Tag Archives: corona

Yalnızlık Salgını

Suhal Eriş yazdı.

KORONA VİRÜS ÖNCESİ  (kVÖ)

Yıllar nasıl da geçti. Yazdım, karaladım, bıraktım sonra tekrar kaleme sarıldım ama yazdıklarımı bir türlü bir araya getiremedim. Hep erteledim, hep ‘Yarın’ dedim…

Erteleme, 2020’nin Ocak ayında, çok uzaklarda ortaya çıkan ve bir anda yayılarak dünyayı kasıp kavuran ‘korona virüs’ hepimizi etkileyen bir kargaşaya dönüşünceye kadar devam etti. 

Virüs haberlerinin yarım kulakla dinlenip önemsenmediği günler hızla geçti, Türkiye’de de ilk can kaybının duyulduğu 18 Mart 2020 Çarşamba gününe gelindi. Felaketin adının korona virüs ve bulaşıcı olduğunu yeni fark etmiştik ki, iletişim araçlarındaki virüs haber bombardımanı ile birlikte hastanelerdeki doktor, hemşire ve diğer sağlık personelinin aşırı titizliğini ve telaşını görünce durumun ciddiyetini anladık. 

Türkiye genelinde, tüm yazılı ve görsel basın, kısa süre sonra Sağlık Bakanlığı’nın duyurularını yaymaya başladı. Sanal dünya da panik halinde bu bilgileri paylaşarak, biraz da üzerine ekleyerek telaşa katkı sağladı. Mümkün olduğunca kimseyle temas etmemeye, sokağa çıkmamaya çalışırken, 21 Mart’ta açıklanan 65 yaş üstü vatandaşların sokağa çıkmasının ve   sonrasında bu sürece 20 yaş altının dahil edilmesi ile hafta sonundaki iki günün de yasaklandığı kararı; evlerde, sokakta, dağda taşta, yerde gökte yankılandı. Zamanı bile unutup evlerde yalnızlığa direnirken daha çok düşünmeye, geçmişi hatırlamaya ve geleceğe ait zorlama hayaller kurmaya başladık. Ben de bu düşünceleri yazıya dökerek süreçte bir tuzum olsun istedim.

Öncellikle geçmişe dalarak; hayata tutunma çabalarımı,  günah ve sevaplarımı,  biriktirdiğim dostları, anı yaşarken sahiplendiğim hatıraları, teknolojiye uzak durmanın ve buna direnmenin boş bir çaba olduğunu anladım.

KOCA DÜNYA PARMAKLARIN UCUNDA

Son 40 yılda, şehirleşmenin yoğunlaşması, sanayileşmenin artması ve teknolojinin yayılması ile birlikte; Dünya, tuşlara dokunan parmakların ucuna sığmış ve insanlar yalnızlaşmaya başlamıştı.

Sanayinin gelişmesine bağlı olarak ekonomik gelir düzeyleri yüksek ve düşük toplum katmaları arasında büyük farkların oluşması nedeniyle ihtiyaç sahibi insanların sayısı bir hayli artmıştı. Bunun sonucunda da ekonomik geliri güçlü bireyler, diğerlerinden uzaklaşma yolunu seçmiş, farkında olmadan yalnız kalmaya ve kendilerini kapatmaya gönüllü bir şekilde razı olmuş, teknolojisi üstün iletişim araçlarıyla (telefon, tablet, bilgisayar vb)  yeni dostluklar aramaya başlamıştı.

Sanayi ve ekonomik değişmelerin emeğe talebi artırmasıyla, evlerde anne babaların çalışmak zorunda kalmaları; eşlerin birbirleriyle, çocukların ebeveynleri ile aralarına mesafe girmesine neden oldu. Ebeveynler çocuklarıyla, büyükler torunlarıyla,  akrabalar birbirleriyle, ya özel günlerde, bayramlarda görüştüler ya da iletişim araçlarıyla irtibat kurdular. Arkadaşlıklar ve dostluklar üzerine görüşmeler yapsalar da çoğunlukla salgın halinde yayılan ve bağımlılık yapan iletişim araçlarını daha çok tercih ettiler. 40 yaş ve üstündekiler, başta bu duruma üzülseler ve eleştirseler de zamanla onlar da teknoloji, sanayi ve ekonomik değişim karşısında alışkanlıklarını değiştirmek zorunda kaldılar.

Tüm bu gelişmeler ve değişmeler nedeniyle akraba, arkadaş ve toplum ile yüz yüze iletişim azalırken, ihtiyaç duyduğu her şeyi, ellerindeki tablet, bilgisayar ve telefon üzerinden internet aracılığıyla elde ettiklerini görenler, insanlara artık fazla ihtiyaç kalmadığı düşüncesini bilinçaltlarına yavaş yavaş işlediklerinin farkında bile değillerdi. 

İnsanlar birbirlerinden uzaklaştıkça mazeret aramaya veya mazeretler üretmeye başladılar. Ebeveynler çocuklarının, çocuklar büyüklerinin olumlu yönlerini öne çıkaracakları yerde, taleplerine olumsuz yanıt verenlerin her halinde her tavrında kusur arar oldular. Bir yandan bu kusurlar bahane edilerek bir yandan da çıkar ilişkilerinin zedelenmesi sonucu, akraba ve dostlarından uzaklaştılar ve yalnızlığa alıştılar.

Çocuklar da daha anne karnındayken anne veya babasının elindeki telefon, tablet ya da bilgisayarların tıklarını hissetmiş, insan sesini nadiren duyar olmuştu. İki üç yaşında tablet ve telefonla kaynaştılar. Akıllı cihazları kullanma becerilerine bağlı olarak da ‘mucize bebekler’ olarak görülüp kutsandılar. Böylece Onlar da yalnızlığa hazır hale getirildiler. . 

Sürecin farkına varan bilim insanları ve 40 yaş üstündeki büyükler, teknoloji salgınının insanları yalnızlaştırdığına ve toplumsal yaşamda büyük tahribata yol açacağına dikkat çekerek tedbir paketleri açıklamaya henüz yeni başlamışlardı ki……

KORONA VİRÜS SONRASI (kVS) DÖNEMİ 

Teknoloji salgını, yalnızlaşma, sosyal yaşamın zayıflaması, çıkar ilişkilerinin artması ve de insanların birbirlerinden uzaklaşması derken…

Salgın yaklaşık bir ay sonra diğer ülkelere de yayılmaya ve can almaya başlayınca, parmaklarının ucunda dünyayı takip eden insanların evlerinde kaygı başladı. Yıllar önce veba, sıtma, sars, kolera, AIDS, kuş gribi, domuz gribi salgınlarına tanık olan insanlık, dünyanın her köşesinde “korona virüs” adlı yeni bir salgınla tanışmak zorunda kaldı.

Oysa başımızda yeterince salgın vardı zaten. Her yere, her konuya parmak uçlarıyla ulaştıran SANAL DÜNYADA YAŞAMA BAĞIMLILIĞI (Internet, telefon, tablet, bilgisayar); daha fazla çok daha fazla harcamayı özendiren TÜKETİM SALGINI, kadim dostlukları eriten, giderek de ortadan kaldıran ÇIKAR İLİŞKİLERİ SALGINI gibi musibetlerin aşısı ve ilacı bulunmamışken, insanlar birbirlerini aile içinde dahi göremezken, KORANA VİRÜS diye bir salgının zamanı mıydı şimdi?…

Korona virüs adlı salgına karşı en birincil tedbirler sayılırken yayılmayı önleme amacıyla kullanılan kelimeler de söz dağarcığımıza yerleşti. “Sosyal mesafe, izolasyon, evde kal, yalnız kal, kimseyle görüşme, temas etme, zirve, su, sabun, dezenfektan vb. kelimeler ile “Dostlarınızı ziyaret etmeyin, telefonlarla görüntülü görüşün, teknolojiden yararlanın, size maske için kod gönderilecek, internetten başvurun vb” kısa cümleler ile öncelikle 5 yaş üstü çocuklara ve yetişkinlere yalnızlaşmanın faydaları anlatılıyor, kendine kapanmanın hayat kurtaracağı insanların beynine nakşediliyordu. 

Ayni mahallede, aynı apartmanda veya aynı sitede oturanlar, birkaç ay öncesine kadar senli benli oldukları yaşam tarzından kopmaya başladı. Çocuklar, anne babalar birbirlerine ihtiyaçlarının olup olmadığını sormaya çekinir oldu. İhtiyaçları olursa getirdikleri paketlerden, yiyecek, içecek veya giyeceklerden ‘virüs bulaşır’ korkusu, bedenlerin birbirinden uzaklaşmasını tetikledi. Süreç uzadıkça da bu davranışların olağan olduğu düşüncesi zihinlere yerleşti.  

Toplumsal ilişkilerin sınırlandırılmasının yanı sıra aile içi iletişimin de kopması, birbirinden uzak durulması, araya mesafe konulması gerektiği;  yazılı ve görsel basın ile sanal alemde o kadar çok vurgulandı ki insanlar, hijyen kurallarına, dezenfekteye, elleri sabunla yıkama uyarılarına harfiyen uysalar da birbirinden en az bir-iki metre uzakta kalmaya, konuşmamaya hatta odalarını ayırmaya kadar varan radikal davranışlar geliştirdi. Yürürken tanıdık birisiyle karşılaşıldığında yolların değiştirildiği, hapşıranlara yüreklerdeki ‘bulaşma’ korkusuyla ‘Çok yaşa’ denilmediği, bunun yerine oradan uzaklaşıldığı; çocukların, torunların, gençlerin, arkadaş ve dost ilişkilerinin azaldığı ve yalnızlaşmanın davranış biçimi haline gelmeye başladığı bir dönemden geçiyoruz.

Dünya genelinde hastalığa yakalananların ve korona virüse karşı mücadeleye yenik düşenlerin sayısının artması, insanlarda ‘yalnızlaşmak zorunda oldukları inancını’ yaygınlaştırdı.

Öte yandan bir dostumun, “Virüs şüphesiyle hastaneye gittiğimi kimseye söyleyemedim. Çevremden yardım isteyemedim hatta test sonucum negatif çıkmasına rağmen bunu çocuklarımla ve akrabalarımla paylaşamadım. İletişim araçlarıyla yapabildiğim görüşmelerle yetindim’’ yakınmaları, durumun ne kadar zor olduğunu anlatmaya yetiyordu. Bu tür davranışların olağan bir tavır haline gelmesi daha da vahim bir durumdu elbette…

Yukarıdaki değerlendirmeler ile birlikte; sosyal izolasyon ve sosyal mesafe kaygısıyla, annesini, evlatlarını, torunlarını haftalarca göremeyen, uzaktan sevmekle yetinmek zorunda kalan, eş, dost, akraba, arkadaşlarıyla sadece telefonla ya da sosyal medya aracılığıyla görüşebilen birisi olarak ‘Yalnızlaşma tehlikesinin farkına varmalıyız’ diyorum. 

VİRÜS SONRASI (VS) DÖNEMİNE HAZIRLIK

Dünyada çeşitli zamanlarda ortaya çıkan savaşlar, tabi afetler ve salgınlar,  ülkelerin kültürlerinde ve sosyal yaşamlarında köklü değişikliklere sebep olmuştur. Daha çok bireyselleşme şeklinde kendini gösteren bu değişim, sosyal ve ekonomik diğer sebeplerle birlikte ülkemizde de geleneksel insan ilişkilerinde sarsıntıya yol açmıştır. 

Bu durum, er veya geç bitecek olan korona sonrasında ağırlığını daha fazla hissettirecek, sadece kendini ve ailesini düşünen bireyselleşmeyi hızlandıracak, toplumsal travmayı artıracaktır. Şu anda hastalığın günlük yaşamdaki tahribatını azaltmaya yönelik yardım kampanyalarına yoğun katılım olsa da gelecek günlerde bu dayanışma etkisini azaltabilir. Bu nedenle salgından sonra sosyal yaşantıda oluşacak olumsuz kültürel değişimin önüne geçilmesi ve yalnızlaşmanın salgın haline gelmesini önlemek için şimdiden iç düşüncelerimizi ve iletişim alışkanlıklarımızı gözden geçirmemiz gerekmektedir. 

ETKİYİ AZALTMAK  MÜMKÜN  

Virüs kapma endişesiyle insanların birbirleriyle görüşmekten kaçındığı bir dönemde, büyüklerinden ve arkadaşlarından uzaklaştırdığımız, sokağa çıkaramadığımız, oyuncaklarına bile dokunmalarının dezenfekte gerektirdiğine inandırdığımız çocukları ve gençleri, gelecekte korku ve yalnızlık fobisi beklemektedir. En az virüs kadar tehlikeli bir salgın olan sosyolojik – psikolojik kaygı bozukluğunun sorun haline gelmesinin önlenebilmesi, gelecekte insanlarımızın psikolojik, sosyal ve kültürel tahribatına yol açmasının engellenmesi amacıyla siz de  birtakım tedbir ve uygulamaları hayata geçirilebilirsiniz.…

Virüsün etkisini tamamen yitirmesini beklemeden hemen şimdi mevcut şartlardaki iletişim araçlarını kullanarak tüm büyükleriniz, akraba, dost, arkadaş ve komşularınızı ile hatırlayabilir, onların sizi aramasını beklemeden harekete geçebilirsiniz. Siz önderlik yaparak;

  1. Karşınızdaki kişiden hiçbir beklentiniz olmadan  “Günaydın, iyi günler, iyi akşamlar’’ gibi selamlama kelimelerini sıkça kullanarak hatırlarını, nasıl olduklarını, ihtiyaçlarının olup olmadığını sorunuz.
  2. Sahip olduğunuz arkadaşlarınızın bugüne kadar eksik, zaaf ve de beğenmediğiniz yönlerini unutarak onları olduğu gibi kabul ederek sevginizi gösteriniz. Onları merak ettiğinizi hissettiriniz.
  3. Çocuklarınızdan beklentilerinizi yüksek tutmadan hatta hiç beklentinizin olmadığını kendinize inandırarak onların aramasını beklemeden yaptığınız aramalarda öncelikle sevginizi gösteririniz.
  4. Bu zor zamanlarda, mecburiyetten de olsa evde eşinizle baş başa kalmayı avantaja çevirerek; anlaşmazlıklarınızı, huzursuzlukları öne çıkarmak yerine, yaşadığınız o güzel günleri hatırlamayı, sevgi sözcüklerini sıkça kullanmayı önceleyiniz.
  5. Bugüne kadar çeşitli sebeplerle önceliğimizin isteklerimizin peşinden koşmak olduğunu hatırlayarak sahip olduklarınızla yetinmeyi, fazlasının sağlık, akraba, arkadaş, dost ve nefes olmadan hiçbir işe yaramadığını hatırlayarak şimdiden kendinize ve çevrenize zaman ayırmanızı, onlarla kısa bir gelecek sonunda daha çok zaman geçirmeye dönük planlar yapmanızı öneririm.
  6. İnsan hayatını kolaylaştıran ve mutluluğu artıran sihirli üç sözcüğün  ‘Teşekkür ederim, lütfen, özür dilerim’ ifadelerinin kapsamını biraz daha genişleterek “sevgi, nezaket, zarafet…” sözcüklerini daha çok kullanınız.
  7. Yaşınız ne olursa olsun, sivil toplum kuruluşlarının en az birinde görev almayı gerçekleştiriniz
  8. Amacınız ne olursa olsun; öncelliğinizin daha çok maddi kazanç biriktirmek yerine dostlar biriktirmek olduğunu unutmayınız ve bunu kendinize hedef seçiniz.
  9. Önümüzdeki yıllarda yeni dostlukların kolay oluşamayacağını, yalnızlaşmanın virüs gibi yayılacağını göz önüne alarak mevcut dost ve akrabalarınızı kaybetmemeye özen gösteriniz.
  10. Eşyaları sevmek yerine kullanmayı, insanları hep sevmeyi tercih ediniz.
  11. “Zarafetin göze batmak değil akılda kalmak olduğunu”, unutmadan akılda kalacak söz davranışları sergilemek amacıyla daha çok okuyunuz.
  12. Bilgi, beceri ve diğer tecrübelerinizi pek çok bedel ödeyerek elde etmiş olsanız da kazandıklarınızı çevrenize bedelsiz aktarmanın mutluluğunu yakalayınız. Böylece salgının yol açtığı yalnızlıktan kurtulmaya katkı sağlayınız.

İnsanların virüs kapma endişesiyle birbirleriyle görüşmekten kaçındığı bir dönemde, büyüklerinden ve arkadaşlarından uzaklaştırdığımız, sokağa çıkarmadığımız, oyuncaklarına bile dokunmalarının dezenfekte gerektirdiğine inandırdığımız çocukları ve gençleri gelecekte korku, yalnızlık fobisi beklemektedir. En az virüs kadar tehlikeli bir salgın olan sosyolojik – psikolojik kaygı bozukluğunun sorun haline gelmesinin önlenebilmesi, gelecekte insanlarımızın psikolojik, sosyal ve kültürel tahribatına yol açmasının engellenmesi amacıyla siz de  birtakım tedbir ve uygulamaları hayata geçirilebilirsiniz.…

Yukarıda özetlenmeye çalışılan tavır ve davranışların; “Salgın sonrasında yaşanacak toplumsal travmanın azaltılmasına katkı sağlayacak, sosyal ilişkileri geliştirecek, yardımlaşma ve dayanışma içinde birlikte yaşama kültürünü zenginleştirecek davranışların, salgının sosyal yaşamda yol açacağı tahribatın azaltılmasına hizmet edeceği” inancıyla tüm akraba, dost, arkadaş ve insanlığa sevgi dolu selamlarımı sunuyor, sağlıklı günler diliyorum.  

                                                                              Suhal ERİŞ                                            İzmir/ 01 Mayıs 2020

Virüs değil iyilik bulaştır!

Kalplerin şifası sevgi ile buluşmaktır.

Osman Hamdi bey

Dün akşam dehşet bir yağmur vardı. Kelimenin tam anlamıyla sırılsıklam ıslandım. Aslına bakarsanız, yağmur saatine bakmıştım hava durumundan, tam o saatte yola çıktım. Motosiklet kaskının camını biraz araladım giderken. Yağmur görüş açısını bozar, üstüne bir de sıcak nefesinizin buğusu eklenince tamamen kör olursunuz.

Yağmurda motosiklet kullanmak bu açıdan yarı kör yarı sağır yapar insanı. İki kat tehlikelidir. Arabaları kullananlar da aynı durumdadır bu da tehlikeyi bir kat daha arttırır.

Yol çok kalabalık değildi ama gene de o tehlikeyi her zaman hissederim içimde. İlk uzun motosiklet turumdan dönerken hissetmiştim bu duyguyu. Yaşam ile ölüm arasında bir çizgide gittiğimi. Her an kayıp düşebileceğimi. Bir o kadar dikkatli olmam gerektiğini ve tehlikenin verdiği hazzı.

Istanbul 2. Köprüsünden Anadolu tarafından giriyordum. Üzerim Istanbul çamuru denen, aslında yağ ve çamur karışımı ile kaplanmıştı. Bir haftalık, Trakya’yı ve sonra da Sakarya’yı içine alan bir motosiklet turuydu. Bundan tam 27 yıl önce çıkmışım. O zaman 20 yaşında olan motosikletim bir kez bozulmuş ama beni yolda bırakmamıştı. Acemiydim, ama Rafet ustanın gözetiminde Levent Sanayisinde tam 2 aydır neredeyse her gün talim yapmıştım. Sonunda sevgili dostum Rafet Usta artık trafiğe çıkabilirsin demiş ve kendi motorumun anahtarlarını vermişti. Ben de ilk uzun motorsiklet turumu planlamış ve hemen yola koyulmuştum.

***

Epey bir maceranın sonunda işte İstanbul’a yağmurlu bir günde giriyordum. Tuzla’dan itibaren trafik ve yağmur başlamıştı. E-5 ya da TEM karayolunda motosiklet kullanmak köpek balıkları ile dolu bir havuzda yüzmek gibidir. Her an bir köpek balığının kolunuzu bacağınızı kapacağı hissine kapılırsınız.

Sonunda köprünün ayakları görünmüştü. Dünyanın en muhteşem kolyesi, boğaz göründü ardından. Boşuna bu şehre dünyanın başkenti demiyorlar. Neo-Roma. Her hali ayrı güzel. Sert bir rüzgar esiyor karadeniz tarafından ve motoru yatırıyor. Ama o haliyle bile gözümü alamıyorum boğazı izlemekten. Sonra Levent üzerinden Şişli, Otopark ve her tarafı dökülmekte olan evimdeyim. Bomonti’de bir çatı katı. Eski ayna ve eski musluklar, belki 30 yaşında her şey. Ama ben seviyorum evimi. Kenarları kahverengileşmiş aynada kendime bakıyorum.

Yüzümde egzoz dumanı ve İstanbul çamuru sebebiyle neredeyse beyaz yer kalmamış. Siyah is ve çamurun arasından gözlerimi görüyorum. Pırıl pırıl. Mutlu ve aydınlık.

Ölümle yaşam arasında çizgide bulunmanın verdiği heyecan. Bağımlısı olduğum adrenalin bütün damarlarımda. Yağmurdan sırılsıklam olmuş yorgun bedenim, bir bu kadar daha tur yapacak güçte. Yenilenmişim.

Aynada tekrar bakıyorum kendime, “bugün son günüm olabilirdi” diye düşünüyorum. Aslında motosikletle yağmurlu bir trafik macerası olsa da olmasa da bir gün son günümüz olacak. Bunu bir kez daha anlıyorum. Hayatımı bu şekilde yaşamaya karar veriyorum, 24 yaşın heyecanıyla.

***

Her günü sanki son günümmüş gibi yaşıyorum. Biliyorum. Bir gün gerçek olacak. Aradan tam 27 yıl geçmiş. Bu hafta doğum günüm. Gerçekten ölümle defalarca burun buruna geldim. Bazen yaptığım iş sebebiyle, bazen macera ruhum sebebiyle. Yaşla birlikte sağlık sorunları da başlıyor elbette. Bu kaçınılmaz. Ama her günümü son günüm gibi yaşadım. Keşke yaşasaydım dediğim bir şey yok. Güzel bir yaşamdı. Zorlukları ve acılarıyla. Mutluluklar, başarılar, başarısızlıklar, zirve ve dip, zenginlik ve fakirlik. Çoğunu gördüm. Mevkinin oluşturduğu kalabalıkları ve mevkinizi kaybettiğinizde yaşadığınız boşluğu. İnsanların riyakarlığını ve gerçek dostların sadakat dolu sevgisini. Hepsi için minnettarım. Bu yüzden geride bıraktığım bir pişmanlığım yok, sadece gereğinden fazla değer verdiğimi düşündüğüm insanların yarattığı hayal kırıklığı hariç. Bunun için de minnettarım. İnsanoğluna olan saf inancımı kaybetmeme ve sonra buna rağmen geri kazanmama yardımcı oldular.

Ab-ı Hayat

… Yağmur küçük motosikleti ve bedenimi ıslatıyor. Yollar içinde küçük denizler var onlara giriyorum. Daha çok ıslanıyorum. Suyun temizleyemeyeceği hiç bir şey yoktur. Araplar, ab-ı hayat derler. Hayat suyu. Su yaşamın kaynağıdır. Bedenimizin çoğunluğu sudan ibarettir, bütün diğer organizmalar gibi.

Su önce kaskımdan boynuma oradan yağmurluğun içine doğru akıyor. Onun serin kayışı ile ruhum da yıkanıyor. Daha saf daha temiz hissediyorum kendimi.

İlk turumdaki korku ve heyecan gene var. Binlerce kilometrelik tecrübeye rağmen hep aynı tehlike duygusu, aynı korku, aynı heyecan ve aynı zevk. Bu hiç değişmedi. Bugün son günüm olabilir.

Otoparka ulaşıyorum. Motosikleti ayaklarının üstüne alıyorum. Üzerimde 24 yaşımın diriliği var aradan geçen 27 yıla rağmen. Telefonumu çıkartıyorum.

Şükran Ercan

Şükran Ercan’ın mesajını görüyorum. 2008 yılında Kocatepe Üniversitesi’nin sürekli eğitim merkezini birlikte kurmuştuk. Ben kurucu müdür olarak atanmıştım. Kader beni üç harika insanla bir araya getirdi. Ülkü Küçükkurt, Murad Tiryakioğlu ve Şükran Ercan. Üçü de birbirinden harika, hesapsız, çıkarsız insanlardı. Harika projeler yaptık. Geleneksel sanatlarla ilgili kurslar, sergiler..

Gezgin kitap Şükran Ercan’ın projesiydi. Bağış kitap topluyorduk. Bağışlayanlar okudukları kitap ile ilgili ne hissettiklerini kitabın herhangi bir yerine yazıyorlardı. Üstüne biz bir not ekliyorduk. Lütfen bu kitabı okuduktan sonra kalabalık bir yere bırakın, mümkünse duygularınızı yazın diye. Kitap gezmeye başlıyordu. Bazen Samsun’dan bir mektup alıyorduk, bazen Almanya’dan. Kitap bir yolculuğa çıkıyor ve yol boyunca okumayı seven dostlar ediniyordu. Şükran, her bir mektupta heyecanla haber veriyordu. “.. Kitabımız Samsun’da görülmüş ve okuyan kişi teşekkür ediyor. Okuduktan sonra kalabalık bir parkta bankın üzerine bırakmış..” Hepimiz heyecanlanıyorduk. Sanki çocuklarımızın başından geçen bir macerayı ve onların başarılarını gururla seyrediyor gibi.

İyilik Bulaşıcıdır

Şükran, “Hocam merhaba nasılsınız.? Yazılarınız harika yüreğinize sağlık ben hala enerjisel olarak sizinle çalıştığımıza inanıyorum, siz benim kalbi çok güzel müdürümsünüz her zaman… Bu yüzden evden size bir fikir vermek istiyorum bunu en güzel sizin kaleme alacağınıza inanıyorum.

VİRÜS DEĞiL İYİLİK BULAŞTIR başlıklı bir yazı yazar mısınız lütfen? Hepimizin birilerine iyilik bulaştırmamız o kadar kolay ki. Komşunun bir eksiğini tamamlamak, sokak canlarını (sokak hayvanlarını demek istiyor) doyurmak, maddi manevi gönüllere dokunmak ama bunu nazikçe yapmak, küstüğü biriyle barışmak, bir hal hatır sormak, özür dilemek, önce yakınlarından başlayarak iyiliği ve sevgiyi tüm insanlığa ve evrene yaymak bu liste böyle uzar gider..

Yeter ki isteyelim henüz vakit varken yapabiliriz.

Iyi insanlar iyi ki varlar.” diye yazmış…

Portakal Çiçeği

Yağmur toprağa sinmiş ne güzel kokuyor. Bahar bütün azametiyle patlıyor. Betona teslim olmuş yaşadığım şehre rağmen doğa ana beton yığınlarının arasından kendine çatlaklar bulmuş ve fışkırmış.

Taze çimen kokusu arasından çiçek kokuları da seçiliyor. Nisan, ah nisan!

Aslında Roma takvimi 1 Mart’ı yılbaşı kabul eder. Mart ayı ile başlar yeni yıl. Yani baharla.

Gençlik yıllarımın geçtiği Antalya’da, nisan ayı boyunca bir polen bulutu içinde yüzersiniz. Eskiden şehrin güneyi olan Işıklar, Zerdalilik tarafı portakal bahçeleri ile doluydu (betona teslim olmadan önce). Her gün tam 15.15 de bir meltem eser denizden. O meltem ile bütün şehir portakal ağaçlarından gelen polenlerle dolar.

Bir parfüm şişesinin içine düşmüş gibi olursunuz. Biraz sarhoş. Belki henüz tanışmadığınız sevgilinizi düşünürsünüz. Bir çeşit aşk sarhoşluğu. Çiçek tozları denize dökülür. Ve ben hep yazın dışındaki günlerde denize girmeyi severim.

Spor il müdürlüğünün açık havuzunda sadece yazın yaptığımız su topu antrenmanları yüzünden belki. Havuzun sıcaklığı 35 dereceyi bulurdu. Biraz soğumuş bir çorba gibi ve siz suyun içinde terlersiniz o sert antrenmanlar sırasında. Belki bu yüzden, belki akdenizi kışın daha çok sevdiğimden kış boyunca denize girmeyi adet edinmişimdir. Akdeniz en sıcak hali ekim gibidir en soğuk halide mart sonu nisan başı.

10 dereceye kadar düşer deniz. Her tarafında polenler. Portakal çiçeği dolu bir büyük mavi havuz. Polenler o kadar çoktur ki bazen kıyının rengi değişir.

O soğuk hali, Akdeniz’in en temiz halidir. Bu sebeple denizden çıkınca yıkanmazdım. Polen kokuları ile Akdeniz’i tenimde taşırdım. Soğuktan, tenimin üzeri yanardı. Sanki cildimden sağlık ve mutluluk fışkırıyor gibi. Biraz da delirtir bu duygu ve bu koku.

Su hayattır.

Virüs değil İyilik Bulaştıralım!

Şükran, 47. Kromozoma sahip biri.

47. Kromozom sevgi kromozomu.

Koşulsuz sevgi. Nefret yok. Kıskançlık yok.

Makam_ı safiye. Saflık ve temizlik makamı.

Belki bütün okyanusların ve bütün yağmurların ruhlarımızı yıkadığında oluşacak bir saflık.

Bir kamil insan olma hali.

Olgun insan.

Kapitalizmin, komplo teorilerinin insanları birbirinin rakibi ve düşmanı yaptığı kimsenin kimseye güvenmediği günümüzde, başkalarının iyiliğini düşünen insanlar var.

Mütevazi bir sessizlik ve ağırbaşlılıkla iyilik yapar bu insanlar. Herkesin vazgeçtiği ve umutlarını kaybettikleri anlarda birden ortaya çıkarlar.

Bir güneş gibi parlarlar.

Bu sabah Mim Kemal Öke‘nin bir röportajını dinledim. Kızı Nazlı’yı tanımlarken bunu söylüyor. Down Sendromlu Nazlı. Yani bir fazla kromozomu var. Bu kromozom için aşk kromozomu diyor, Makam-ı Safiye diyor onun makamına. Koşulsuz sevgi var, nefret yok, kıskançlık yok. Biz de eksik olan bir kromozom diyor bu 47. kromozoma. Önceleri kabul etmemiş kızını. Dışlamış. Kaçmış

Sonra Nazlı’yı tanımış. Ona bakarken, Yaralı Ceylanlar’ı kurmuş. Engellilere yardım eden bir kuruluş “Yaralı Ceylanlar”..

Sonra Nazlı onu yani Türkiye’nin en genç profesörünü eğitmiş, bütün çocukluğu acılar içinde Geçen diplomat, yazar, felsefeci, gazeteci Mim Kemal Öke’yi iyileştirmiş sevgisiyle.

İşte Şükran gibi 46 kromozoma sahip olsada bu duygulara sahip kişiler de var.

İyi ki varlar.

Toplumun gözünde enayi, geri zekalı yada saf görülmelerine rağmen onlar iyi olmaya devam edecekler.

Her zaman.

Peki siz bu saflığa yakın mısınız?

İnsanoğluna ait bütün inançlarınızı kaybetmenize rağmen iyilik yapmaya hazır mısınız?

Size kötülük yapanlara bile.

Yaralı ceylanların, yaralarına merhem sürecek misiniz? Hiç üstünüze vazife olmadığı halde.

Yaralı ceylanların aslında bizler olduğumuzu anlayabilecek misiniz?

İyileştirirken iyileştiğimizi…

Yağmur olmuş gözyaşlarınıza,

Okyanuslar kadar derin hayal kırıklıklarınıza rağmen,

Bu iyilik denizinde bir dalga yaratmaya hazır mısınız?

————————————————–

Prof. Dr. Gökhan Akbulut

http://www.gokhanakbulut.com

“Küçük bir iyilik bile büyük bir dalga oluşturabilir “. Hz. Mevlana

Sıfır

Sabah apartmandan aşağı iniyorum. Bahçe her zamanki gibi sakin. Yavaş yavaş motorsikletime doğru ilerliyorum. Dün yağmurun altında kalmıştı. Epey ıslanmış. Hava güneşli ama hala bir bahar serinliği var. 

Çantamı, scooter’ın önündeki boşluğa yerleştiriyorum. Her zamanki gibi örtünün altına bacaklarımı yerleştirip marşa basıyorum. 

Bu sabah deniz kıyısından gideyim. Yavaşça sahile uzuyorum.  

Bütün o devasa alışveriş merkezlerinin önünden geçiyorum. 

Hepsi bir taşa dönüşmüş, donmuş devler gibi sessiz ve sakinler. 

Yollar da öyle. 

Şehir benim gibi mecburen işe gitmek zorunda olan birkaç kişi dışında boş caddeleri ile bir hayalet şehir gibi. 

Bisikletle geçmeyi çok sevdiğim sahil yolu boşalmış. Neredeyse tek başıma gidiyorum. 

Sessizlik hakim. 

Her şey sıfırlanmış gibi. 

Hayat, virüs bulaşmış bir bilgisayar. 

Format atılmış durumda. 

Bütün programlar silinmiş.  

Yeniden yüklenecek. 

Aklıma bu sıfırı kim bulmuştu o takılıyor. 

Harezmi.  

Bugün Özbekistan’da bulunan Karizmi kentinde MS 780 yılında dünyaya gelmiş. Dünya haritası çiziyor. Bir grup matematikçi, dünyanın çevresini ve hacmini hesaplıyorlar. O zaman bu tür şeylere kafa yoran müslüman bilim adamları varmış demek ki. Aritmetik kitabı yazıyor, Logaritma, cebir gibi kavramları armağan ediyor. Batlamyus’un notlarını ve hintlilerin matematik bilgisini birleştirip bir kitap yazıyor. Onluk sayı sistemini, rakamların yazılışını (arap ve hint rakamları üzerinden) bu gün batılı matematikçiler ondan öğreniyorlar. Aynı zamanda dil bilimci. 

Ama onu yaratılmış bütün zekaların ilerisine götüren buluşu  “sıfır”dır. 

Olmayan bir şeyi tanımlamak. 

Hiç. 

Neyi düşünerek o noktaya geldiğini hep merak etmişimdir. 

Sonrada sıfırın bir başlangıç noktası olduğunu tanımlayanlar oldu ve negatif, pozitif iki yöne giden doğrusal sayılar bulundu. 

Ardından bunu üç boyuta taşıdı bilim adamları. 

Stefen Hawking gibi fizikçiler de, zamanı ekleyerek başka bir boyut kattılar. 

Tabi işe bu kadar felsefe kattı mı Harezmi bilemiyoruz. Eminim katmıştır bu kadar çok yönlü bir bilim adamı olarak. 

Antik dönemde bir tarikat var. Bizim tasavvuf felsefesine benzeyen bir felsefeleri var: 

Matematikçiler.

En ünlü tarikat liderleri, Pisagor. 

Hani şu dik üçgenlerle ilgili teorisi olan matematikçi. 

İşte o. 

Aynı zamanda bir tarikat lideri. Bu teoriyi hintlilerin zaten bildiği ve alan hesaplama, arazi işlerinde kullandıklarını ve pisagorun teoriyi onlardan çaldığı iddia edilse de, bunu tam olarak ispatlayamıyoruz. 

Ama hintlilierin Pisagordan önce bu tür hesaplamalar yaptığını biliyoruz. 

İnsan hem bir tarikat lideri olur hem de çaldığı teoriye kendi ismini ve üçgenin karşı kenarına karısının ismini verir mi? 

Biraz abartı ama işte insanların ağzı torba değilki büzesiniz. 

İnsan, her yerde insan. Her zaman diliminde. 

Bilimde bağnazlık olmaz mı? Hırsızlık? Hem de en alasından. 

İhtiraslı bir adam Pisagor. İnsanoğlunun en temel meziyetlerinden biri ihtiras. 

Pisagor’un irrasyonel sayıları bulan kendi tarikatından bir kişiyi suikast ile öldürdüğü, bunu kendi gemisinde bizzet kendisi denize atarak yaptığı söylenir. Ama söylenti işte. 

Belki tarikatın bütün doğrularını yerle bir ettiği için bu devrimci adama tahammül edememişti. Belki de kendisinden daha zeki olduğu için, Tam olarak bilmiyoruz. 

Zaten söylenti bunlar. 

İhtiras demiştik insanoğlunun en iyi ve en kötü meziyeti. Bir paradoks ama bu böyle.

İhtirasları, onu, bilimde ve uygarlıkta daha iyiye götürürken aynı zamanda bencil, karanlık ve kirli bir çukura da düşürüyor. 

Olağanüstü eserler verebilirken bir taraftan da hem etrafındakilere hem de kendisine zarar verecek hatta kendisini yok edecek bir ortama da neden olabiliyor. 

Yol boyunca kurduğumuz uygarlığı düşünüyorum. 

Bomboş caddeleri sakin sakin geçerken. İnsansız bir şehrin elbette sıkıcı olduğu bir gerçek ama, 

Sıfır noktasına geldiğimiz bu günlerde, 

Uygarlığımızın oluşturduğu çevre sorunları, 

Eşitsizlik, 

Adaletsizlik üzerine düşünmeliyiz. 

Bu sıfır noktasından 

Doğrusal olarak negatife doğru, 

Yani daha yağmacı

Karaborsacı

Acımasız

Otoriter

Açlık ve kaosun hakim olduğu bir distopyaya doğru da gidebiliriz (belki bir kaç salgın sonra)

yada

Yeni 

Daha temiz

Daha eşit 

Daha yavaş

Daha adil 

Daha güzel bir dünya için 

Hayaller kurabiliriz. 

Zaten evde herkesin boş zamanı var. 

Düşünmek için. 

Prof. Dr. Gökhan Akbulut

Bu yazı 3 Nisan 2020 tarahinde AAHD blog sayfası Mavi Köşe’de yayınlaşmıştır.

Corona’dan mektup var!

Merhaba İnsanoğlu, 

Ben COVİD 19. Çin’in Wuhan şehrinde doğdum. Bir yarasadan insana geçtiğimi söylüyorlar. Bütün dünyayı korkutan öldürücü bir salgına neden oldum. Öyle ki bütün dünyada neredeyse her şey durdu. 

 Aslında beni tanıyorsun. Ailem her sene büyük salgınlar yapar. Basit nezle grip hastalığı. Ama basit deyip geçme, bu gün benim öldürdüğüm kadar insan öldürür bazen daha fazla. 

Akciğer hastaları, yaşlılar, kalp ve şeker hastaları, kanser hastaları hep ailemin hedefindedir. 

Ailem her sene yapısını değiştirir. Aslında bizim canlı olduğumuzu bile tartışıyor bilim adamları. Bir zarf ve içinde bir miktar genetik bilgi. Tıpkı bu mektup gibi. 

Doğru ya, bir mektubum ben. Sana yazılmış bir mektup. Acaba sana yazılan bu mektubun içindeki anlamı anlayabilecek misin?

İçimdeki bilgiyi aktarıp sınırsız çoğalmak için organizmalara yerleşirim. Onların kaynaklarını kullanırım bir parazit gibi. Önce zayıflatır, sonra da zayıf olanları yok ederim. 

Bu halimle doğa anaya yerleşen ve onun kaynaklarını bir parazit gibi kullanıp onu yavaş yavaş yok eden insanoğluna ne kadar benziyorum değil mi?

Bana kızıyorsun insanoğlu. 

Ama sen de benden farklı değilsin. 

UYGARLIK

Kurduğun uygarlık yada çok önemli sandığın şeyler…

Büyük gösterişli evler yaptın kendine, ama benim korkumdan içinden çıkamıyorsun. Bütün kudretli sandığın kişiler hastalandırdığım insanlara yardım edemiyor. 

Tapınaklarından daha çok ziyaret ettiğin alışveriş merkezlerin bomboş kaldı. Hatta tapınakların bile. 

En fazla değer verdiğin şey para, tuvalet kağıdından değerli değilmiş. 

Tuvalet kağıdı için bile kavga ediyorsun o da ayrı konu.

Sahip olmakla övündüğün şeyler, lüks arabaların, evlerin yazlıkların, kıyafetlerin, ayakkabıların, mücevherlerin, saat koleksiyonun, seni benim yarattığım hastalıktan korumuyor. Üstelik para da etmiyorlar. İstesen de satamazsın. 

EŞİTLİK

Ah insanoğlu ah! O kadar bencilsin ki. Sana birileri ayrıcalık yapsın bu salgından kurtarsın istiyorsun. 

Hangi mevki de olursan ol, ne kadar zengin olursan ol, ben kimseyi ayırmıyorum. 

ÖZGÜRLÜK

Hepinizi eve tıktım. Özgürce sokakta yürümenin, basit günlük eylemlerin, derin ve sağlıklı bir nefes almanın, bankta oturup tembel tembel güneşlenmenin ne kadar değerli olduğunu anladın mı? 

SOSYAL MEDYA 

Ah insanoğlu ah! Bu salgın aslında kendi yarattığın bir korku ve kaygı salgını. Benim ailem her yıl bu kadar insan öldürür. Akrabam olan SARS ve MERS benim 3 katım daha öldürücüydü. Pek de umursamadın. 

İnternette yarattığın sanal dünyanda bir korku çukuruna düştün.

 Kendi söylediğin yalan yanlış bilgilere inanıyor paniğe kapılıyorsun. 

Şundan emin ol, bilim adamları beni ortadan kaldıracak. 

Gelecek ekonomik krizle daha fakirleşeceksin. 

Sağlıklı bir nefesin, başını sokacağın basit bir evin, içtiğin bir yudum suyun ve bir lokma ekmeğin aslında yeterli olduğunu hatırlayabilecek misin?

 Kurduğun ekonomik sistem zaten çatırdıyordu. Eli kulağındaydı. Bugün, yarın patlayacaktı. 

Sonsuz gelişme olur mu? Sana soruyorum. Doğa ananın kaynakları, sonsuz gelişmeyi karşılayabilir mi? Sorumsuzca arttırdığın nüfusunu besleyebilir mi? 

 Hele kirlettiğin yaşam kaynakları…

Ah insanoğlu ah! Bana kızıyorsun ama benden hiç bir farkın yok. Benim senin gibi bir bilincim de yok. Beynim yok mesela. Sadece bir zarf ve bilgiyim ben. Bir mektup. 

Ama sen benden daha zararlısın. 

Trafik kazalarından, sigaradan daha fazla insan ölüyor. Açlıktan ve bakımsızlıktan da. Ne alkollü araç kullanmayı, ne aşırı hız yapmayı bırakıyorsun! 

Sigara içmeyi bırak, bak sigara içenleri daha çok öldürüyorum desem bırakacak mısın?  

Dünyada insanlar açlık ve bakımsızlık yüzünden basit hastalıklara yenik düşüyor desem: omuz silker “bana ne” diye düşünürsün. Aklına bu gün çöpe attığın yiyecekler bile gelmez. Ama benim sayemde yiyeceğin ne kadar önemli olduğunu anladın. 

Peki insanoğlu, gelişme, büyüme ilerleme derken kirlettiğin temiz su kaynaklarının, üzerine beton yığınlar diktiğin doğa ananın milyonlarca yılda yarattığı, hayat veren toprağın incecik canlı katmanının değerini de anladın mı? 

Bu ikisi olmazsa aç kalacaksın, susuz kalacaksın bunun farkında mısın? 

Benim ihtiyacım yok ama senin var, şu anda belki kıymetini anladığın bir nefes temiz havanın kıymetini? Havayı kirletmeyi bırakacak mısın?

Seni uyaran bilim adamlarını, tehdit ediyor, gelişmenin önünde engel olarak görüyordun. Oysa senin sağlığın için uğraşıyorlardı. Havan, suyun toprağın temiz kalsın diye. 

İşte bak! Şimdi sana hayat veren ağırbaşlı bilimin değerini anladın mı? 

KAĞITTAN KALELER

Ah insanoğlu ah! O savaş uçakların, füzelerin, savaş gemilerin, hiç biri beni öldüremiyor. Sadece kendi kardeşlerini öldürmene yarıyor. 

Süper güç sandığın ülkelerin hiç biri benimle başa çıkamadı. Savaş endüstrileri çok iyi olsa da sağlık sistemleri çok zayıfmış. 

Şimdi anladın mı füze yapmak yerine hastane yapmak, asker yetiştirmek yerine bilim adamı yetiştirmek neden önemliymiş? 

Benim akrabalarım her iki üç sene de bir seni sarsarız, tokatlarız. Bazen bir yüzyılda bir senin kardeşlerinin neredeyse yarısını öldürürüz. 

Biraz düşünürsün. 

Ama sonra unutursun. 

Bencilsin ve çıkarcısın. 

Ama en kötüsü umursamazsın…

Ah insanoğlu. Sana ademoğlu mu demeliyim? 

Adem, 

adam, 

adam da, insan demektir senin kullandığın hemen bütün dillerde. 

Adam olabilecek misin Ademoğlu?

 Daha az bencil. 

Daha az umursamaz.

Seni besleyen yaşamanı sağlayan doğa anaya daha şefkatli davranabilecek misin? 

Gelişme gelişme diye tutturmayı bırakıp biraz yavaşlayabilecek misin? 

Seni ısıtan güneşin tatlı sıcaklığını hissedecek, 

sevdiklerinde güzel sohbetlerin tadını çıkartacak, 

kumsalda bulduğun çakıl taşlarını boyayacak  kadar yavaşlayabilecek misin? 

Ah ademoğlu ah” 

Adam olabilcek misin? 

Yazan: Corona

Türçeye çeviren: Prof. Dr. Gökhan Akbulut

Bu yazı: İzmir Gazetesi’ned 3 nisan 2020 tarihinde yayınlanmıştır.

https://www.izmirgazetesi.com.tr/corona-dan-mektup-var-makale,207.html

ve insanlar evde kaldılar…

“…
ve insanlar evde kaldılar,
kitap okudular ve dinlediler.
dinlendiler, egzersiz yaptılar,
sanat yaptılar, oyun oynadılar
ve yeni varoluş yollarını öğrendiler,
durdular
daha derinden dinlediler ,
biri meditasyon yaptı,
biri dua etti,
biri dans etti,
diğeri kendi gölgesini keşfetti ,
insanların düşünceleri değişti,
iyileştiler.
cahilce, tehlikeli, anlamsız ve vicdansızca yaşayan insanların yokluğunda,
dünya iyileşmeye başladı.
ve tehlike sona erdiğinde insanlar ölüleri için ağladılar
ve yeni kararlar aldılar,
yeni bir dünya hayal ettiler,
yeni yaşam biçimleri yarattılar,
Dünyayı tamamen iyileştirdiler,
Tıpkı kendilerini iyileştirdikleri gibi .”

Kathleen O’Meara, 1864
Türkçeye çeviren:
Juan Botella Lucas ve Nurseren Tor