Tag Archives: kanser

Pandoranın Kutusu

Antik döneme ait bir efsanedir. Prometheus, Olympos’tan ateşi çalar. O zamana kadar ateş insanlar tarafından bilinmiyordu. Ateşi çalar ve insanlara verir. Bunu öğrenen Zeus çok sinirlenir ve Prometheus’u, hiç kimsenin yaşamadığı kafkasya’daki dağların tepesine zincirler. 

Bir kartal gelir ve her gün taşların üzerinde yatan Prometheus’un karaciğerinden bir parça yer. Prometheus ölmez. Karaciğeri kendisini yeniler. Ertesi gün kartal tekrar gelir ve karaciğerinden bir parça daha  yer. Çilesi bitmez zavallı Prometheus’un. Ateşi çalmıştır, ateş bir metafordur insanlara akıl ve buna bağlı güven vermiştir. Eh bu da Zeus’u çok kızdırmıştır. 

Prometheus, Herkül tarafından kurtarılır. Ancak, Zeus ayağındaki zincirin çıkmasını engeller. Böylece Prometheus’un cezası devam eder. 

Bütün bu işkenceye rağmen Zeus insanlara hala çok kızgındır. Daha büyük cezalar vermek ister ve oğlu Hepaistos’u çağırır, balçık çamurdan bir kadın şekillendirmesini emreder. Yani Pandora’yı. Bütün Olympos sakinleri hediyeler verir Pandora’ya. Zeus’un armağanı ise bir kutudur. Pandora’ya bu kutuyu açmamasını söyler. Eğer kutu açılırsa çok kötü şeyler olacağını söyler. 

Onu insanların arasına gönderir. Prometheus’un ikiz kardeşi Epimetheus’un kapısını çalar güzeller güzeli Pandora. 

Pandora o kadar güzeldir ki, Epimetheus ona aşık olur ve hemen evlenirler. Mutlu bir hayat sürerler. Kutu hep evlerinin baş köşesinde ve kilitli olarak durmaktadır. 

Pandora, kutunun içindekileri merak etmektedir. Yasak olması bu merakını iyice arttırmaktadır. Sonunda merakına yenik düşer ve kutuyu açar. 

PANDORANIN KUTUSU AÇILINCA

İçinden, Hastalık, keder, ıstırap,yalan, riya, şiddet, nefret gibi insanları mutsuz edecek bütün kötülükler ortaya saçılır. Pandora büyük bir pişmanlık duyar ve kutuyu hızla kapatır. 

Kutunun içinde tek bir kötülük kalır: UMUT. 

Umut kötülük müdür? Böyle düşünen filozoflar var. Biri Nietzche. 

Nietzche:  “umut en son kötülüktür, çünkü işkenceyi uzatır” der. Onun görüşleri de Stoacılar adında bir felsefe okuluna kadar dayanır. 

Aslında yaratılmış her şeyde tanrının suretini gören, insana tanrının iradesinden bir kısmının bağışlandığını ve seçme özgürlüğü sebebiyle diğer yaratılmışlardan üstün olduğu gibi panteik bir inanç sistemi geliştiren bu filozoflara tarikat demek daha doğru olur ama biz felsefe okulu diyelim.  

STOACILAR

Stoa, saçak demek. Pazar yerlerinde dükkanları korumak için antik dönemde saçakların örttüğü koridorlar vardı. Filozoflarda bu saçaklarda yürüyüp gençlere felsefe dersleri verilirdi. Antik dönemde bu okulun kurucusu Kıbrıslı Zenon’dur. Aslında bir tüccar olan Zenon okuduğu bir kitaptan etkilenerek, işi gücü serveti bırakıp kendini felsefeye vermiştir. Yetmiş yaşına kadar güzel bir yaşam sürmüş önerdiği yol ise bir çeşit okula dönüşmüştür. Bu okulun en ünlüleri, Denizli’li (Hieropolis) Epiktetos, Roma’yı yakan imparator Neron’un öğretmeni Devlet Adamı Seneca ve Gladyatör filminden hatırlayacağımız, Roma’nın beş büyük imparatorunun sonuncusu bilge kral Marcus Aureulius’tur. 

Stoacılar’da “Umut bir afyondur” derler. Bu felsefeye göre hayatın amacı erdemli olmaktır. Mutluluğun tek bir yolu vardır: o da hiç kimseden,  hiç bir şey beklememek… 

ERDEM

Stoacılar ahlakın ilk yarısını akıl ile, ikinci yarısını da erdemlerle açıklıyorlar. En önemli erdemler: 

Bilgelik

Yiğitlik

Adalet 

Dürüstlük

Ölçülü olmak’tır. 

Hayat adil olmayan, acımasız bir yerdir. Erdemli bir insan büyük bir felakete bile gülerek bakabilmelidir. Tüm felaketlerle yiğitçe savaşmalıdır. 

İnsanın en büyük korkularından biri olan ölüme savaş açmazlar. Stoacı’lar: ölümden korkmazlar. Aksine ölümü seçebilmeyi ve vaktinde ölebilmeyi erdem sayarlar. 

KADERİMİZSE ÇEKERİZ

Denizli’de bir köle olarak doğan, Epiktetos, daha sonra Bulgaristan’da bir okul açmıştır. Onun güzel bir sözü var: “Mutluluk ve özgürlük tek bir prensibi net olarak anlamakla başlar: bazı şeyler sizin kontrolünüzdedir, bazıları da değildir”. 

Kaderci bir bakış açısı diyebilirsiniz. Bir anlamda öyle ama kontrolünüz dışında olan şeyleri ayırt edip kabul etmekten bahsediyor. Tamamen teslim olmaktan değil. 

BASİT YAŞAM

Bu okulda, basit bir yaşam tercih edilmiştir. Basit yiyecekler, basit kıyafetler. Daha sonra yokluğu hissedilmesin diye lüksü baştan hayatlarından çıkarmışlar. 

İsa’dan 3 asır önce yaşamış Zenon, İsa gibi basit bir yaşam sürmüştü. İsa ile aynı çağda yaşayan Seneca ise, İspanyol bir şövalyenin oğluydu, iyi bir hatipti, avukatlık ve senatörlük yapmış, İmparator Neron’un hem hocası hem de baş yardımcısı olmuştu. Roma’nın en ihtişamlı dönemlerinden birinde imparator olan Marcus Aurelius  gibi Seneca da sade bir yaşamı seçmişti. 

Özünde kölelere, ezilmişlere daha uygun bir felsefe olmasına rağmen, mutluluğun ve huzurun sade bir yaşamda olduğunu bulmuşlar demekki. 

Zaten bu yüzden köleliğe de karşı çıkmışlardır. 

Evreni yöneten bir iradenin olduğuna ve bu iradenin bir kısmının insana geçtiğine (Külli irade, cüz-i irade), bu yüzden insanların eşit olduğuna inanıyorlar. 

Özetlersek, bu okul, basit yaşamayı, erdemli olmayı, zorluklar karşısında yiğitçe savaşmayı ve dayanıklı olmayı öğretiyor. Diğer taraftan ise hiç kimseden hiçbir şey beklememeyi. Umut bir afyondur diye düşünüyor. 

UMUT KÖTÜ BİR ŞEY Mİ? 

Bu sizin bakış açınıza bağlı. Pandora efsanesinin bir başka versiyonu da var. 

Zeus’un Pandora’ya hediye ettiği kutunun içinde sadece iyilikler vardı. 

Pandora merakına yenik düşüp kutuyu açtığında, bütün iyilikler Olympos’a geri döndü. Geriye ise yine sadece umut kaldı. 

Böylece bütün iyi şeyleri kaybetmiş oldu. 

Ancak elinde dünyadaki tüm zorlukları ve kötülüklerle başa çıkmasını sağlayacak bir tek iyilik kalmıştı: UMUT. 

ŞAMPİYON

Hepimiz hayatımızda en az bir yarış kazandık. Spermin o uzun koşusunu. Yüz milyon sperm arasından birinci olduk ve dünyaya geldik. 

Kimine göre hayat bir armağandır. Kimine göre ise bir ceza. Siz nasıl görürseniz öyledir. Tıpkı en büyük korkumuz, ölüm gibi. Kimi durumda bir armağan kimi durumda ise bir cezadır ölüm. 

Doğum ve ölüm birer kapıdır. Yaşam bu iki kapı arasındaki yolculuk. Hepimiz bir şampiyonlukla başlarız yaşama, 

“Bütün şampiyonlar, bir sonraki yarışta kaybedebilirler. Bir kişiyi şampiyon yapan, bir gün kaybedeceğini bilmesine rağmen yarışa devam edebilmesidir!” 

Umut, beklentiyi ve acıyı arttırır belki, ama yaşam bütün zorluklarına rağmen mücadeleyi hak eder. 

Bir gün tökezleyip düşersen yada yenilirsen yarışta, 

Tekrar kalk ayağa 

Tekrar yarış. 

Yolda karşına çıkıp seni düşüren taşlar kontrol edemeyeceğin şeylerdi belki ama. Tekrar kalkmak ve tekrar yarışmak senin elinde. 

Hadi Şampiyon. 

Sıra sende. 

Asla umudunu kaybetme!

 Prof. Dr. Gökhan Akbulut 

19 Mayıs 2020 

Bu Yazı izmirgazetesi’nde 21 Mayıs 2020 tarihinde yayınlanmıştır

https://www.izmirgazetesi.com.tr/pandoranin-kutusu-makale,239.html

Kanser ve Yengeç Sepeti sendromu

Medcezirlere karşı yüzmek gibi hayat…Üzerinize gelen bir dalgadan bazen habersiz, bazen hissederek, bazense farkına varmadan kabuslarımızla, ya da düşlerimizle büyüttüğümüz dalgalar üzerinde sörf yapmak gibi…

Bazen acı, bazen karanlık, bazen korkutucu, bazen travmatik, bazen sıkıntı veren. Bazen neşeli, bazen keyifli ya da bazen de talihsizlik dediğimiz durumlar, açılmayı bekleyen davetiyeler gibi elinize ulaştığınızda işte serüven de orada başlıyor…

Yengeçlerimin varlığını öğrendiğim o zamandan bu yana ‘zaman’ benim için tik tak seslerinden çok daha fazlası… Ezberimde olmayan pusulasız ve haritasız bir yolu yürümenin getirdiği duyguları zaman zaman sizinle paylaşarak geldiğim takvim yolu neredeyse iki yıl olmuş. Dile kolay…Bildiğim tek şey, uzun bir süredir, geçtiğim yolun izlerini kaybetmeden, akışta elime gelen davetiye ile, yürümeye devam ettiğim. Zaman zaman sizlerle, zaman zaman kendi içimde “anda”…

Bu davet dışa doğru alınan bir yol olmanın biraz dışında…çünkü bu yolculuk zamanın içinde, ancak aslında kendime doğru yaptığım bir yolculuk.

Kendimden kendime ve kendimden bütüne…

Bu belirsiz, ezberimde olmayan yolda hayatımın en zor öğretmeni ile karşılaşmak, kimilerine göre talihsizlik sayılabilecekken. Yengeçlerimin bana çıkardığı davetten öğrendiğim çok şey oldu ve hala öğrenme yolculuğum devam ediyor… Ben hayatın sadece bir nefes aralığındaki, anların toplamı olduğunu ve bu anlar toplamında yapmam gereken tek şeyin o ana katabileceklerim olduğunun daha çok farkına vardım sanırım. Ve hayatın elimize ulaşan davetlere iştirak etmemizi beklediğini…

Tüm yaşananlar sizin bakış açınızla da kendi içinizde şekillenirken, eğer merkezinize sadece sevgiyi, inancı ve değerlerinizi koyduysanız, kendi çekirdeğinize, içsel çocuğunuza ya da yüreğinizde açan çiçeğin özüne daha fazla yaklaşmaktasınız demektir…

Hızla akan zamanın içinde bir anda elime geçen davetiye ile karşıma çıkan kapıdan girmiş olduğum bu serüvende, yaşamın çengellerine takılan bizlerin kendimizden, gerçek yaşamdan ya da özümüzden ne kadar uzağa düştüğümüzün farkına vardım. Kapı dışa doğru değil, içe doğru açılıyormuş meğer…

“Neden’ sorusunu bile kendimize net ve samimi bir şekilde soramayacak kadar ciddi bir gürültünün ve zihin karmaşasının içinde hapsolduğumuzu, Televizyon kutusunun, haberlerin birbirine benzer acıları, hatta şiddet duygularını beslediğinin farkına vardım… ve aslında uyanıklık sandığımız şeyin içinde uykuda olduğumuzu…

Ancak şunu da kavradım ki, gerçek bir iyileşme ne kadar içerde de başlasa, dışarıda sizi ‘ölçmeye’ devam eden durum, kişi ve uyarıcılarla da her an karşılaşmak yine olası…

Evet yeni hikayede sanırım burada başlıyor; 2 yıl öncesinde ağır geçen operasyonum sonrasında Doktorum Gökhan Bey’e şunu söylediğimi hatırlıyorum; “hocam içimdeki yengeçleri temizlediniz, ya dışımızdaki yengeçler..…!”

Aldığım yeni Masal Terapisi Eğitiminde, Eğitmenim Fatih Hanoğlu bir sendromdan bahsettiği anda bir anda iki zaman çizgisi birleşti geçmiş ve şimdi arasında “an’da”.

Yengeç Sepeti Sendromu

SONY DSC

“Kumsalda yürüyen bir adam, avlanan balıkçıya yaklaştığında kova içerisindeki yakalanmış yengeçleri görür. Kovanın üstü açıktır, kapağı yoktur. Bu durum onu şaşırtır, çünkü yengeçlerin kaçabileceğini düşünür. Balıkçıya sorduğunda “Evet, tek bir yengeç olsaydı, kesinlikle kaçardı. Ancak, pek çok yengeç varsa, biri kaçmaya çalıştığında diğerleri onu yakalar, kaçamayacağından emin olur” yanıtını alır.

Tek yengeç kapaksız kovadan rahatlıkla çıkabilirken sayı arttıkça kaçış zorlaşır. Çünkü birbirlerini yukarı itmek yerine, aşağı çekerek engellerler. Bu durum, Yengeç Sepeti Sendromu’ nun çıkış noktasıdır.

Filipinliler arasında popüler olan kavram, ilk olarak aktivist yazar Ninotchka Rosca tarafından kullanılmış. “Ben sahip değilsem, sen de olamazsın.”, “Ben başaramıyorsam, sen de başaramazsın.” Bazı insanlar, bencilce davranarak hırslarını ön plana alarak başarmanın yolunun başkalarını geride tutmak olduğunu düşünürler. Kendileri ışığa ulaşamıyorsa, sizin de ışığınızın kesilmesini isterler. Bazen yargılarla, yıkıcı tenkitlerle iyi niyetinizi sabote etmeye çalışırlar.

Yengeç zihniyetine sahip kişiler, kendi karanlıklarının doğasına karşı tarafı çekmeye çalışarak, verim sağlayan kaynakların önemini azaltmayı hedeflerler. Onların başarılarını değil, başarısızlıklarını görmeyi beklerler. Mutlu anlarda bile eleştirecek noktalar bulabilirler. Karanlıktan beslenirler ve aydınlığa tahammülleri yoktur. Şaşırtırlar, bir verip bin alırlar. Empati ve merhametten yoksundurlar.”  *

Ne kadar tanıdık geliyor değil mi, içimizdeki yengeçlerin dışımızdaki yengeçlerle benzerlikleri…

İçimizde ve dışta yapacağımız gözlem ışıktır ve ışık da farkındalıktır.

b5b34ef4c1d6267c93b56644aeff0889

Geleceğe yolladığımız tüm pulsuz mektupların kendimizden tüm evrene, güzellik, sevgi, mutluluk ve neşe getirmesini dilerim şifa ile.

Ve dilerim içimizde ve dışımızda karşılaştığımız sadece gerçek bütünleyici düşler, samimi sevgiler ve ışık olsun.

Hayatımızda “iyiki” diyeceğimiz insanların artması düşü ile… Sevgiler.

Evren’den

*

Ruhuma katılan her bir rehberime ve hatırlatıcıya…

Fiziksel ve ruhsal anlamda yeniden yapılanmam konusundaki katkıları ile beni sizlerle buluşturan Değerli Doktorum Prof. Gökhan Akbulut’ a, ayrıca düşlerime desteğiyle yeni bakış açıları kazanmama destek sağlayan, araştırma ve eğitim notlarını bu makale için bizlerle paylaşan Eğitmenim Fatih Hanoğlu’na  tekrar teşekkür ediyorum.

Kokunun iyileştirici gücü

Koku’nun İyileştirici Gücü

Doğanın bize sunduğu en güzel armağanlar, bitki, çiçek ve ağaçlar.

Bitkiler -özellikle aromatik bitkiler- çoğalmak, yaşamlarını devam ettirmek ve kendilerini korumak için çeşitli özler üretiyor. Bu özler ki ister kendi doğallıklarında salgılanan kokularla, ya da çeşitli işlemler sonrası, insan sağlığı için katkısal bir dönüştürücü etkiye sahip.

Örneğin gül yağı, yaklaşık 300 farklı bileşik barındırıyor.

Bitkilerin iyileştirici gücünden yararlanan Aromaterapi; fiziksel ve duygusal iyilik hali sağlıyor.

“Tarihte koku, insanları etkileme konusunda o kadar önemli ki, 12. yüzyılda Mısır Kraliçesi olan Cleopatra, güzel bir kadın olmamasına rağmen Mısır rahiplerine hazırlattığı kokularla döneminde nam salmış, gülün de içinde bulunduğu esanslarla büyük bir etki meydana getirmiştir.

Babil ve Çin’de de kraliçeler çekici bulunmak için gül ve zambak kullanmışlardır.’

Türk tıp tarihinde İbn-i Sina ve Biruni gibi ünlü tıp alimleri, birçok bitki ve kokusu gibi, gülün de birçok hastalığı önleyici ve giderici olduğunu söylemiş ve hastalar üzerinde uygulamışlar.

Bu alimler, gülü akıl hastalarının tedavisinde kullanmış ve hafızayı açtığını, belleği güçlendirdiğini görmüşlerdir.

Nitekim, bir Alman araştırma grubu, denekleri gül kokulu bir odada uyuttuktan sonra zeka ve algılama seviyelerinin arttığını görmüş, daha sonra bir Türk araştırma grubu da gülle beslenen farelerin hafızalarının güçlendiğini ispatlamıştır.’

Divan Edebiyatı’nın güçlü şairlerinden Osman Nevres’in aynı zamanda bestelenen şiirinin ilk dörtlüğünde şöyle bir ifade geçer:

”Senden bilirim yok bana bir faide ey gül

Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül

Etsem de abestir sitem-i hare tahammül

Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül”

Düzenlenmiştir:

Kaynaklar: HaberTurk

Koruyucu Sağlık

Düzenleyen Evren Balgöz

Baş Boyun Tümörleri

Baş ve boyun kanserleri dendiği zaman geniz, burun ve çevresi, tükürük bezleri, kulak,  ağız içi yapılar, boğaz ve gırtlağı tutan kanserler kastedilmektedir.

Baş ve boyun kanserleri, erken teşhis edildiği zaman sağkalımaçısından yüksek başarı sağlanan bir tümör grubudur. kanserebağlı ölüm nedenleri arasında 6’ncı sırada yer alan, erkeklerde 2-4 kat daha fazla izlenen baş boyun kanserlerinde erken dönemde tanı konduğunda başarı %80’ler civarında iken, ileri dönemlerde bu oran yarı yarıya azalmaktadır. Tüm dünyada yılda yaklaşık 700.000 kişide teşhis edilen yaklaşık 5 yıl içerisinde bu sayının yarısının ölümle sonuçlanması erken tanının önemini bir kez daha gözler önüne sermektedir.

Bu bölge kanserlerinin oluşmasında en sık sebep tütün ve alkol kullanımı olsa da çevresel ve genetik faktörler, sanayi ürünleri, radyasyon maruziyeti gibi sebeplerde tümör gelişimine yol açmaktadır. Son yıllarda yapılan çalışmalar bazı virüslerin de baş boyun bölgesinde bazı tümörlerin gelişimine yol açtığını göstermiştir.

Baş boyun kanserlerinin belirtileri sıklıkla bu bölgede giderek büyüyen sıklıkla ağrısız kitleler, iyileşmeyen yaralar, yutma zorluğu ses bozuklukları nefes almada ve konuşmada zorlanma, burunda tıkanıklık ve kanamalar sayılabilir. Özellikle 2-3 haftadan uzun süren şişlikler, ses bozuklukları ve geçmeyen yaralar varlığında vakit kaybedilmeden bir Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Hekimine başvurulmalıdır. 

Tanı için biyopsi gereklidir. Genel anestezi altında alınması gerekebilir. Tedavi sıklıkla özellikle erken dönemlerde cerrahi olmakla beraber Radyoterapi ve Kemoterapi hastalığın evresine göre tedavi planına eklenebilir. Baş Boyun Kanseri tanısı alan hastaların içinde Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi, Radyasyon Onkolojisi, Medikal Onkoloji, Radyoloji ve Patoloji Hekimlerinden oluşan bir konseyde değerlendirilip tedavi planlaması yapılmalıdır.

Prof. Dr. Tolga Kandoğan

KBB Baş Boyun Cerrahisi Uzmanı

Beyin Tümörleri

  • Beyin tümörü belirtileri beyin tümörünün tanısında çok önemli role sahiptirler. İyi ya da kötü huylu beyin tümörleri belli bir büyüklüğe ulaştıkları zaman kafa içinde basınç artışına neden olur. Buna bağlı olarak da beyni bir tarafa doğru itebilir ya da beynin dokusu ya da sinirlerini işgal edip fonksiyonlarını bozabilirler. 

Beyin tümörü belirtileri nasıl anlaşılır?

Beyin tümörü belirtileri nasıl anlaşılır sorusu pek çok kişinin merak ettiği bir konu. Beyin tümörü belirtileri kafa içi basıncının artması ile veya tümörün beyinde yerleştiği yere göre seyreder.  Kafa içi basıncının artması sonucu bazı belirtiler ortaya çıkabilir; Baş ağrısı (genellikle sabahları daha şiddetlidir), Apati (haraket ve mimiklerde yavaşlama) bulantı, kusma, epilepsi nöbetleri (havale geçirme).

Başağrısı: genellikle sabahları daha şiddetlidir.

Tümörün beyinde yerleştiği yere göre belirtiler ortaya çıkabilir; kol ve bacaklarda güçsüzlük, uyuşma, dengesizlik, bilinç bozulması, kişilik bozuklukları, işitmede azalma ve bazı yeteneklerinizde (hesap yapma, yazı yazma gibi) bozulma beyin tümörünün belirtileri sayılır.

  • epilepsi nöbetleri (havale geçirme) sık görülen belirtilerdendir.
  • Epilepsi beyinin anormal elektriksel aktivitesinden kaynaklanır.

Görme, İşitme, Koku gibi duyu organlarında ne gibi belirtiler verebilir?

Tümör görme yollarında yerleşmiş ise görme bozuklukları, görme alan defektleri, çift görmeye neden olabilir. Konuşma merkezi etkilenmiş ise konuşma ve anlamada yetersizlik olabilir. İşitme sinirini etkileyen tümörler işitme azlığı kulakta çınlama problemleri ve komşusunda yerleşen yüz siniri etkilenmiş ise yüz felci ile ortaya çıkabilir. Koku siniri etkilenmiş ise koku alamama şikayetine neden olabilir.

Hormonal düzensizliklere neden olur mu?

Beyin tümörünün belirtilerinden biri de hormonal bozukluklar ve buna bağlı klinik semptomlardır. Örneğin erken puberte, el ve ayaklarda büyüme (akromegali), menstrual siklus bozuklukları (adet düzensizlikleri), hipertiroidi, kortizol yetmezliği veya fazlalığı gibi değişimlere dikkat etmek gerekir. 

Akromegali: El ve ayaklarda büyüme ile ortaya çıkan bir kliniktir.

En sık görülen bulgular nelerdir.

Bu yakınmalardan biri ya da birkaçı ile beyin tümörleri belirti verebilir. Başağrısı ve epilepsi nöbetleri en sık görülen bulgulardır. Beyin tümörü belirtilerinden birini bile fark ettiğinizde mutlaka uzman bir doktora görünmelisiniz.

Doc. Dr. Mehmet Şenoglu

Beyin Cerrahisi Uzmanı

Yemek borusu kanseri patolojisi

Eş anlamlı: #özefagus kanseri patolojisi

#Yemek borusu kanseri hücre yapısı

PATOLOJİ

Yemek borusu kanserinin hücre tipi genel bir bakış açısı ile iki tiptir. Adenokarsinom (gland, salgı epitelinden kaynaklanır) ve yassı epitel hücreli (squamöz) karsinom.

Adenokarsinom nedir?

Gland, salgı hücrelerinden oluşur. Bu hücre tipi midenin iç yüzeyini kaplar ve mide salgısını oluşturur. Bir miktar yemek borusu ile geçiş alanında görülür, yassı epitel hücresinden mide epiteli hücresine doğru bir geçiş oluşur. Buna mide ve yemek borusu arasındaki çizgi: Z çizgisi denir. Yukarıya doğru daha çok yassı epitel hücreleri yer alır. Midenin asit salgısına karşı dirençli bir hücre yapısıdır, aynı zamanda mukusdan ve asiti nötralize eden bir tabaka ile kaplıdır ve mide yüzeyindeki hücrelerden ve salgı bezlerinden salgılanırlar.

Adenokarsinom işte bu salgı hücrelerinden köken alan ama yapısı tamamen değişmiş, aşırı derecede büyüyerek kitle halini almıştır. Vakaların %60’ı bu hücrelerden oluşur. Barrett mukozası’da başkalaşarak, hücre yapısını değiştirerek kanserleşebilir. Barrett mukozasından gelişen kanser tipi Adenokanserdir. Hücre yapısı sebebiyle daha çok yemek borusunun alt kısımlarında ve mideye yakın yerlerde görülürler.

Barrett mukozası ve onun başkalaştığı hücre yapısı olan metaplazi ve displazi geri dönüşümlü hücre yapılarıdır. Yani kansere doğru gidebildikleri gibi, tamamen normal hücre yapısına da dönüşebilirler. Özellikle müzmin bir irritasyon mekanizması varsa örneğin reflü ve bu irritasyon kesilirse örneğin reflü tedavi edilirse bu hücre yapıları normale dönebilir.

Squamöz hücreli karsinoma nedir?

Yassı epitel hücreli karsinom demektir. Daha çok yemek borusunun üst kesimlerinde görülür. Gelişmiş ve zengin ülkelerde daha azdır. Fakir ülkelerde daha yaygındır. Yemek borusu kanserinin sebeplerini anlattığımız bir diğer yazımızda belirttiğimiz buzdolabı kullanılmayan, aşırı tuzlu, salamura ve tütsülenmiş gıdalarla beslenen asya ülkelerinde ve ülkemizin doğu kesiminde yaygındır. Sigara kullanımı ile ilişkilidir. Alkol ve nitratlar (bozulmuş, bekletilmiş gıdalar) sebebiyle oluşabilir.

Prof. Dr. Gökhan Akbulut

Kanser tedavisinde akıllı ilaç nedir? Kemoterapiden farkı nedir?

Kanserin genetik haritasının çıkarılması sayesinde kansere neden olan mekanizmalar saptanmış, bu sayede bunların hedeflenebilmesi mümkün hale gelmiştir. Akıllı (hedefli) tedaviler ise hücrenin kanserleşmesine sebep olan mekanizmayı hedef alarak etki etmektedir. Hedefli tedavilerdeki en büyük gelişmeler akciğer kanseri, malignmelanom gibi çok hızlı ilerleyen kanserlerde sağlandı. Örneğin akciğer kanserinde, kanserli dokunun gen yapısında değişiklik (mutasyon) saptanırsa, kemoterapiye gerek olmaksızın bu gen değişikliklerini hedefleyen tablet şeklindeki ilaçlarla hastalık kontrolü sağlanabiliyor. Üstelik bu ilaçların etkinliği kemoterapiden daha yüksek oluyor. Bu tedavilerle %80’lere varan başarı elde edilmekteyken, kemoterapi ile bu ancak %30’larda kalıyor. Kemoterapi vücutta hızlı çoğalan tüm hücrelere etkilidir ve yan etkilerini de bu yolla gösterir. Saç ve kıl hücreleri, sindirim ve solunum sistemini örten hücreler, kan hücreleri vücudumuzda hızlı çoğalan hücrelerdendir. Kemoterapi alan hastalarda ağızda aftlar, bulantı, kusma, kan sayımın düşmesi bu nedenle olur. Öte yandan destek ilaçlarla bulantı, kusma ağız yarası gibi yan etkiler azalmakta, kemoterapi sırasında kullanılan özel başlıklarla saç dökülmesinin önüne geçilebilmektedir.

Ancak özellikle belirtilmelidir ki, her hasta ve kanser tipi akıllı (hedefli) ilaçlara uygun değildir. Ancak kanserli dokudan veya kandan yapılan incelemelerde uygun genetik mutasyonu tesbit edilen hastalarda etkilidir ve uygulanabilir.

Doç.Dr Özlem Sönmez

Tıbbi Onkoloji Uzmanı

Suçlu Kim?

Suçlu kim ?

Suçlu kim ?

SUÇLU KİM…

Yaşadığımız zaman ve karşılaştığımız her durumda bir suçlu aramaya, oluşturmaya yönelik hep bir çabamız, eğilimimiz var, bizler aslında en kolay yolu seçiyoruz farkına varmadan.

İp ucu bizim elimize verilmişken, ipi birilerine vermeyi seçen de biziz.

“Onun yüzünden, sistemin yüzünden, yönetim yüzünden, doktorlar yüzünden, beni anlamayanların yüzünden, ailem yüzünden, eşim yüzünden, duygularımı göremeyenler yüzünden, talihsizliklerim yüzünden, kötü gıdalar yüzünden”… Uzar da uzar suç ve suçlu bulmaya eğimli cümleler, listeler.

Farkına varmasak da dışarda suçlu arama konusunda hepimize bence birer dedektiflik sertifikası verilmeli (!) Çünkü her durumda kendi dışımızda dedektif olup iz sürenleriz(!)

İletişimde bir kural vardır. Belki bilirsiniz… İşaret parmağınız durumu yaratan olay ya da kişiyi gösterir evet, peki içe dönük dört parmak… Bakın kimi gösteriyor(!)

Görülenin ötesine geçmek… Başarabilir miyiz, beraber deneyelim…

Kendinize çevirin bu kez büyütecinizi, büyütün büyütün daha görünür hale gelsin…

Bunu ben şimdi kendim için yapıyorum… Siz de olası var ettiğiniz tüm durumlar için bunu yapabilirsiniz.

Ca’lılığım…

İçimde oksijensiz, hızla üreyen kuraldışı bir hücresel yapılanmaysa eğer yengeçlerim, evet ben izin verdim onlara… Işıktan yoksun. Karanlıktan beslenen… Acımasız tasvir edilen yapı, ölümcül kıskaç. Nefesimin taşınmadığı o ücralıkta üreyenler.

Ben de beslemiş olabilir miyim onları… Korkularımla, endişelerimle, bağımlılık durumlarımla, affedemediklerimle, özgür bırakamadığım zihinsel karmaşamla, fazla fedekarlıkla. Yanlış beslenme alışkanlıklarıyla…

Evet olabilir değil mi, ancak bilinen bir gerçek daha var ki kadim bilgilerde

“kötü aslında iyiliğe hizmet eder”…

O halde zaferlenmek de bizim çabamıza bırakılmış olabilir mi? Zor mu? Evet kolay değildir, büyütecin diğer tarafına geçmek….

Yanımızda ilgi bekleyen bir çocuğun duygusuna ne kadar uzaksak, maalesef kendimize de bir o kadar uzağız. “Şimdi değil”, “Bir dakika işim var”, “ Susar mısın çalışmam lazım”, “Yorgunum!”

Kaç kez bu ya da benzer cümleleri kullandınız siz de ben gibi…

Susmaz ki kolay kolay dıştaki çocuk, susamıştır bir kez size. Tıpkı içimizdeki çocuk gibi.

Sezgilerimin beni çağırdığı yolda susturan da bendim. Olumsuz durumlardan uzaklaştıramadım kendimi, sorumluluklarımın gereğini yaparken, bedenimi unuttum, manevi dünyamın çağrısını unuttum. Sevilmeyi bekledim, anlaşılmayı, ancak ne kadar az kendimi anlamış ve bekletmişim meğer içimin çocuğunu da! Kendimi sağlıksızlaştıran benim… Ve siz de!

Kendimize ayırdığımız zaman dengeleyici olmalı, şifa için ve zamandan bağımsızca…

Çaresiz değil, Çare’ siz olun! … Ben’liğimizin gücünü yadsımamalıyız, yaratandan ötürü.

Dışardan gelen olumlu uyarıcılar, aslında olumsuz görülen durum ve tüm hastalık sinyalleri bile, bizi kendi bütünlüğümüz için uyarıcı niteliğinde… İrademizi uyandırmak için yarıştalar, bize varışta! Kuş sesleri, ezan sesi, bir çocuğun ağlaması, güneşin gözünüze giren ışıkları, denizin dalgaları… Her şeyi bırakın kalp atışları ve alınan nefes bile çağrı kendimize.

Şimdi yazarken benimle ilgilen dercesine pati atarak elimi çeken köpeğimin de “sev beni” uyarısı gibi!

Mesajı aldım her şeyi bırakıp sevgi ve ilgi bekleyen masumiyetle ben de biraz nefesleneceğim. Yazıya şimdilik kısa bir ara…

Tedavi hastalık sürecinin, görünen ve görünmeyenin bir parçası, ancak sadece tıbbi tedavi sürecindeki yardımlarla yetinmemeliyiz… Duruma sebep olan kaynaktaki çalışma bize ait.

Tüm bunları okuduğunuzda olası bir yanlış, eksik anlama oluşturmamak adına özetle şunları eklemek istiyorum; Ne kendimizi öfkeyle suçlayalım, ne de kendimizden bir aciz ya da kurban yaratalım. Kendimizi kendimizin celladı olarak suçlu görmek değil bahsettiğim… Kendimizi baltalamaktan vaz geçmek…

Kendimize egemen olmak! Çözümün kendisi olmak! Fast food alışkanlıklar gibi davranışlarımıza da yansıyan zamana bağımlılık, kötü alışkanlıklar ve hız, bizi aslolan özümüzden uzaklaştırıyor! İşte buna izin vermemek bahsettiğim. Yeni bir biçimlenişe ihtiyacımızın göstergesi bence biraz hastalıklar ve tüm hastalıklı duygu ve durumlar.

Bir annenin ya da babanın duygusuyla, şefkatiyle koruyucu olarak yaklaşalım önce kendimize… İzin verelim içimizdeki ışığın tüm hücrelerimize geçişine… Nefeste akışta kalabilelim biraz da olsa… KENDİMİZİ SEVMEKLE başlasın her şey ve tüm evrene yayılsın Şifa ile…

Evren Balgöz

*Kendimize süren yolculuk yaşam boyu. Hala kendi üzerimde çalışıyorum, inşa etmeye çabalıyorum yeniden kendimi. Umutla ve yengeç barışıyla… Aşkla beslenerek! Ben sadece üzerime düşen kısmında dönüşüm gayretimi, geçtiğim labirentli yolları paylaşıyorum sizlerle de… Bilgi aktarmak değil asla amacım, hatırlatıcı olabilmek kendi üzerimden sizlere nacizane! Her süreçte çaba bizden olsun, takdir sadece Yaradana aittir.

« Önceki Yazılar