KendiliğindenLik

“Buda” bir köyden geçiyordu ve insanlar gelip onu aşağılayarak en söylenmeyecek şeyleri söylediler. Buda durdu, sessizce, dikkatle dinledi ve “ Bana geldiğiniz için teşekkür ederim, ama acelem var bir sonraki köye gitmem gerekiyor, bugün size zaman ayıramayacağım yarın daha fazla zamanım olacak. Söylemek isteyip de söyleyemediğiniz bir şeyler kaldıysa Sizi yarın dinleyebilirim. Beni bugün için mazur görün” dedi. İnsanlar inanamamışlardı. Bu adam tüm söyledikleri ağza alınmayacak şeylere bir tepki vermeden, sadece dinlemiş, cevap bile vermemişti.” Bizi duymadın mı”? “Senin bunlara verecek cevabın yok mu” ? diye sordular.

Buda dedi ki: “Bir yanıt istediysen geç kalmış durumdasın. On yıl önce gelseydin seni yanıtlayabilirdim. Ama on yıldır başkaları tarafından yönlendirilmeye son verdim. Artık köle değil kendimin efendisiyim, kendime göre davranıyorum; başkasına göre değil kendi içsel ihtiyaçlarıma göre davranıyorum. Beni bir şey yapmaya zorlayamazsın. Sen yapmak istediğini yaptın, kendini tatmin olmuş hissedebilirsin, ama benim açımdan baktığında ben bunların hiçbirini üzerime almıyorum ve almadığım için de bir anlamları yok. Buda, devam etti: “Birisi yanan bir meşaleyi nehire atabilir, nehire ulaşana kadar meşale yanık kalır, nehire düştüğü anda ateş söner, nehir onu soğutur. Ben nehir oldum.Bana küfür edersiniz onlar ateştir, bana ulaştıkları anda benim serinliğimde içinde ateş kaybolur, artık acıtmazlar. Siz dikenleri atarsınız, sessizliğime düşünce onlar çiçeğe dönüşür. Ben kendi yaradılışımın doğasından hareket ediyorum” der. Kendiliğindenlik budur.

Protagoras Paradoksu

Bu paradoks 2000 yıl önce Yunanistan’da avukat Protagoras ve öğrencisi Euthalos arasında geçer.

Genç Euthalos, avukat Protagoras’ın yanına öğrenci olarak girmek ister. Protagoras kabul eder ancak Euthalos’un ödeyecek parası yoktur. Bir anlaşma yaparlar.  Anlaşmaya göre, ilk davayı kazandığı zaman Euthalos, Protagoras’a olan borcunu ödeyecektir.

Eğitim biter ve Euthalos avukat olur. Yıllar geçer fakat Euthalos, Protagoras’a olan borcunu ödemez. Gerekçesi ise, henüz ilk davayı kazanamamasıdır.

Bunun üzerine Protagoras, Euthalos’u dava eder. İşte işler burada karışır.

Protagoras’ın düşüncesine göre her hâlükârda parasını alacaktır.
Eğer davayı kaybederse, Euthalos davayı kazandığı için, anlaşma gereği parasını alacaktır. Davayı kazanırsa, Euthalos davayı kaybettiği için yasal olarak borcunu ödemek zorundadır.

Euthalos ise aksini düşünür.
Davayı kazanırsa, yasal olarak borcunu ödemek zorunda kalmayacaktır. Davayı kaybederse ise, anlaşma gereği borcunu ödemesine gerek yoktur.

Bu paradoks bugün hâlâ  yanıtsızdır.


Alıntıdır

mide kanseri önlenebilir mi?

Mide Kanseri

Akciğer kanserinden sonra en tehlikeli kanser tiplerinden biridir.

 

Önlenebilir Risk Faktörleri 

 

Beslenme

  • Tütsülenmiş, tütsülenerek saklanan gıdalar
  • Vitamin A ve C eksikliği, besinlerle yeterince alınamaması
  • Aşırı tuzlanarak saklanan yada hazırlanan gıdalar

 

Meslekle ilgili

  • Plastik sanayisinde çalışmak
  • Zift ve buharına maruz kalmak 
  • Radyasyon’a maruz kalmak, meslekle ilgili sebepler arasındadır. 

 

Alışkanlıklar

  • Sigara, diğer kanserlerde olduğu gibi mide kanserinde de önemli bir risk faktörüdür. 

 

İnfeksiyon

  • Helikobakter pilori
  • Epstein Barr virüsü, mide kanseri ve mide lenfoması için risk faktörü olarak kabul edilmektedir. 

 

Prekanseröz lezyonlar

  • Adenomatöz polipler
  • Kronik atrofik gastritis
  • Displazi
  • İntestinal metaplazi
  • Menetrier hastalığı, prekanseröz lezyonlardır. Bu lezyonlar zaman içinde kansere dönüşebilirler. 

 

Kozunu paylaşmak

Koz, bilindiği gibi, ceviz demek.
İstanbul semtlerinden Beykoz’un cevizle bir ilgisi yok da; Kozyatağı’nın bir zamanlar ceviz ağaçlarıyla müzeyyen bir belde olduğu kuşkusuzdur.
Kastamonu ili de ceviziyle ünlü bir yerdir. Vaktiyle burada, iki köy arasında cevizlik bir alan varmış. Ceviz mevsimi gelince iki köyün halkı toplanır, elde edilen cevizleri paylaşırlarmış.
Ne var ki, bu ceviz paylaşımı her zaman barış içinde geçmez, bazen iki köy arasında mübalağa kavgalar olurmuş.
Cevizlerin paylaşılacağı gün gelmeden daha, eli sopa tutan köylü gençler hazırlığa başlarmış. Hangi köyün gençleri güçlüyse, o taraf kazançlı çıkarmış!
Bu nedenle yörede bir gencin yetişkin yaşa geldiğini anlatmak için, “Koz paylaşacak yaşa geldi!” derlermiş.
Kozunu, yani cevizini paylaşmak, zamanla dilimize bir deyim olarak yerleşmiştir.
Konuşarak sorunların üstesinden gelemeyenler, kaba güce başvurarak, kozlarını paylaşır.

Bir aşk hikayesi

🎼🌹🎤
ALTAN’S MUSIC /
ALTAN DİYOR Kİ;

BİR AŞK HİKAYESİ…

1996 yılında, Sultanahmet’te bir evde pek çok fotoğraf ve evrak bulduk. Bir çanta mektup, 7 albüm fotoğraf ve sayfalar dolusu nota.
Bir kemancı vardı fotoğraflarda ama tanıyamadım. Ev sahibi de tanımadığını söyledi. Hepsi çatıdaki bir sandıktan çıkmış. Şaşılacak şey…
O kadar çok nota sayfası vardı ki ve öylesine özenle yazılmışlardı ki hayran kaldım.

Aklıma bir anda Cihat Aşkın’a haber vermek geldi. Cihat Aşkın, memlekette keman işi konusunda bir otorite. E tabii o vakitler telefon falan yok. Birkaç örnek alıp Cihat Hoca’ya götürdüm.
Cihat hoca notaları görünce çok heyecanlandı.
-Tekin Bey, bunların devamı var mı? dedi.
-Bir sandık, dedim. Gözlerinin içi parıldadı.
-Gidelim hemen, dedi. Gittik.
Meğer tam bir hazine bulmuşuz. Çakmıyorum ki müzik işinden. Fakat Cihat hoca alıyor bir sayfa mırıldanıyor.
Baktım sahiden nefis ezgiler.

Seyyan Hanım isminde bir şarkıcı varmış, ona ait eşsiz fotoğraflar. Sonra sahipsiz mektupların içindeki tarihi vesika niteliğindeki bilgiler…
Dayanamadım, sordum sonunda:

  • Cihat Hocam kim yazmış bunları? Kim bu müzisyen?
  • Necip Celal, dedi.

Arkadaş tanımıyorum ki… İçimden “Çok güzel” dedim. Necip Celal’se iyi. Anlamadığımı görünce o ünlü şarkıyı mırıldandı Cihat Aşkın:

“Sevdim bir genç kadını
Ansam onun adını
Her şey beni ona bağlar
Kalbim durmadan ağlar”

Yuh, bu şarkıyı kim bilmez! Tango gibi tango!
Çok acayip bir şeyler bulduğumuza bir kere daha ikna oldum. Ev sahibi bunları çöpe atacaktı. Ev temizliği diye giriştikleri işten nasıl bir hazine çıktı!
Ev sahibi kadın çok bir para istemedi.

  • Aman alın götürün de yeter, dedi. Aldık, götürdük. Taksiye yükledik her şeyi.
    Takside konuşuyoruz Cihat Hoca’yla. Daha doğrusu o sevinçten havalara uçmuş vaziyette. Şu ekteki fotoyu gösterdi.
  • Kim bu? dedi.
  • Bilmem ki hocam.
  • Yahya Kemal
  • Nasıl Yahya Kemal hocam bu?
  • Gençliği, Paris yılları.
  • Necip Celal’de ne işi var?
  • E soyadı
  • Soyadı mı?
  • Necip Celal’in soyadı Andel. And içen kişi demek. Bu soyadını ona veren de Yahya Kemal. Böyle bir ahbaplıkları var.
  • Vay be! Peki şu kadın kim?
  • Ha o mu, meşhur Seyyan Hanım. Seyyan Oskay.
  • Ben tanıyamadım. Çıkaramadım adını.
  • Necip Celal’in şarkısını söylüyor.

– Hangi şarkısıydı?

“Mazi kalbimde bir yaradır
Bahtım saçlarımdan karadır
Beni zaman zaman ağlatan
İşte bu hazin hatıradır”

  • Aaaa bildim, bildim. Bu şarkıyı söyleyen Seyyan Hanım mı yani?
  • Evet, yalnız sözler Necdet Rüştü’nün. Müziği ise Necip Celal Andel’in.
  • Nefis!

Cihat Aşkın’ın evine gittik. Büyükçe bir masa vardı. Koyduk evrakları üstüne.
Heyecanla hepsini seçiyoruz. Elime bir gazete haberi geçti, ünlü Alman sinema artisti Evelin Hold, Necip Celal’in meşhur “Mazi” şarkısını okumuş. Nerede? Kadıköy Hale Sineması’nda!
Vay be! Süpermiş.

Bir başka notta bu gazete haberinin hikâyesini anlatmış Necip Celal.
Haliyle inanmamış böyle dünyaca ünlü bir starın ülkemize gelip onun tangosunu söylemiş olduğuna:
“Çok hoşuma giden bu Alman artisti ne münasebetle ülkemize gelsin de benim tangomu okusun” demiş.
İnanmamakta ısrar eden Necip Celal’e bir arkadaşı gazetedeki bu haberi göstermiş.Haber doğru!
Beyoğlu’ndaki meşhur Tokatlıyan’da kalıyor Evelin Hold.Telefon ediyor Necip Celal.Teşekkür ediyor.Evelin Hold da kendisini uzun süredir aradığını, muhakkak görüşmek istediğini söylüyor
Necip Celal Andel de tıpkı Rodrigo gibi âmâ… Evelin Hold, Andel’in gözlerinin iyileşmesi için temennilerde bulunuyor ve Hale Sineması’ndaki konsere davet ediyor.

Evelin Hold, sahneye adımını atar atmaz salon yıkılıyor alkıştan. Hınca hınç dolu o gece Hale Sineması
Vaktiyle Londra’da duvarlara:
“Clapton is God” yazarlarmış. Evelin Hold da o gece öyle alkışlanıyor.
Sırasıyla; Fransızca, İtalyanca, Almanca şarkılar söylüyor ve nihayet sıra Türkçe şarkıya, yani Necip Celal’in Mazi’sine geliyor.
İşte o an Evelin Hold’un jesti geliyor…
Elini kaldırıp Necip Celali işaret ediyor Evelin Hold ve
“Mazi, Necip Celal” diyor.

“Ne göğsünde uyuttu beni
Ne buseyle avuttu beni
Geçti ardından uzun yıllar
O kadın da unuttu beni” diyor!

Şarkıyı o gece 4 defa söyletiyorlar Evelin Hold’a. Ortalık alkış kıyamet..
Şarkı bitince kulise gidiyor Necip Celal. Evelin Hold’a bir kere daha teşekkür ediyor ve ellerinden nazikçe öpüyor.
Fakat Evelin Hold sahiden hayran olmuş Necip Celal’e. O şiveli konuşmasıyla:

  • Ne harika tangolar bunlar Necip Bey, diyor.
    Velhasılıkelâm iyi dost oluyorlar…
    Ertesi gece için randevulaşıyorlar. Nerede?

Suadiye Plaj Gazinosu’nda.
Günlüğüne yazdığı notta Necip Celal o geceyi şöyle anlatmış:
“Suadiye plajı bana bu akşam her zamankinden daha güzel geliyor. Mehtap denizin üzerine vurmuş, etraf sessiz, konuşmadan geceyi dinliyoruz.
Oldukça kalabalığız, kıymetli artistimiz Feriha Tevfik, ağabeyim, Yusuf Kenan, Holywood muhabiri Turan Aziz ve daha bir çok sevdiğim arkadaşlarım…
Şimdi ellerimde akordeon, parmaklarım tuşların üzerinde, içimden kopup gelen bütün duygularımı söylüyor…
Kendimden geçmiş bir halde mütemadiyen çalıyorum. O da etrafın isteği üzerine Mazi’yi söyledi. Bu kadar duyarak çaldığımı hatırlamıyorum. Benden bizzat keman çalmamı istedi.
Schuman’ın Akşam şarkısı, Fibich Poem ve onun çok sevdiği Toselli serenad…

Kemandan yükselen sesler yavaş yavaş sönerken, mehtap da artık kayboluyordu.
Gazino tamamiyle bizim için kapatılmıştı. Onunla tadına doyulmaz, rüya gibi bir dans ettik, eğlendik.
Dans ederken bana:
‘Mazi’yi hiç unutmayacağım, dudaklarımdan hiç eksik etmeyeceğim’ dedi
Vakit gece yarısını çoktan geçmişti. İçimden çoşup gelen bir takım sesler var. Kafamın içinde mütemadiyen dolaşıyor, fakat bir türlü toparlayamıyorum. İsteği üzerine akordiyonu elime alarak, ‘Ayrılık’ı çaldım.
Yanıma yaklaştı, dans eder gibiydik yine ama ele ele tutuşmuyorduk.
İşte o anda bana, üzerine çok samimi sözler yazılmış bir fotoğrafını verdi ve sonra tekrar dans etmeye başladık.
Ona bir cesaret:
‘Ne olur bu gece hiç bitmese’ dedim. Ben bu sözleri söylerken, plajın saati 3’ü çalıyordu. Sabah gidecekti. ‘Beni unutma” dedim. ‘Sen de’ dedi.
O akşam ağabeyimin Erenköy’ündeki köşkünde kalacaktım. Yayan yürümeyi tercih ederek sessizce eve geldim.
Zihnim hep onunla meşgul..
O melodiyle meşgul.
Öylece pencerenin kenarına oturdum. Dışarıda yaz böcekleri, kurbağalar ve sık çalılar arasında duyulan bir tek bülbül sesi…
Ortalık hafifçe aydınlanır gibi oldu. Gayri iradi piyanoya doğru yürüdüm. Başımda inanılmaz bir ağrı.
Hemen oturup en sessiz pedala basarak içimden gelen sesleri yavaş yavaş çalmaya başladım. Çünkü başka türlü olmayacaktı. Mümkünü yoktu.
O gece yazdığım beste ise şöyleydi…

Sevdim bir genç kadını
Ansam onun adını
Her şey beni ona bağlar
Kalbim durmadan ağlar
Kemanımla ona bir ses verebilseydim eğer
Bu sesimle ona ersem bana dünyaya değer
Ne yazıkki deniz engin şu ufuklar ölgün
Bin elemle doluyor her yeni gün…”

Necip Celal, yazmamış: Yaşamış!
Biz Cihat hoca ile evrakları toplarken, eşi Nisan Hanım geldi. Ortada bir koli ve bizi harıl harıl çalışırken görünce şaşırdı:

  • Hayrola Cihat, bunlar nedir? dedi.
  • Görmen lazım. Çok şaşıracaksın.
    Nisan Hanım fotoğrafları görünce sahiden pek şaşırdı:
  • Dayım, dedi.
    Ben konudan uzağım tabii…
    “Arkadaş” dedim içimden, “Konu nereden nereye geldi.”
    Elbette cehaletime de ayrıca yandım.
    Bütün o evraklar Cihat Hoca’’da kaldı. Uzun yıllar o notolarla uğraştı durdu. Derledi,topladı,düzeltti.

Nihayet o gün bulduğumuz eserleri bir albüm haline getirmiş.Sahiden çok sevindim buna.
Var olsun, benim için NecipCelalAndel albümünü ithaflı bir şekilde imzalamış Cihat Aşkın.
Daha böyle pek çok hikâye vardı o günlüklerin içinde. Pek çok şarkının yazılış serüveni vardı.
Tango da ne güzel bir icat be kardeşim. Yüreğini şenlendiriyor insanın..

Mazi kalbimde bir yaradır
Bahtım saçlarımdan karadır
Beni zaman zaman ağlatan
İşte bu hazin hatıradır
Ne göğsünde uyuttu beni
Ne buseyle avuttu beni
Geçti ardından uzun yıllar
O kadın da unuttu beni…

Tekin Deniz RENA💕 *by Altan*

Ne mutlu

Ne mutlu günü gülümseyerek başlayıp bitirene
Kalbinde kine nefrete yer vermeyene ne mutlu…!

Ne mutlu aldığı nefesin kıymetini bilene
Attığı her adıma şükredene ne mutlu..!

Ne mutlu kimsenin ömrüne törpü, sırtına yük olmayana ,
Edep erkan bilip,
sözünü sakınana ne mutlu..!

Ne mutlu etrafına huzur verene
İncir çekirdegini doldurmayacak şeyler için kalp incitmeyene ne mutlu..!

Ne mutlu yerdeki karıncaya,
gökteki kuşa kıymet verene
Yedigi ekmeğe,
içtiği suya hamd edene ne mutlu..

Ne mutlu gönüller yapana,
gönüller alana
Bir gülüşüyle güller açtırana ne mutlu…

Ne mutlu geceleri vicdan yastığına kafasını rahat koyana,
Hayat denen yoldan,
ağır adımlarla geçip gidene ne mutlu…

Bakış Açısı

BAKIŞ AÇISI

Yazar;
evindeki çalışma odasına girdi, günlüğüne bir yıl içinde başından geçenleri yazdı:
-Geçen yıl cerrahi bir ameliyat geçirdim.
-Aylarca yatağa bağlı kaldım.
-Atmış yaşına girdim.
-Otuz yıl çalıştığım vazifemi terk ettim.
-Geçirdiği araba kazası nedeniyle, oğlum fakültede sene kaybına uğradı.
Sonunda şunu yazdı:
-Ne kötü bir yıldı!

İçeri giren karısı, kocasının günlüğe yazdıklarını gördü ve yazılanları okudu.
Dışarı çıkıp, bir müddet sonra girdi, elindeki kağıdı kocasının yazdığı günlüğün yanına bıraktı. Adam kağıda yazılanları okudu.
-Şöyle yazıyordu:
-Geçen yıl, uzun süre
rahatsızlık veren hastalıktan kurtuldun.
-Atmış yaşına sıhhat ve afiyetle girdin.
-Yazmayı tasarladığın kitaplar için zaman bulmak maksadıyla emekli oldun.
-Oğlumuz trafik kazasında ölümden döndü.
Yazı şöyle bitiyordu: “Tanrı bize çok ikramda bulundu, ne güzel bir yıldı.”

Aslında adamın zikrettiği olaylarla, karısının zikrettikleri aynıydı. Sadece bakış açısı farkı vardı….
Her şeyin daima görünenin iki yüzü vardır…

Bazen insanin gölgesi önüne düşer, bazen arkasına…
Güneşi önümüze alıp;
gölgemizi arkamıza düşürebilirsek, ne mutlu bize….
Aksi halde;
güneşi arkamıza alıp,
gölgemizi önümüze aldığımızda, gölgemizi yakalamak için ömür boyu onu kovalar dururuz..
Yakalayamadığımız için de; huzursuz oluruz,
mutlu olamayız….

Alıntı

Sözüm sana

Sözüm sana ey hayat..!
Yolu yarısını çoktan arşınladım..
Bugüne kadar;
biraz yalpalayarak,
Kimi zaman düşe kalka…
Çoğu zaman,
yanılarak yaşadım…
Geriye ne kadar yolum var bilmiyorum….
Ama daha dikkatli olgun çağlarım;
Adımlarım şimdi daha yavaş,
Daha tadını çıkarır gibiyim , bastığım toprağın…

Hoşgörü kuşandım artık,
Huzur yoldaşım..
Kendimse
en vefalı arkadaşım…

Ey hayat…!
Şimdi beni iyi dinle…
Bu yaşıma kadar,
Ne yaşadıysam yaşadım…
Hepsi gelmiş geçmiş olsun…
Ben bu hikayeyi;
mutlu sonla bitireceğim..

Bu da sana son sözüm olsun…!

İnsan

Görsel : tranquil monkey

Dostum, güneşe bak, toprağa bak,suya bak,buluta bak; fakat, arkana bakma….

Kimin geldiği önemli değil,kimin gelmediği de…
Unutma, yolcu değişir, yol değişir, ama menzil değişmez.
Yolcuya bakıp, yolunu tanıma.
Yola bak, yolcuyu tanı, yolcu hakkındaki kıymet hükmünü ona göre ver.
Vahim olan, yolun yolcusuz olması değil;

Asıl vahim olan yolcunun yolsuz olmasıdır.

Yolsuz, hedefsiz, amaçsız, şaşkın, hercai ve seyyal…
Dostum yollar yürümek içindir.

Ancak şu gerçeği de hiç unutma :

Yürümekle varılmaz, lâkin varanlar yürüyenlerdir.
İnsan…
Mutluluğu arayan…
İnsan…
Büyüdükçe acıya ve tatlıya, olana ve olmayana alışan …
İnsan…
Umut, heyecan dolu…
İnsan…
Hüzün, karamsarlık dolu…
İnsan…
Bazen masallara, bazen korkulara inanan…
Bazen güce, bazen kibre saplanıp kalan…
İnsan, bazen kendini yok, başkalarını var sayan…

Bütün bunların arasında kendini, kendi varlığını ve anlamını arayan…O anlamı buldukça da yaşamına ışık ışık güzellikler katan…

Halil Cibran

« Önceki Yazılar Recent Entries »