sandıkların İçinde kalmasına gönlü elvermedi.Ciddi bir suç işliyor olmayı göze alıp mermiyi evine götürdü.Niyeti, ömrünün sonuna kadar mermiyi bir anı olarak saklamaktı.*29 Ekim 1923 Ankara..Teğmen Hamdi Vasıf Ankara kalesine çıkan dik sokakları koşarak tırmanıyordu. Soğuğa rağmen kan ter içinde kalmıştı. Yarım saat önce 20.30 sıralarında Meclisten, Cumhuriyetin ilan edildiği duyurulmuştu.101 pare top atışıyla Cumhuriyet kutlanıyordu ve Seyfi Çavuş’un mermisi bu şöleni kaçırmamalıydı.Yetmiş, belki de sekseninci atışta topçuların yanına ulaşabilmişti.Yüzbaşı Muhsin Talat’ın yanına giderek sert bir asker selamı verdi:
“Hamdi Vasıf Edirne.!Bir maruzatım var komutanım”Yüzbaşı sorar gözlerle genç subaya bakıyordu.”Evet teğmenim.Sizi dinliyorum” Teğmen, üniformasının içinden mermiyi çıkarıp yüzbaşıya uzattı:”Yüz birinci pareyi en çok bu mermi hak ediyor komutanım.Müsaadenizle bu şerefi ondan esirgemeyelim.” Yüzbaşı Muhsin Talat gözlerine inanamamıştı.Sevinç gözyaşlarını tutamadı.O kadar heyecanlanmıştı ki neredeyse aralarındaki rütbe farkına bakmaksızın genç teğmenin ellerini öpecekti.Mermiyi alıp çekirdeğini dikkatlice yerinden çıkardı.Kovanın tepesine bir bez parçası tepip iyice sıkıştırdı.Subay şapkasını çıkarıp surun üzerine koydu.Mermiyi şapkanın içine yatırdı.Toplar atışlara devam ediyordu.82, 83, …97, 98, 99… On dakika kadar sonra, atışları sayan çavuş “Yüzüncüyü attık komutanım” deyince, Muhsin Talat, kovanı topun yatağına kendi elleriyle sürerek ateş emrini verdi.Subayların kılıçlarını çekerek selamladığı o son top sesi Ankara’nın her duvarından yankılanıp dört yıllık İstiklal Savaşının tüm hikayesini anlatmıştı sanki.Rütbe ve mevkilerine bakmaksızın topun başındaki tüm askerler kucaklaşarak birbirlerini kutladı.Son olarak Yüzbaşı Muhsin Talat ile Teğmen Hamdi Vasıf sarıldılar.Kovan ayaklarının dibindeydi.Yüzbaşı eğilip saygıyla kovanı yerden aldı.Avuçlarının yanmasına aldırmadı bile.


“Bu vatan kolay kazanılmadı.” Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları, tüm şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyoruz.

« Önceki Yazılar