Tag Archives: Gazete Yazıları

Pandoranın Kutusu

Antik döneme ait bir efsanedir. Prometheus, Olympos’tan ateşi çalar. O zamana kadar ateş insanlar tarafından bilinmiyordu. Ateşi çalar ve insanlara verir. Bunu öğrenen Zeus çok sinirlenir ve Prometheus’u, hiç kimsenin yaşamadığı kafkasya’daki dağların tepesine zincirler. 

Bir kartal gelir ve her gün taşların üzerinde yatan Prometheus’un karaciğerinden bir parça yer. Prometheus ölmez. Karaciğeri kendisini yeniler. Ertesi gün kartal tekrar gelir ve karaciğerinden bir parça daha  yer. Çilesi bitmez zavallı Prometheus’un. Ateşi çalmıştır, ateş bir metafordur insanlara akıl ve buna bağlı güven vermiştir. Eh bu da Zeus’u çok kızdırmıştır. 

Prometheus, Herkül tarafından kurtarılır. Ancak, Zeus ayağındaki zincirin çıkmasını engeller. Böylece Prometheus’un cezası devam eder. 

Bütün bu işkenceye rağmen Zeus insanlara hala çok kızgındır. Daha büyük cezalar vermek ister ve oğlu Hepaistos’u çağırır, balçık çamurdan bir kadın şekillendirmesini emreder. Yani Pandora’yı. Bütün Olympos sakinleri hediyeler verir Pandora’ya. Zeus’un armağanı ise bir kutudur. Pandora’ya bu kutuyu açmamasını söyler. Eğer kutu açılırsa çok kötü şeyler olacağını söyler. 

Onu insanların arasına gönderir. Prometheus’un ikiz kardeşi Epimetheus’un kapısını çalar güzeller güzeli Pandora. 

Pandora o kadar güzeldir ki, Epimetheus ona aşık olur ve hemen evlenirler. Mutlu bir hayat sürerler. Kutu hep evlerinin baş köşesinde ve kilitli olarak durmaktadır. 

Pandora, kutunun içindekileri merak etmektedir. Yasak olması bu merakını iyice arttırmaktadır. Sonunda merakına yenik düşer ve kutuyu açar. 

PANDORANIN KUTUSU AÇILINCA

İçinden, Hastalık, keder, ıstırap,yalan, riya, şiddet, nefret gibi insanları mutsuz edecek bütün kötülükler ortaya saçılır. Pandora büyük bir pişmanlık duyar ve kutuyu hızla kapatır. 

Kutunun içinde tek bir kötülük kalır: UMUT. 

Umut kötülük müdür? Böyle düşünen filozoflar var. Biri Nietzche. 

Nietzche:  “umut en son kötülüktür, çünkü işkenceyi uzatır” der. Onun görüşleri de Stoacılar adında bir felsefe okuluna kadar dayanır. 

Aslında yaratılmış her şeyde tanrının suretini gören, insana tanrının iradesinden bir kısmının bağışlandığını ve seçme özgürlüğü sebebiyle diğer yaratılmışlardan üstün olduğu gibi panteik bir inanç sistemi geliştiren bu filozoflara tarikat demek daha doğru olur ama biz felsefe okulu diyelim.  

STOACILAR

Stoa, saçak demek. Pazar yerlerinde dükkanları korumak için antik dönemde saçakların örttüğü koridorlar vardı. Filozoflarda bu saçaklarda yürüyüp gençlere felsefe dersleri verilirdi. Antik dönemde bu okulun kurucusu Kıbrıslı Zenon’dur. Aslında bir tüccar olan Zenon okuduğu bir kitaptan etkilenerek, işi gücü serveti bırakıp kendini felsefeye vermiştir. Yetmiş yaşına kadar güzel bir yaşam sürmüş önerdiği yol ise bir çeşit okula dönüşmüştür. Bu okulun en ünlüleri, Denizli’li (Hieropolis) Epiktetos, Roma’yı yakan imparator Neron’un öğretmeni Devlet Adamı Seneca ve Gladyatör filminden hatırlayacağımız, Roma’nın beş büyük imparatorunun sonuncusu bilge kral Marcus Aureulius’tur. 

Stoacılar’da “Umut bir afyondur” derler. Bu felsefeye göre hayatın amacı erdemli olmaktır. Mutluluğun tek bir yolu vardır: o da hiç kimseden,  hiç bir şey beklememek… 

ERDEM

Stoacılar ahlakın ilk yarısını akıl ile, ikinci yarısını da erdemlerle açıklıyorlar. En önemli erdemler: 

Bilgelik

Yiğitlik

Adalet 

Dürüstlük

Ölçülü olmak’tır. 

Hayat adil olmayan, acımasız bir yerdir. Erdemli bir insan büyük bir felakete bile gülerek bakabilmelidir. Tüm felaketlerle yiğitçe savaşmalıdır. 

İnsanın en büyük korkularından biri olan ölüme savaş açmazlar. Stoacı’lar: ölümden korkmazlar. Aksine ölümü seçebilmeyi ve vaktinde ölebilmeyi erdem sayarlar. 

KADERİMİZSE ÇEKERİZ

Denizli’de bir köle olarak doğan, Epiktetos, daha sonra Bulgaristan’da bir okul açmıştır. Onun güzel bir sözü var: “Mutluluk ve özgürlük tek bir prensibi net olarak anlamakla başlar: bazı şeyler sizin kontrolünüzdedir, bazıları da değildir”. 

Kaderci bir bakış açısı diyebilirsiniz. Bir anlamda öyle ama kontrolünüz dışında olan şeyleri ayırt edip kabul etmekten bahsediyor. Tamamen teslim olmaktan değil. 

BASİT YAŞAM

Bu okulda, basit bir yaşam tercih edilmiştir. Basit yiyecekler, basit kıyafetler. Daha sonra yokluğu hissedilmesin diye lüksü baştan hayatlarından çıkarmışlar. 

İsa’dan 3 asır önce yaşamış Zenon, İsa gibi basit bir yaşam sürmüştü. İsa ile aynı çağda yaşayan Seneca ise, İspanyol bir şövalyenin oğluydu, iyi bir hatipti, avukatlık ve senatörlük yapmış, İmparator Neron’un hem hocası hem de baş yardımcısı olmuştu. Roma’nın en ihtişamlı dönemlerinden birinde imparator olan Marcus Aurelius  gibi Seneca da sade bir yaşamı seçmişti. 

Özünde kölelere, ezilmişlere daha uygun bir felsefe olmasına rağmen, mutluluğun ve huzurun sade bir yaşamda olduğunu bulmuşlar demekki. 

Zaten bu yüzden köleliğe de karşı çıkmışlardır. 

Evreni yöneten bir iradenin olduğuna ve bu iradenin bir kısmının insana geçtiğine (Külli irade, cüz-i irade), bu yüzden insanların eşit olduğuna inanıyorlar. 

Özetlersek, bu okul, basit yaşamayı, erdemli olmayı, zorluklar karşısında yiğitçe savaşmayı ve dayanıklı olmayı öğretiyor. Diğer taraftan ise hiç kimseden hiçbir şey beklememeyi. Umut bir afyondur diye düşünüyor. 

UMUT KÖTÜ BİR ŞEY Mİ? 

Bu sizin bakış açınıza bağlı. Pandora efsanesinin bir başka versiyonu da var. 

Zeus’un Pandora’ya hediye ettiği kutunun içinde sadece iyilikler vardı. 

Pandora merakına yenik düşüp kutuyu açtığında, bütün iyilikler Olympos’a geri döndü. Geriye ise yine sadece umut kaldı. 

Böylece bütün iyi şeyleri kaybetmiş oldu. 

Ancak elinde dünyadaki tüm zorlukları ve kötülüklerle başa çıkmasını sağlayacak bir tek iyilik kalmıştı: UMUT. 

ŞAMPİYON

Hepimiz hayatımızda en az bir yarış kazandık. Spermin o uzun koşusunu. Yüz milyon sperm arasından birinci olduk ve dünyaya geldik. 

Kimine göre hayat bir armağandır. Kimine göre ise bir ceza. Siz nasıl görürseniz öyledir. Tıpkı en büyük korkumuz, ölüm gibi. Kimi durumda bir armağan kimi durumda ise bir cezadır ölüm. 

Doğum ve ölüm birer kapıdır. Yaşam bu iki kapı arasındaki yolculuk. Hepimiz bir şampiyonlukla başlarız yaşama, 

“Bütün şampiyonlar, bir sonraki yarışta kaybedebilirler. Bir kişiyi şampiyon yapan, bir gün kaybedeceğini bilmesine rağmen yarışa devam edebilmesidir!” 

Umut, beklentiyi ve acıyı arttırır belki, ama yaşam bütün zorluklarına rağmen mücadeleyi hak eder. 

Bir gün tökezleyip düşersen yada yenilirsen yarışta, 

Tekrar kalk ayağa 

Tekrar yarış. 

Yolda karşına çıkıp seni düşüren taşlar kontrol edemeyeceğin şeylerdi belki ama. Tekrar kalkmak ve tekrar yarışmak senin elinde. 

Hadi Şampiyon. 

Sıra sende. 

Asla umudunu kaybetme!

 Prof. Dr. Gökhan Akbulut 

19 Mayıs 2020 

Bu Yazı izmirgazetesi’nde 21 Mayıs 2020 tarihinde yayınlanmıştır

https://www.izmirgazetesi.com.tr/pandoranin-kutusu-makale,239.html

Cam Kırıkları

Cam kırıkları dendiğinde, Şebnem Ferah’ın “Can kırıkları” şarkısı aklıma gelir benim. Cam gibi kırılmış bir kalbi anlatır. Paramparça olmuş ve tekrar tamiri mümkün olmayan kırıklar. Aslında tamir edilebilir belki ama eskisi gibi olmayacağı açıktır.

Bugün size bu cam kırıklarının ruhsal olduğu kadar canı yakan acısından bahsedeceğim. Bu tabiri hastalarımdan duymuşumdur: “Sanki bir avuç kırık cam yuttum ve onları çıkartmaya çalışıyorum”. Hastalığı tarif ederken bazen de ameliyattan sonra.

Bildiniz. Basur hastalığı. İnsanın canını yakan ve bir o kadar da anlatmak konuşmak istemediği bir durumdur. Çin’de, hastanelerde insanlar bu alanla ilgili dertlerini sözle anlatmaktan utandıkları için, hastalığı gösteren tahtadan heykelleri alıp hekimin yanına bu heykelle girerlermiş. En azından konuya girmeyi kolaylaştırıyor.

“ÖNCE ZARAR VERME” İLKESİ

Hekimlikte ayıp yoktur. Yani insan en yakınları ile konuşamadığı hatta kendisine bile itiraf edemediği konuları hekimi ile konuşur. Bu yüzden sır saklamak hekimliğin en önemli kurallarından biridir. Elbette bir diğer önemli ilkesi de, “önce zarar verme” ilkesidir. Yani her zaman hastanın haklarını koru. Ona zarar vermemeyi ilke edin, sonra faydalı olmaya çalış. Yaptığın her tedavinin yararını zararını bil ve öncelikle zarar vermemeyi ilke edin.

Her basur ameliyat edilmez!

Acaba, gerçekten basur hastalığında her zaman ameliyat yapmalı mıyız? Ne işe yarar oradaki toplar damarlar?

Doğada hiç bir şey sebepsiz değildir. Her organın bir anlamı ve yararı vardır. Organizma öylesine mükemmel bir sistemle inşa edilmiştir ki, faydasız hiç bir şeyi bünyesinde taşımaz. Atık olarak attığımız dışkının bile gübre olarak bir değeri vardır ve artık ikinci beynimiz olarak kabul ettiğimiz faydalı mikroorganizmaları taşır. Dolayısıyla pis, kirli, ayıp gibi kavramları doğa bilimleri kabul etmez. Tıp da öyle.

Elbette basur hastalığını oluşturan (hemoroidal) venlerin de çok kıymetli fonksiyonları vardır. Bunlar hem arter hem de venlerden oluşan bir ağ şeklinde makatta (anüs) yer alırlar. Duruma göre arterler içeri kan pompalar ve şişerler, duruma göre içindeki kan toplardamarlar aracılığı ile boşaltılır ve sessiz bir hale gelirler. Özellikle dışkılama sırasında bu fonksiyon içindeki kanı boşaltıp yer değiştirerek şekilden şekle giren bir yastıkcık gibi çalışmasını sağlar.

İstirahat halinde makatın içinde istemsiz kaslar kasılı olarak durur ancak bu kaslar dairesel yapıdadır bu sebeple tam ortalarında ince bir boşluk kalır. Bu boşluk ise kalın bağırsağın istirahat halinde salgıladığı sıvıların dışarı kaçmasına neden olacaktır.

Bu boşluk ne ile kapanacak? Bir miktar mukoza ve hafifçe kanla dolmuş hemoroid venleri ise kas dokusunun önünde bir yastık bariyeri oluşturarak makatın tam anlamıyla kapanmasını sağlar.

Basur kaşıntı yapar mı?

İşte tam da bu sebeple bu venler özelliklerini kaybettiklerinde yanı dışarıya doğru sarktıklarında, makat tam kapanmaz ve bizim gözle görmediğimiz az miktarda sıvı dışarı kaçar ve bu durum makatta kaşıntı yapar. Elbette niteliği bozulan venler sebebiyle oluşan yangı bazı kimyasalların salgılanması ile sonuçlanır. Kaşıntının bir diğer sebebi de budur.

Tuvalet kağıdı kan içindeydi…

Basur, varis hastalığına benzer. Toplardamar niteliğindeki bu yapılar zamanla özelliklerini kaybederler. Aşağıya doğru sarkarlar. Kanamanın sebebi, toplardamarın duvarının incelmesi, sert dışkılama, damar içindeki basıncı arttıracak şekilde ıkınmaktır.

Cam kırıkları

İşte yazımızın başlığı. Bizi canımızdan bezdiren ağrı. Bir avuç cam kırığı yutmuşsunuz ve onu çıkartmaya çalışıyorsunuz. Her seferinde canınız yanıyor. Üstelik bir miktar cam kırığı da hala makatınızda, saatlerce batmaya devam ediyor.

Ne büyük ıstırap değil mi? İnsanın sıkıntısı neredeyse canı oradadır denir. Basur hastalığı insanın canını yakar gerçekten.

Korunmak için ne yapalım?

Basur hastalığında ailesel bir yatkınlık vardır. Bu yatkınlığı bilenler dikkat etsinler. Kabız kalmasınlar, bunun için her öğün salata tüketsinler. Bağırsakların çok sevdiği kara ekmek, kepekli ekmekten tüketsinler.

Tuvalette saatler geçirmesinler. İyi bir dışkılama 15 dakikayı geçmemelidir. Aynı saatlerde tuvalete gidilmelidir. Gitmeden önce ılık bir bardak su size yardımcı olur. Kayısı, siyah erik, zeytinyağı dışkıyı yumuşatır ve hayatınızı kolaylaştırır.

Basur bir meslek hastalığı mı?

Evet, çok oturan ve çok ayakta duranlar risk altındadır. Hareket, özellikle açık havada yapılan düzenli spor, bağırsak sağlığı açısından idealdir. Örneğin, günün ve haftanın belirli saatlerinde doğanın içinde, orman, park, sahil kenarı, açık havada yapılacak yürüyüşler, bağırsaklarınızın bayram etmesine neden olur. Zihniniz açılır, vücudunuz sizi mutlu eden endorfin hormonunun salgılar.

Hele bir de sohbetini sevdiğiniz, hep bir şeyler öğrendiğiniz bir dostunuz varsa yanınızda… Cam kırıkları da can kırıkları da vız gelir…

Prof. Dr. Gökhan Akbulut, FEBS

Genel Cerrahi Uzmanı

Kanser Cerrahisi, Gastrointestinal Cerrahi, Proktoloji

Bu yazı İzmir Gazetesi’nde 17 Şubat 2020 tarihinde yayınlanmıştır

https://www.izmirgazetesi.com.tr/bir-avuc-cam-kirigi-yuttum-ve-cam-kiriklari-makale,174.html

Mavi

Uzaydan baktığımızda biricik yuvamız, dünyanın rengi mavidir. Başka galaksilerde yaşayan akıllı canlılar var ise muhtemelen keşfettiklerinde, dünyaya, mavi gezegen ismini vermişlerdir ya da dalga boyunu ifade eden bir sayı vermişlerdir gezegenimize isim olarak, kimbilir?

Ekvator‘a gittikçe daha belirginleşen denizlerin rengi de bu maviden gelir. Aslında su saydamdır. Ama atmosferin rengini alıyor denizler.

Mavi benim hayran olduğum bir renktir. Sebebini bilmiyorum. İlk kez Antalya’da denizi gördüğümde o renge ve Akdeniz’in o engin, genişliğine hayran olmuştum. Sonsuzluk duygusu yaratmıştı bende. Bilinmez bir enginlik ve genişlik. Saatlerce seyrettiğimi hatırlarım. Bir çeşit meditasyon gibi. Ben üniversitede okurken, şehre girişin olduğu bir tepeden bakan bir hastanemiz vardı. Hastane aslında bir dönem, verem hastalarının tedavisi için ormanın içinde kurulmuştu. Geniş balkonları bu manzaraya bakardı. Verem hastaları bu her an değişen muhteşem manzarayı seyrederken, çam ağaçlarından gelen oksijen ile iyileşsinler diye düşünülmüştü sanırım.

Deli Ziya!

Hastanenin arkasında aniden derinleşen bir uçurum vardı. Bu uçurumun ucunda da bir kocaman kaya. Yaz kış bütün merakım o kayaya oturmaktı öğle saatlerinde. Paltomun cebinde o gün okuduğum kitabım olur, öğle arasının bir kısmını kitap okuyarak ama genellikle sürekli değişen o muhteşem manzarayı seyrederek geçirirdim. Arkadaşlarım “Deli Ziya” diye dalga geçerlerdi. Pek de haksız sayılmazlardı. Bir mizah dergisinin karikatür karakteri, kendi mahallesinin delisi Ziya, bir taşa otururdu. O taş onun eviydi. Benim içinde o taş öyleydi. Pek de akıllı biri sayılmam. Deli olmayı bir iltifat olarak görmüşümdür hep. Zaten o taşın üstüne oturduğumda yarım olan aklım da başımdan giderdi.

Bir gün yağmur yağar, önümde yemyeşil bir orman denizi, hepsi masmavi bir başka denize doğru uzanır. O mavi deniz ufukta biraz daha açık, soluk başka bir maviye karışır. Kucaklaşırlar. Karışırlar. Renkten renge girerler. Birden o yeşil ve mavi denizi beyaz bir sis kaplar ve o kayanın üzerinde sanki bulutların üzerinde uçuyormuş hissine kapılırsınız. Sonra birden güneş açar ve ruhunuzu ısıtır. Deniz koyu bir maviye döner, yeşil daha koyu bir yeşile, renkler keskinleşir.

Sonra bulutlar geçer sıra sıra…

İnsan nasıl aklını başında tutabilir ki? Şairin dediği gibi “deli eder insanı bu hava, deniz”.

Nefes

Derin bir nefes alır bir süre tutardım. Sonra yavaşça verirdim.

İşte yaşıyorum.

Hayat bir büyük armağandır. Aynı zamanda büyük bir ceza. Siz nasıl görmek isterseniz öyledir.

Bir nefes alımlıktır hayat! Derince alırsınız, gözlerinizi kaparsınız. Sonra açar nefesi verirsiniz. Biter. O arada gördükleriniz hayatın kendisidir.

Kısa, sonlu.

Kısalık ve sonluluk görecelidir. Uzaydan samanyolu galaksisine, oradan güneş sistemine, dünyaya, kıtalara, yaşadığınız ülkeye, şehre doğru gelseniz ve sizi yakalasa görüntü, bu büyüklüğün içinde küçüksünüz. Sonra sizi organlarınıza, hücrelere, hücrelerin parçalarına, yapı-taşlarına, atomlara ve elektronlara parçalasa, o zaman büyüksünüz.

Bir saniye, bir an. Algıladığımız en küçük zaman dilimi. Çok kısadır. Ama milyarlarca parçaya bölünebilir. O parçaları içinde ise büyük bir zaman dilimidir.

***

İnsan ömrü, dünyanın 4,5 milyarlık yaşı karşısında çok kısadır. Ama bir kelebeğin bir günlük yaşamı için ise çok uzun.

Bir kelebeğin yaşamı bir gündür. Ama bir gün 24 saat, 86400 saniye eder.

Bir nefes sıhhat!

Corona salgınının bütün benliğimizi kapladığı ve kendimizi büyük bir felaketin içinde hissettiğimiz bu günlerde ne kadar önemli olduğunu anladık bir nefes sıhhatin. 2005 senesinde Pakistan’da Kızılay çadır hastanesi’ne başhekimlik yapmıştım. Depremde 100 bin insan ölmüştü. Ben afetlerden sonra görülen salgın hastalık fazında oradaydım. Vektörlerin kırılması işini birleşmiş milletler aracılığı ile bir pakistanlı generalin başkanlığında yürütüyorduk. Bölgedeki bütün kamplar düzenli olarak çarşamba günleri toplantıya geliyordu. Vektör varlığı konuşuluyordu. Vektör: bir kampta görülen öldürücü enfeksiyon hastalığa sahip kişilere deniyor.

Zaten beslenmesi bozuk çoğu köylerinden gelmiş bir anlamda mülteci olan ve çadırlarda yaşayan bu insanları hızla öldürüyordu bazı (çoğunlukla basit) infeksiyon hastalıkları. Dolayısıyla bu hastaların hemen kamplardan alınıp izole edilmesi gerekiyordu. Bir çeşit karantina yani. O bölgede kırım Kongo ateşi endemikti. İki tane şüpheli vektörü kamplardan almıştık. Bir çadır kurup yoğun bakıma dönüştürmüştük. Orada onları karantinaya aldık. Benim harika ekibim bu insanlara bakmaya gönüllü olmuşlardı. Belki de öleceklerini bile bile. Bir tanesi bebekti, annesi kalmak istemişti çadırda. Ateşinin yüksek olduğu iki gece boyunca başından ayrılmamıştı annesi. Ona sarılarak sabahlamıştı.

Gündüzleri idari işler oluyordu. Toplantılar açılışlar, geceleri ameliyat yapıyordum. Gece saat 11 gibi işim bitiyordu. Sonra kampı dolaşıyordum. Kadın ve erkek koğuşu olan iki büyük çadırımız vardı. Bir de yoğun bakım gibi kullandığımız karantina çadırları. Hepsini dolaşırdım. Çoğu uyuyan hastalar.. Hastaların başında uyumayan sağlık personeli. Karantina çadırında bu tehlikeli işi yürüten, ölümü göze alarak çalışan benim cefakar arkadaşlarım. Hastalar ve ölümü göze alacak kadar onları seven yakınları.

3200 metrede bir aile!

Bir vektörden bahsettiler, dağlarda bir köyde anne, büyükanne ve bebek pnömoni (pnömoni: Zatürre demektir, akciğerlerin iltihaplanması) vakası. Bizim hastanemiz Muzaffarabad’da idi 600 metrede. Bir minibüse doluştuk, cefakar dostlarla. Kıvrılarak giden toprak yolda yavaş yavaş ilerledik. 3200 metrede bir dağ köyüne vardık. İki göz oda, bir odada hayvanlar bir odada insanlar yaşıyordu. Tek odada bütün aile. Kadınlar erkekler çocuklar. Kadın ve bebek yürüyebiliyordu. Ama yaşlı kadın yürüyemiyordu. Sevgili kardeşim Alparslan (Can) kucağına aldı yaşlı kadını, ben söylemeden, hangi enfeksiyonu taşıdığını bilmeden (aldığı riski bilerek) patikadan aşağı indirdi sessizce. Arabaya kadar. Sonra aşağıya indik. Aile için başka bir çadır kurduk ve onları bir süre karantinaya aldık. Yukarıda bıraksak belki bütün köyün hayatını tehdit edecek bu durum böylece bertaraf edilmiş oldu. Sonradan iyileştiler ve köylerine kadar bir başka ekip onları götürdü. Yaşlı adamın dilimizi bilmeden elleriyle dua ederek bize teşekkür edişini hatırlıyorum. Daha doğrusu unutamıyorum.

Afetler ve doğa ana

21. Yüzyıl afetler, terörizm ve çevre kirliliği sorunları ile geçecek gibi görünüyor. Salgınlarda afet sayılır. Bir dalga olarak gelir. Yıkar ve geri çekilir. Zayıfları öldürür. Dirençliler ve adapte olabilenler hayatta kalır ve salgın biter.

1999 depreminde gönüllü olarak Sakarya’da çalışmıştım. Afetler konusunda (ben dahil) toplum olarak o kadar bilgisiz ve hazırlıksızdık ki. Sonraki hayatımın 9 yılını afet öğrencisi ve eğitmeni olarak geçirdim. Tatbikatlar, toplum eğitimleri, gönüllülerin eğitimi, devletin içinde sistem organizasyonu. Hatta işi NATO için bölgesel danışmanlık ve toplantılarda temsilcilik düzeyine kadar götürdüm.

Hayretle gördüğüm şey şudur. İnsanlar sadece afetler yıktığı anda, dalga geldiği anda bununla ilgileniyorlar. Siyaset adamları ve bürokratlarda toplumun ilgisi ile paralel olarak bu konuya yoğunlaşıyorlar. Sonra…

Unutuluyor.

Her şey.

Hayat devam ediyor ve aynı hatalar, afetin yıkıcılığına neden olacak şeyler tekrar tekrar yapılıyor. Aynı yerlere evler yapılıyor, zemini uygun olmayan yerler imara açılıyor. Karşı çıkan bir avuç bürokratın üzerine gidiliyor. Sürgünler, cezalar..

Bir sonraki afete kadar. Sonra herkes hep bir ağızdan devleti, yetkilileri suçluyor. Oysa hepimizin sorumluluğu var bu işlerde.

***

Bazı romantikler doğa ana intikamını alıyor diyor. Doğa ana intikam alacak olsa, biricik yuvamızı kendi yaşam kaynaklarımızı, havayı ve suyu kirletmemizi, bize yararı olmayan canlı türlerini acımasızca ve umursamaz bir şekilde yok edişimizi sert bir şekilde cezalandırırdı. Ancak doğa ana bununla ilgilenmez.

O sadece yoluna devam eder. Biz onu yok etsek de kısıtlı olanakları ile adapte olur. Gün gelir bir tesadüf bizim sonumuzu getirir. Belki bir göktaşı, belki bir salgın hastalık.

Ama o kalan evlatları ile yoluna devam edecektir. En son buzul çağında canlı türlerinin % 80’i ortadan kalkmıştı. Milyonlarca yıllık dinozorların egemenliği sona ermişti. Doğa ana kendini toparladı. Sabırla. Güçlü olanlar, yani bu şartlara adapte olabilenler hayatta kaldı, gelişti ve çeşitlendi. Sonra insanoğlunun çağı başladı. Elbette bu da bir gün bitecektir.

Tıpkı bir nefes alıp verişimiz gibi.

Mavi

Oksijenin rengi soluk mavi imiş. İşte gezegenizimin renginin kaynağı. Bu dünyada hayatın kaynağı gezegenimizin renginden geliyor. Aynı zamanda oksijen kimyasal gücü sebebiyle paslanmanın da kaynağıdır. Tıpkı demiri oksitlemesi gibi, hücrelerimizi de oksitler. Hem enerjinin yani gençliğin aynı zamanda da yaşlanmanın kaynağıdır.

Dünyanın kendi etrafında dönüşü “Si” notasını çıkartıyormuş.

Sessizliğin se”si”.

Mavi gezegen, sessizce dönecek.

Kendi şarkısını söyleyecek.

Siz de kendi şarkınızı söyleyin.

Bir nefes ömrünüz sıhhat içinde geçsin.

***

Prof. Dr. Gökhan Akbulut, FEBS

Genel Cerrahi Uzmanı

Kanser Cerrahisi, Gastrointestinal Cerrahi

***

“ Bir erken ölüm olasılığı ile karşı karşıya olduğunuzda yaşamın yaşanmaya değer olduğunu ve yapmak istediğiniz bir çok şey bulunduğunu kavrarsınız” Kara Delikler ve Bebek Evrenler-Stephen Hawking

14 Mart 1879: Albert Einstein’in doğum günü. Genel Görelilik kuramını ortaya atmış, bu kuramın içeriği bilgisayar simülasyonları ile onlarca yıl sonra insanlık tarafından anlaşılabilmiştir.

Bu yazı İzmi Gazetesi’nde 14 Mart 2020 tarihinde yayınlanmıştır.

https://www.izmirgazetesi.com.tr/mavi-gezegenin-mavisi-nereden-geliyor-makale,190.html

Yapay zeka şiir yazabilir mi?

Yapay Zeka, her şeyi yapabilir gibi geliyor değil mi? Her alana yavaş yavaş giriyor. Yaşam biçimimizi değiştiriyor. Yeni meslekler icat ediyor ve bazı mesleklerinde ölmesine neden oluyor. Biraz tedirgin de ediyor hepimizi. Gelecek nasıl şekillenecek, en uçuk bilim kurgu filmleri bile bunu tam hayal edemez. Yeni nesilleri ne bekliyor? Nasıl bir dünya ile karşılaşacaklar? Bu gün uyguladığımız eğitim sistemi ve müfredatın tamamen işlevsiz kalacağı, ne kadar zorlarsa zorlasın çocuklarımızı gelen yeni şartlara tam olarak hazırlayamayacağı çok açık görünüyor. Sadece oyun hariç. Oyun oynamak geleceğe çocuklarımızı hazırlamak için en etkin yol. Çünkü oyun oynamak hem eğlenceli, hem adaptasyon yeteneğini, iletişim yeteneğini, sınırlarınızı, kapasitenizi anlamanızı sağlar. Hem zekanızı hem de fiziksel yeteneklerinizi geliştirir. Bunlara bilgisayar oyunları da dahil.

DİJİTAL SANAT EĞİTİMİ

Belki biraz uçuk bir dahi, matematik eğitimi aldıktan Avustralya’da dijital sanat okumaya karar veren Bager Akbay,

“Yapay zeka şiir yazabilir mi ?” Bütün dahice sorular gibi aykırı bir soru sormuş. Yapay zekadan anladığımız kendi kendine öğrenebilen sistemler. Tek başlarına bir şey ifade etmiyor aslında bir bütün oluştumaları gerekli, yani bir yada birden çok alanda öğrenmeye programlanmaları gerek, yani multidisipliner bir çalışma gerektirir. Bir yapay zeka şiir yazacaksa bir şair’le mi çalışmalıdır. Bu soruları da sormuş olmalı Bager Akbay. Önce vezin, hece gibi temel konuları öğretmiş ortaya çok da başarılı olmayan şiirler çıkmış.

“Yazmak cumburdamak frapan yayınlamak

Kuşbaz ödünlemek mitos adaklamak

Apul hafızlamak kriket kıtırdatmak

Kaniş indüksiyon bitey mıncıklamak”

Sonra bütün şairleri ona öğretmen yapmış. Yani bütün şiir külliyatını algoritma olarak girmiş. Üstüne üstlük bir de acaba el yazısı ile yazsa daha mı romantik olur diye sormuş kendi kendine. Bir robot kol eklemiş. Sanırım sonuç onu tatmin etmiş ama bütün bilim adamları gibi kaygılarını aşamamış ve bir benchmarking (kıyaslama aracı) aramış kendine. Bir şair için en önemli kıyas toplumsal beğeni olabilir diye düşünmüş olmalı ve Türkiye’nin en çok okunan gazetesi Posta gazetesinin yurdumun bütün şairlerine açtığı şiir köşesine bir şiirini göndermeyi düşünmüş. Gazete bir fotoğraf istediği için cinsiyetsiz bir fotoğraf yaratmış. Bunu da bu gazeteye şiir gönderen bütün şairlerin fotoğraflarını bilgisayar ortamında birleştirerek yapmış. Bir de isim gerekmiş elbette, Türkiye’de en çok bulunan isim Mehmet soy isim Yılmaz olduğu için Mehmet Yılmaz ismini düşünmüş. Ne çok yıldırma mücadelesinden geçmiş bir toplum değil mi, kendine en çok Yılmaz soyismini koymuş.

YAPAY ZEKA ŞİİRİ

Ancak yapay zekanın cinsiyetsiz olması gerektiğini düşündüğü için ünisex bir isim olan Deniz isminde karar kılmış. Deniz Yılmaz ismiyle Posta gazetesine yapay zekanın ürettiği bir şiir göndermiş. Gazete de basmaya değer bulmuş. Beğenildi mi bilmiyorum. Ne dersiniz? Siz beğendiniz mi?

Bager Akbay kendisini şaşırtan programların onu heyecanlandırdığını söylüyor. Ancak öğrenen ve gelişen programların sizi bir süre şaşırtabileceğini söylüyor. Bir süre sonra düzeltmeler yapmanız gerekiyormuş.” Ama çocuklar sizi her zaman şaşırtır “diyor.

Sabahları kızımı iskeleye bırakıyorum. Bir on dakika çay içiyoruz vapuru beklerken. Biraz sohbet havadan sudan. Bazen felsefe ve bilim de konuşuruz. Bazen onun ödevlerinden bazen o günkü sınavına çaktırmadan çalışır bana anlatarak. Sonra okuluna gitmek üzere 8.40 vapuruna doğru yürür. Onu arkadan izlerim. İlk adımlarda emeklediği günler, sonra yalpalayarak yürüdüğü altı bezli hali, dünyada her şeyi bildiğini düşündüğü 3-5 yaş arasındaki muhteşem özgüvenli yürüyüşü, ilkokul ve ortaokulda biraz kendini aradığı ve toplumun kısmen onu şekillendirdiği yıllar ve çekingen yürüyüşü ve bir genç kız olarak özgüveni yerinde havalı ergen yürüyüşü. Bütün yürüyüşlerinin detaylarını hatırlıyorum. Jestlerini. Hepsi beni şaşırtmıştı. Her hali. Sabahları onun hayat yürüyüşünü izlediğim o 20 saniye hayatımın en şaşırtıcı ve en güzel anları…

Prof. Dr. Gökhan Akbulut

http://www.gokhanakbulut.com

Bu yazı İzmir Gazetesi’nde 9 Ocak 2020 Tarahinde yayınlanmıştır.

https://www.izmirgazetesi.com.tr/yapay-zeka-sizi-biraz-tedirgin-ediyor-mu-makale,150.html