Tag Archives: Afet

Virüs değil iyilik bulaştır!

Kalplerin şifası sevgi ile buluşmaktır.

Osman Hamdi bey

Dün akşam dehşet bir yağmur vardı. Kelimenin tam anlamıyla sırılsıklam ıslandım. Aslına bakarsanız, yağmur saatine bakmıştım hava durumundan, tam o saatte yola çıktım. Motosiklet kaskının camını biraz araladım giderken. Yağmur görüş açısını bozar, üstüne bir de sıcak nefesinizin buğusu eklenince tamamen kör olursunuz.

Yağmurda motosiklet kullanmak bu açıdan yarı kör yarı sağır yapar insanı. İki kat tehlikelidir. Arabaları kullananlar da aynı durumdadır bu da tehlikeyi bir kat daha arttırır.

Yol çok kalabalık değildi ama gene de o tehlikeyi her zaman hissederim içimde. İlk uzun motosiklet turumdan dönerken hissetmiştim bu duyguyu. Yaşam ile ölüm arasında bir çizgide gittiğimi. Her an kayıp düşebileceğimi. Bir o kadar dikkatli olmam gerektiğini ve tehlikenin verdiği hazzı.

Istanbul 2. Köprüsünden Anadolu tarafından giriyordum. Üzerim Istanbul çamuru denen, aslında yağ ve çamur karışımı ile kaplanmıştı. Bir haftalık, Trakya’yı ve sonra da Sakarya’yı içine alan bir motosiklet turuydu. Bundan tam 27 yıl önce çıkmışım. O zaman 20 yaşında olan motosikletim bir kez bozulmuş ama beni yolda bırakmamıştı. Acemiydim, ama Rafet ustanın gözetiminde Levent Sanayisinde tam 2 aydır neredeyse her gün talim yapmıştım. Sonunda sevgili dostum Rafet Usta artık trafiğe çıkabilirsin demiş ve kendi motorumun anahtarlarını vermişti. Ben de ilk uzun motorsiklet turumu planlamış ve hemen yola koyulmuştum.

***

Epey bir maceranın sonunda işte İstanbul’a yağmurlu bir günde giriyordum. Tuzla’dan itibaren trafik ve yağmur başlamıştı. E-5 ya da TEM karayolunda motosiklet kullanmak köpek balıkları ile dolu bir havuzda yüzmek gibidir. Her an bir köpek balığının kolunuzu bacağınızı kapacağı hissine kapılırsınız.

Sonunda köprünün ayakları görünmüştü. Dünyanın en muhteşem kolyesi, boğaz göründü ardından. Boşuna bu şehre dünyanın başkenti demiyorlar. Neo-Roma. Her hali ayrı güzel. Sert bir rüzgar esiyor karadeniz tarafından ve motoru yatırıyor. Ama o haliyle bile gözümü alamıyorum boğazı izlemekten. Sonra Levent üzerinden Şişli, Otopark ve her tarafı dökülmekte olan evimdeyim. Bomonti’de bir çatı katı. Eski ayna ve eski musluklar, belki 30 yaşında her şey. Ama ben seviyorum evimi. Kenarları kahverengileşmiş aynada kendime bakıyorum.

Yüzümde egzoz dumanı ve İstanbul çamuru sebebiyle neredeyse beyaz yer kalmamış. Siyah is ve çamurun arasından gözlerimi görüyorum. Pırıl pırıl. Mutlu ve aydınlık.

Ölümle yaşam arasında çizgide bulunmanın verdiği heyecan. Bağımlısı olduğum adrenalin bütün damarlarımda. Yağmurdan sırılsıklam olmuş yorgun bedenim, bir bu kadar daha tur yapacak güçte. Yenilenmişim.

Aynada tekrar bakıyorum kendime, “bugün son günüm olabilirdi” diye düşünüyorum. Aslında motosikletle yağmurlu bir trafik macerası olsa da olmasa da bir gün son günümüz olacak. Bunu bir kez daha anlıyorum. Hayatımı bu şekilde yaşamaya karar veriyorum, 24 yaşın heyecanıyla.

***

Her günü sanki son günümmüş gibi yaşıyorum. Biliyorum. Bir gün gerçek olacak. Aradan tam 27 yıl geçmiş. Bu hafta doğum günüm. Gerçekten ölümle defalarca burun buruna geldim. Bazen yaptığım iş sebebiyle, bazen macera ruhum sebebiyle. Yaşla birlikte sağlık sorunları da başlıyor elbette. Bu kaçınılmaz. Ama her günümü son günüm gibi yaşadım. Keşke yaşasaydım dediğim bir şey yok. Güzel bir yaşamdı. Zorlukları ve acılarıyla. Mutluluklar, başarılar, başarısızlıklar, zirve ve dip, zenginlik ve fakirlik. Çoğunu gördüm. Mevkinin oluşturduğu kalabalıkları ve mevkinizi kaybettiğinizde yaşadığınız boşluğu. İnsanların riyakarlığını ve gerçek dostların sadakat dolu sevgisini. Hepsi için minnettarım. Bu yüzden geride bıraktığım bir pişmanlığım yok, sadece gereğinden fazla değer verdiğimi düşündüğüm insanların yarattığı hayal kırıklığı hariç. Bunun için de minnettarım. İnsanoğluna olan saf inancımı kaybetmeme ve sonra buna rağmen geri kazanmama yardımcı oldular.

Ab-ı Hayat

… Yağmur küçük motosikleti ve bedenimi ıslatıyor. Yollar içinde küçük denizler var onlara giriyorum. Daha çok ıslanıyorum. Suyun temizleyemeyeceği hiç bir şey yoktur. Araplar, ab-ı hayat derler. Hayat suyu. Su yaşamın kaynağıdır. Bedenimizin çoğunluğu sudan ibarettir, bütün diğer organizmalar gibi.

Su önce kaskımdan boynuma oradan yağmurluğun içine doğru akıyor. Onun serin kayışı ile ruhum da yıkanıyor. Daha saf daha temiz hissediyorum kendimi.

İlk turumdaki korku ve heyecan gene var. Binlerce kilometrelik tecrübeye rağmen hep aynı tehlike duygusu, aynı korku, aynı heyecan ve aynı zevk. Bu hiç değişmedi. Bugün son günüm olabilir.

Otoparka ulaşıyorum. Motosikleti ayaklarının üstüne alıyorum. Üzerimde 24 yaşımın diriliği var aradan geçen 27 yıla rağmen. Telefonumu çıkartıyorum.

Şükran Ercan

Şükran Ercan’ın mesajını görüyorum. 2008 yılında Kocatepe Üniversitesi’nin sürekli eğitim merkezini birlikte kurmuştuk. Ben kurucu müdür olarak atanmıştım. Kader beni üç harika insanla bir araya getirdi. Ülkü Küçükkurt, Murad Tiryakioğlu ve Şükran Ercan. Üçü de birbirinden harika, hesapsız, çıkarsız insanlardı. Harika projeler yaptık. Geleneksel sanatlarla ilgili kurslar, sergiler..

Gezgin kitap Şükran Ercan’ın projesiydi. Bağış kitap topluyorduk. Bağışlayanlar okudukları kitap ile ilgili ne hissettiklerini kitabın herhangi bir yerine yazıyorlardı. Üstüne biz bir not ekliyorduk. Lütfen bu kitabı okuduktan sonra kalabalık bir yere bırakın, mümkünse duygularınızı yazın diye. Kitap gezmeye başlıyordu. Bazen Samsun’dan bir mektup alıyorduk, bazen Almanya’dan. Kitap bir yolculuğa çıkıyor ve yol boyunca okumayı seven dostlar ediniyordu. Şükran, her bir mektupta heyecanla haber veriyordu. “.. Kitabımız Samsun’da görülmüş ve okuyan kişi teşekkür ediyor. Okuduktan sonra kalabalık bir parkta bankın üzerine bırakmış..” Hepimiz heyecanlanıyorduk. Sanki çocuklarımızın başından geçen bir macerayı ve onların başarılarını gururla seyrediyor gibi.

İyilik Bulaşıcıdır

Şükran, “Hocam merhaba nasılsınız.? Yazılarınız harika yüreğinize sağlık ben hala enerjisel olarak sizinle çalıştığımıza inanıyorum, siz benim kalbi çok güzel müdürümsünüz her zaman… Bu yüzden evden size bir fikir vermek istiyorum bunu en güzel sizin kaleme alacağınıza inanıyorum.

VİRÜS DEĞiL İYİLİK BULAŞTIR başlıklı bir yazı yazar mısınız lütfen? Hepimizin birilerine iyilik bulaştırmamız o kadar kolay ki. Komşunun bir eksiğini tamamlamak, sokak canlarını (sokak hayvanlarını demek istiyor) doyurmak, maddi manevi gönüllere dokunmak ama bunu nazikçe yapmak, küstüğü biriyle barışmak, bir hal hatır sormak, özür dilemek, önce yakınlarından başlayarak iyiliği ve sevgiyi tüm insanlığa ve evrene yaymak bu liste böyle uzar gider..

Yeter ki isteyelim henüz vakit varken yapabiliriz.

Iyi insanlar iyi ki varlar.” diye yazmış…

Portakal Çiçeği

Yağmur toprağa sinmiş ne güzel kokuyor. Bahar bütün azametiyle patlıyor. Betona teslim olmuş yaşadığım şehre rağmen doğa ana beton yığınlarının arasından kendine çatlaklar bulmuş ve fışkırmış.

Taze çimen kokusu arasından çiçek kokuları da seçiliyor. Nisan, ah nisan!

Aslında Roma takvimi 1 Mart’ı yılbaşı kabul eder. Mart ayı ile başlar yeni yıl. Yani baharla.

Gençlik yıllarımın geçtiği Antalya’da, nisan ayı boyunca bir polen bulutu içinde yüzersiniz. Eskiden şehrin güneyi olan Işıklar, Zerdalilik tarafı portakal bahçeleri ile doluydu (betona teslim olmadan önce). Her gün tam 15.15 de bir meltem eser denizden. O meltem ile bütün şehir portakal ağaçlarından gelen polenlerle dolar.

Bir parfüm şişesinin içine düşmüş gibi olursunuz. Biraz sarhoş. Belki henüz tanışmadığınız sevgilinizi düşünürsünüz. Bir çeşit aşk sarhoşluğu. Çiçek tozları denize dökülür. Ve ben hep yazın dışındaki günlerde denize girmeyi severim.

Spor il müdürlüğünün açık havuzunda sadece yazın yaptığımız su topu antrenmanları yüzünden belki. Havuzun sıcaklığı 35 dereceyi bulurdu. Biraz soğumuş bir çorba gibi ve siz suyun içinde terlersiniz o sert antrenmanlar sırasında. Belki bu yüzden, belki akdenizi kışın daha çok sevdiğimden kış boyunca denize girmeyi adet edinmişimdir. Akdeniz en sıcak hali ekim gibidir en soğuk halide mart sonu nisan başı.

10 dereceye kadar düşer deniz. Her tarafında polenler. Portakal çiçeği dolu bir büyük mavi havuz. Polenler o kadar çoktur ki bazen kıyının rengi değişir.

O soğuk hali, Akdeniz’in en temiz halidir. Bu sebeple denizden çıkınca yıkanmazdım. Polen kokuları ile Akdeniz’i tenimde taşırdım. Soğuktan, tenimin üzeri yanardı. Sanki cildimden sağlık ve mutluluk fışkırıyor gibi. Biraz da delirtir bu duygu ve bu koku.

Su hayattır.

Virüs değil İyilik Bulaştıralım!

Şükran, 47. Kromozoma sahip biri.

47. Kromozom sevgi kromozomu.

Koşulsuz sevgi. Nefret yok. Kıskançlık yok.

Makam_ı safiye. Saflık ve temizlik makamı.

Belki bütün okyanusların ve bütün yağmurların ruhlarımızı yıkadığında oluşacak bir saflık.

Bir kamil insan olma hali.

Olgun insan.

Kapitalizmin, komplo teorilerinin insanları birbirinin rakibi ve düşmanı yaptığı kimsenin kimseye güvenmediği günümüzde, başkalarının iyiliğini düşünen insanlar var.

Mütevazi bir sessizlik ve ağırbaşlılıkla iyilik yapar bu insanlar. Herkesin vazgeçtiği ve umutlarını kaybettikleri anlarda birden ortaya çıkarlar.

Bir güneş gibi parlarlar.

Bu sabah Mim Kemal Öke‘nin bir röportajını dinledim. Kızı Nazlı’yı tanımlarken bunu söylüyor. Down Sendromlu Nazlı. Yani bir fazla kromozomu var. Bu kromozom için aşk kromozomu diyor, Makam-ı Safiye diyor onun makamına. Koşulsuz sevgi var, nefret yok, kıskançlık yok. Biz de eksik olan bir kromozom diyor bu 47. kromozoma. Önceleri kabul etmemiş kızını. Dışlamış. Kaçmış

Sonra Nazlı’yı tanımış. Ona bakarken, Yaralı Ceylanlar’ı kurmuş. Engellilere yardım eden bir kuruluş “Yaralı Ceylanlar”..

Sonra Nazlı onu yani Türkiye’nin en genç profesörünü eğitmiş, bütün çocukluğu acılar içinde Geçen diplomat, yazar, felsefeci, gazeteci Mim Kemal Öke’yi iyileştirmiş sevgisiyle.

İşte Şükran gibi 46 kromozoma sahip olsada bu duygulara sahip kişiler de var.

İyi ki varlar.

Toplumun gözünde enayi, geri zekalı yada saf görülmelerine rağmen onlar iyi olmaya devam edecekler.

Her zaman.

Peki siz bu saflığa yakın mısınız?

İnsanoğluna ait bütün inançlarınızı kaybetmenize rağmen iyilik yapmaya hazır mısınız?

Size kötülük yapanlara bile.

Yaralı ceylanların, yaralarına merhem sürecek misiniz? Hiç üstünüze vazife olmadığı halde.

Yaralı ceylanların aslında bizler olduğumuzu anlayabilecek misiniz?

İyileştirirken iyileştiğimizi…

Yağmur olmuş gözyaşlarınıza,

Okyanuslar kadar derin hayal kırıklıklarınıza rağmen,

Bu iyilik denizinde bir dalga yaratmaya hazır mısınız?

————————————————–

Prof. Dr. Gökhan Akbulut

http://www.gokhanakbulut.com

“Küçük bir iyilik bile büyük bir dalga oluşturabilir “. Hz. Mevlana

Mavi

Uzaydan baktığımızda biricik yuvamız, dünyanın rengi mavidir. Başka galaksilerde yaşayan akıllı canlılar var ise muhtemelen keşfettiklerinde, dünyaya, mavi gezegen ismini vermişlerdir ya da dalga boyunu ifade eden bir sayı vermişlerdir gezegenimize isim olarak, kimbilir?

Ekvator‘a gittikçe daha belirginleşen denizlerin rengi de bu maviden gelir. Aslında su saydamdır. Ama atmosferin rengini alıyor denizler.

Mavi benim hayran olduğum bir renktir. Sebebini bilmiyorum. İlk kez Antalya’da denizi gördüğümde o renge ve Akdeniz’in o engin, genişliğine hayran olmuştum. Sonsuzluk duygusu yaratmıştı bende. Bilinmez bir enginlik ve genişlik. Saatlerce seyrettiğimi hatırlarım. Bir çeşit meditasyon gibi. Ben üniversitede okurken, şehre girişin olduğu bir tepeden bakan bir hastanemiz vardı. Hastane aslında bir dönem, verem hastalarının tedavisi için ormanın içinde kurulmuştu. Geniş balkonları bu manzaraya bakardı. Verem hastaları bu her an değişen muhteşem manzarayı seyrederken, çam ağaçlarından gelen oksijen ile iyileşsinler diye düşünülmüştü sanırım.

Deli Ziya!

Hastanenin arkasında aniden derinleşen bir uçurum vardı. Bu uçurumun ucunda da bir kocaman kaya. Yaz kış bütün merakım o kayaya oturmaktı öğle saatlerinde. Paltomun cebinde o gün okuduğum kitabım olur, öğle arasının bir kısmını kitap okuyarak ama genellikle sürekli değişen o muhteşem manzarayı seyrederek geçirirdim. Arkadaşlarım “Deli Ziya” diye dalga geçerlerdi. Pek de haksız sayılmazlardı. Bir mizah dergisinin karikatür karakteri, kendi mahallesinin delisi Ziya, bir taşa otururdu. O taş onun eviydi. Benim içinde o taş öyleydi. Pek de akıllı biri sayılmam. Deli olmayı bir iltifat olarak görmüşümdür hep. Zaten o taşın üstüne oturduğumda yarım olan aklım da başımdan giderdi.

Bir gün yağmur yağar, önümde yemyeşil bir orman denizi, hepsi masmavi bir başka denize doğru uzanır. O mavi deniz ufukta biraz daha açık, soluk başka bir maviye karışır. Kucaklaşırlar. Karışırlar. Renkten renge girerler. Birden o yeşil ve mavi denizi beyaz bir sis kaplar ve o kayanın üzerinde sanki bulutların üzerinde uçuyormuş hissine kapılırsınız. Sonra birden güneş açar ve ruhunuzu ısıtır. Deniz koyu bir maviye döner, yeşil daha koyu bir yeşile, renkler keskinleşir.

Sonra bulutlar geçer sıra sıra…

İnsan nasıl aklını başında tutabilir ki? Şairin dediği gibi “deli eder insanı bu hava, deniz”.

Nefes

Derin bir nefes alır bir süre tutardım. Sonra yavaşça verirdim.

İşte yaşıyorum.

Hayat bir büyük armağandır. Aynı zamanda büyük bir ceza. Siz nasıl görmek isterseniz öyledir.

Bir nefes alımlıktır hayat! Derince alırsınız, gözlerinizi kaparsınız. Sonra açar nefesi verirsiniz. Biter. O arada gördükleriniz hayatın kendisidir.

Kısa, sonlu.

Kısalık ve sonluluk görecelidir. Uzaydan samanyolu galaksisine, oradan güneş sistemine, dünyaya, kıtalara, yaşadığınız ülkeye, şehre doğru gelseniz ve sizi yakalasa görüntü, bu büyüklüğün içinde küçüksünüz. Sonra sizi organlarınıza, hücrelere, hücrelerin parçalarına, yapı-taşlarına, atomlara ve elektronlara parçalasa, o zaman büyüksünüz.

Bir saniye, bir an. Algıladığımız en küçük zaman dilimi. Çok kısadır. Ama milyarlarca parçaya bölünebilir. O parçaları içinde ise büyük bir zaman dilimidir.

***

İnsan ömrü, dünyanın 4,5 milyarlık yaşı karşısında çok kısadır. Ama bir kelebeğin bir günlük yaşamı için ise çok uzun.

Bir kelebeğin yaşamı bir gündür. Ama bir gün 24 saat, 86400 saniye eder.

Bir nefes sıhhat!

Corona salgınının bütün benliğimizi kapladığı ve kendimizi büyük bir felaketin içinde hissettiğimiz bu günlerde ne kadar önemli olduğunu anladık bir nefes sıhhatin. 2005 senesinde Pakistan’da Kızılay çadır hastanesi’ne başhekimlik yapmıştım. Depremde 100 bin insan ölmüştü. Ben afetlerden sonra görülen salgın hastalık fazında oradaydım. Vektörlerin kırılması işini birleşmiş milletler aracılığı ile bir pakistanlı generalin başkanlığında yürütüyorduk. Bölgedeki bütün kamplar düzenli olarak çarşamba günleri toplantıya geliyordu. Vektör varlığı konuşuluyordu. Vektör: bir kampta görülen öldürücü enfeksiyon hastalığa sahip kişilere deniyor.

Zaten beslenmesi bozuk çoğu köylerinden gelmiş bir anlamda mülteci olan ve çadırlarda yaşayan bu insanları hızla öldürüyordu bazı (çoğunlukla basit) infeksiyon hastalıkları. Dolayısıyla bu hastaların hemen kamplardan alınıp izole edilmesi gerekiyordu. Bir çeşit karantina yani. O bölgede kırım Kongo ateşi endemikti. İki tane şüpheli vektörü kamplardan almıştık. Bir çadır kurup yoğun bakıma dönüştürmüştük. Orada onları karantinaya aldık. Benim harika ekibim bu insanlara bakmaya gönüllü olmuşlardı. Belki de öleceklerini bile bile. Bir tanesi bebekti, annesi kalmak istemişti çadırda. Ateşinin yüksek olduğu iki gece boyunca başından ayrılmamıştı annesi. Ona sarılarak sabahlamıştı.

Gündüzleri idari işler oluyordu. Toplantılar açılışlar, geceleri ameliyat yapıyordum. Gece saat 11 gibi işim bitiyordu. Sonra kampı dolaşıyordum. Kadın ve erkek koğuşu olan iki büyük çadırımız vardı. Bir de yoğun bakım gibi kullandığımız karantina çadırları. Hepsini dolaşırdım. Çoğu uyuyan hastalar.. Hastaların başında uyumayan sağlık personeli. Karantina çadırında bu tehlikeli işi yürüten, ölümü göze alarak çalışan benim cefakar arkadaşlarım. Hastalar ve ölümü göze alacak kadar onları seven yakınları.

3200 metrede bir aile!

Bir vektörden bahsettiler, dağlarda bir köyde anne, büyükanne ve bebek pnömoni (pnömoni: Zatürre demektir, akciğerlerin iltihaplanması) vakası. Bizim hastanemiz Muzaffarabad’da idi 600 metrede. Bir minibüse doluştuk, cefakar dostlarla. Kıvrılarak giden toprak yolda yavaş yavaş ilerledik. 3200 metrede bir dağ köyüne vardık. İki göz oda, bir odada hayvanlar bir odada insanlar yaşıyordu. Tek odada bütün aile. Kadınlar erkekler çocuklar. Kadın ve bebek yürüyebiliyordu. Ama yaşlı kadın yürüyemiyordu. Sevgili kardeşim Alparslan (Can) kucağına aldı yaşlı kadını, ben söylemeden, hangi enfeksiyonu taşıdığını bilmeden (aldığı riski bilerek) patikadan aşağı indirdi sessizce. Arabaya kadar. Sonra aşağıya indik. Aile için başka bir çadır kurduk ve onları bir süre karantinaya aldık. Yukarıda bıraksak belki bütün köyün hayatını tehdit edecek bu durum böylece bertaraf edilmiş oldu. Sonradan iyileştiler ve köylerine kadar bir başka ekip onları götürdü. Yaşlı adamın dilimizi bilmeden elleriyle dua ederek bize teşekkür edişini hatırlıyorum. Daha doğrusu unutamıyorum.

Afetler ve doğa ana

21. Yüzyıl afetler, terörizm ve çevre kirliliği sorunları ile geçecek gibi görünüyor. Salgınlarda afet sayılır. Bir dalga olarak gelir. Yıkar ve geri çekilir. Zayıfları öldürür. Dirençliler ve adapte olabilenler hayatta kalır ve salgın biter.

1999 depreminde gönüllü olarak Sakarya’da çalışmıştım. Afetler konusunda (ben dahil) toplum olarak o kadar bilgisiz ve hazırlıksızdık ki. Sonraki hayatımın 9 yılını afet öğrencisi ve eğitmeni olarak geçirdim. Tatbikatlar, toplum eğitimleri, gönüllülerin eğitimi, devletin içinde sistem organizasyonu. Hatta işi NATO için bölgesel danışmanlık ve toplantılarda temsilcilik düzeyine kadar götürdüm.

Hayretle gördüğüm şey şudur. İnsanlar sadece afetler yıktığı anda, dalga geldiği anda bununla ilgileniyorlar. Siyaset adamları ve bürokratlarda toplumun ilgisi ile paralel olarak bu konuya yoğunlaşıyorlar. Sonra…

Unutuluyor.

Her şey.

Hayat devam ediyor ve aynı hatalar, afetin yıkıcılığına neden olacak şeyler tekrar tekrar yapılıyor. Aynı yerlere evler yapılıyor, zemini uygun olmayan yerler imara açılıyor. Karşı çıkan bir avuç bürokratın üzerine gidiliyor. Sürgünler, cezalar..

Bir sonraki afete kadar. Sonra herkes hep bir ağızdan devleti, yetkilileri suçluyor. Oysa hepimizin sorumluluğu var bu işlerde.

***

Bazı romantikler doğa ana intikamını alıyor diyor. Doğa ana intikam alacak olsa, biricik yuvamızı kendi yaşam kaynaklarımızı, havayı ve suyu kirletmemizi, bize yararı olmayan canlı türlerini acımasızca ve umursamaz bir şekilde yok edişimizi sert bir şekilde cezalandırırdı. Ancak doğa ana bununla ilgilenmez.

O sadece yoluna devam eder. Biz onu yok etsek de kısıtlı olanakları ile adapte olur. Gün gelir bir tesadüf bizim sonumuzu getirir. Belki bir göktaşı, belki bir salgın hastalık.

Ama o kalan evlatları ile yoluna devam edecektir. En son buzul çağında canlı türlerinin % 80’i ortadan kalkmıştı. Milyonlarca yıllık dinozorların egemenliği sona ermişti. Doğa ana kendini toparladı. Sabırla. Güçlü olanlar, yani bu şartlara adapte olabilenler hayatta kaldı, gelişti ve çeşitlendi. Sonra insanoğlunun çağı başladı. Elbette bu da bir gün bitecektir.

Tıpkı bir nefes alıp verişimiz gibi.

Mavi

Oksijenin rengi soluk mavi imiş. İşte gezegenizimin renginin kaynağı. Bu dünyada hayatın kaynağı gezegenimizin renginden geliyor. Aynı zamanda oksijen kimyasal gücü sebebiyle paslanmanın da kaynağıdır. Tıpkı demiri oksitlemesi gibi, hücrelerimizi de oksitler. Hem enerjinin yani gençliğin aynı zamanda da yaşlanmanın kaynağıdır.

Dünyanın kendi etrafında dönüşü “Si” notasını çıkartıyormuş.

Sessizliğin se”si”.

Mavi gezegen, sessizce dönecek.

Kendi şarkısını söyleyecek.

Siz de kendi şarkınızı söyleyin.

Bir nefes ömrünüz sıhhat içinde geçsin.

***

Prof. Dr. Gökhan Akbulut, FEBS

Genel Cerrahi Uzmanı

Kanser Cerrahisi, Gastrointestinal Cerrahi

***

“ Bir erken ölüm olasılığı ile karşı karşıya olduğunuzda yaşamın yaşanmaya değer olduğunu ve yapmak istediğiniz bir çok şey bulunduğunu kavrarsınız” Kara Delikler ve Bebek Evrenler-Stephen Hawking

14 Mart 1879: Albert Einstein’in doğum günü. Genel Görelilik kuramını ortaya atmış, bu kuramın içeriği bilgisayar simülasyonları ile onlarca yıl sonra insanlık tarafından anlaşılabilmiştir.

Bu yazı İzmi Gazetesi’nde 14 Mart 2020 tarihinde yayınlanmıştır.

https://www.izmirgazetesi.com.tr/mavi-gezegenin-mavisi-nereden-geliyor-makale,190.html