Tag Archives: yaşanmış öyküler

Hayatımın En Güzel Hediyesi

Prof. Dr. Gökhan Akbulut
29 Oct 2014
Hayatımın En Güzel Hediyesi
Öykü

Seksenli yılların sonuydu. Tıp Fakültesinde okuyan bir gruptuk. Heyecanlı, dünyanın değişebileceğine ve bunu sadece bizim yapabileceğimize inanıyorduk. Etrafımızda gördüğümüz her şey yanlıştı. Her konuda tartışıyorduk. Birbirimizle çatışsakta, her konuda fikrimiz vardı ve kendi fikrimiz en doğrusuydu. Bazen sabahlara kadar tartışıyorduk. Sonunda demagoji yapmakta biraz daha uzmanlaşmış hatipler olarak mutlu ve yorgun uykuya dalıyorduk.
Önümüzde uzanan gelecek parlak ve heyecan vericiydi. Tamamen aptalca, eksik ve yanlış bulduğumuz dünyayı daha güzel bir yer yapacaktık. Sabırsızlanıyorduk.
Oscar Wilde’ın dediği gibi “ Gençler Herşeyi Bilir…”
O günlerde UNICEF’in beslenme ile ilgili bir projesi, üniversiteyi okuduğumuz kentte yürütülüyordu. Kentin kenar mahallelerinden birinde, sağlık ocağında iki hekim projeyi yürütüyor, Üniversite’nin Halk Sağlığı Kürsüsü destek veriyordu. Hekimlerden bir tanesi 12 Eylül döneminde sakıncalılar listesine alınmıştı ve ömür boyu uzmanlık eğitimi alması yasaktı. Diğer hekiminde sicili benzer şekilde bozuktu. Bölgede beslenme konusunda kadınları eğitiyorlardı. Ayrıca bir çeşit kurs ve kredi programı vardı. Kırk’a yakın el sanatları ve meslek edindirme kursu vardı. Örneğin, halıcılık ile ilgili bir kursu tamamladıktan sonra, halı tezgahlarından birini size bir yıllığına veriyorlardı. İlk halı için gerekli iplikleri ve malzemeleri ücretsiz olarak veriyorlar, halıyı satmanıza yardım ediyorlardı, ardından ikinci malzemeyi kursiyer alıyordu, halı tezgahını yeterli verimlilikte kullanmayan aileden tezgahı alıyorlar başka bir aileye veriyorlardı. Bütün bu işler UNICEF üzerinden finanse ediliyordu.
Bu iki hekim, yıllardır halkın eğitimi konularında çalışıyorlardı. İshal ve zatürrenin değil, fakirliğin yani açlığın, çocukları öldürdüğünü farketmişlerdi. Daha da ilginç olanı ise direk para verildiğinde, eğer para babaya verilirse içki, sigara vs.’e harcanıyor, anneye verilirse çocukların yiyeceğine, eğitime harcanıyordu. Dolayısıyla kadınların az da olsa para kazanması, çocukların iyi beslenmesine, güçlenmesine ve daha sağlıklı olmasına neden oluyordu. Kadınların meslek edinmelerine küçük de olsa para kazanmalarına uğraşan iki sağlık ocağı hekimi, dışarıdan göründüğü kadar garip değildi.
Biz o bölgede gönüllü çalışmak istediğimizi söylediğimizde kabul ettiler. Bölge halkı da zaten sürekli UNICEF’den gözlemciler, üniversiteden öğrenci ve hekim görmeye alışıktı. Sağlık ocağını seviyor ve güveniyorlardı. Biz de TTB-TÖK adını alıp sonra gene eski adına dönecek olan Türk MSIC’de (Turkish Medical Student International Committee) çalışıyorduk. Aslında yurt dışına öğrenci gönderiyor, dışarıdan öğrenci kabul ediyorduk. Bir uluslararası değişim programı ile 150 ülkeyle anlaşma yapmıştık. Antalya dünyaca ünlü bir yerdi. Çok tercih ediliyordu. Öğrenci göndermek için bir sınav yapıyorduk. Sınavdan gelen parayla, yurt dışından gelen öğrencileri ağırlıyorduk. Paramız aslında sadece devlet yurduna yetiyordu. Öğrencileri istekli tıp öğrencilerinin, çoğunlukla nazımızın geçtiği yakın arkadaşlarımızın yanına yerleştiriyorduk. Üniversitenin öğrenci yurdu, oldukça yetersizdi. Ekipte arabası olan tek kişi (babama ait 78 reno) ben olduğum için ve Antalya’da yazın kalan tek kişi, gelen öğrencileri karşılama yerleştirme tanıştırma faaliyetleri bana düşüyordu. Aslında hem ingilizce pratik yapıyordum, hem de dünyanın çeşitli yerlerinde dostlarım oluyordu. Pekde şikayetçi değildim bu durumdan. Üstelik 12 Eylül gölgesinde her faaliyetinden kuşkulanılan potansiyel anarşistler olarak Tabip Odası bize bir çatı olmuştu. Aslında, tabip odası yönetim kurulu toplantılarımıza üç ay kadar bir gözlemci göndermişti. Başta biraz bozulmuştuk ama sonra saklayacağımız bir şey olmadığını düşündük. Şeffaftık. Zaten tek amacımız ileride çalışacağımız toplumu daha iyi tanımaktı. O dönemde yaşlı bir adam “ aman oğlum siyasetle uğraşmayın da neyle uğraşırsanız uğraşın “ demişti. Yaşadığı anarşi ve kaos o denli ürkütmüştü insanları demekki. Halkın da bakış açısı Tabip Odası’ndan farklı değildi açıkçası.
Her senenin başında tanıtım toplantıları yapardık. Toplantılara sivil polisler, okulda radikal görüşleri olan öğrenciler katılır, provokasyon yaparlardı. Genelde bu tür demagojilere arkadaş sohbetlerinden antrenmanlı olduğumuz için gaza gelmezdik. Sağlık ve değişim amaçlarının dışına hiç çıkmadık. Zaten başka amacı da yoktu. Aslında bu tür hevesi olan arkadaşların partilerin gençlik kollarında çalışması daha iyi olurdu. Ama o dönemde bu da yasaktı.
Birinci sınıflardan bir kız öğrenci bir ay kadar çalışmalarımıza katılmış çok da iyi performans göstermişti. Kendisinden epey ümitliydik. Sonra bir gün geldi ve bir mektup bırakıp gitti. Hatırladığım kadarıyla edebi bir dille yazılmış bir mektuptu. Arkadaşımız kompozisyon kurallarına tam olarak uymuştu. Her siyasi görüşten ama sadece sağlık ve değişim amaçları için çalışacak insanları kabul ettiğimizi çok iyi biliyordu. Ama ailesi bizi yasadışı bir örgüt gibi görmüş ayrılması için baskı yapmıştı. Amerika ve Avrupa’da artık anaokulundaki çocukları sosyal sorumluluk projelerinde çalıştırıyorlar. Üniversite ve uzmanlık sınavlarının mülakatlarında çalışılan sosyal sorumluluk projeleri de çok kıymetlidir. Ama o dönemde böyle bir saplantı vardı. Öğrenciler gibi poliste bizi potansiyel suçlu olarak görüyordu. Bir kaç kez öğrenci derneği kuruldu ama çocukları topladılar ve derneği kapattılar. Daha çok belli siyasi görüşü olan insanları toplamak için açılıyor gibiydi. Hatta Türk Tabipler Birliği bile bizim Ankara ofisini dışarı atmıştı. Neden geçinemediklerini hatırlamıyorum. Bizim gelirlerimiz daha fazlaydı. Bunu yönetmek istiyorlardı. Ankara’daki öğrenciler ise buna karşı çıkmıştı. Gerçekten de hesapların kontrolünde bir dağınıklık vardı. Bu yüzden biz de eleştiriyorduk. Ama Ankara ekibimiz çok iyi çalışıyordu. Hiç bir destek almayan bir öğrenci organizasyonu, 150 ülkeyle anlaşma yapması, türkçe ve ingilizce tüzük yazması uluslararası yaz okulu, her yıl medikal bir sınav düzenleyerek 1500 öğrenciyi yurt dışına göndermesi ve bir o kadarını ağırlaması azımsanacak bir başarı değildir. Şimdi bu işleri maaş alarak çalışan büyük bir organizasyon Erasmus programı ile yapabiliyor, üstelik sadece bir kısmını..
Bunun arkasında Ankara ekibi vardı, biz Halk Sağlığı konularında iyiydik. Çok iyi bir saha çalışması geliştirmiştik. Üç yıl sürdü. Bir yıl köy, iki yıl gecekondu bölgesi. Tamamen bağımsız ve özgündü. Sonraki hayatımızı çok etkiledi ve çok şey öğretti.
Sonuçta TTB de bize çok iyi gözle bakmıyordu. Bu yüzden Ankara Merkez ofis için bir daire satın almıştık. Yani bir daire satın alabilecek kadar zengindik. TTB Ankara ekibini kovunca, bizim açıkta kalmayıp o dönem kendimize daire almamıza çok bozulmuşlardı.
Aynı dönemde bizim tabip odasının yönetim kurulu da üç ay süreyle bir gözlemci görevlendirdi. Kadıncağız her cumartesi toplantılarımıza geldi. Sonunda anarşist eylemler planlamadığımız kanaatine vardı, yaptığı şeyin çok saçma olduğunu ve bize güvenmediği için rahatsızlık duyduğunu söyledi son katıldığı toplantıda. Bize tabip odasında tek güvenen kişi sanırım, tabip odasının 19 yaşında amatör tiyatro ile uğraşan sekreteri Erçin’di. Erçin, çok okuyan bir çocuktu ve bizim gecekondu ziyaretlerimize bile katılıyordu. Sonradan konservatuarı bitirip, tiyatro sanatçısı ve senaryo yazarı olacaktı.
Gariptir bizi en iyi anlayan ve tanıyan MİT’ti. Mutlaka her yıl toplantılarımıza bir kaç provokatör sivil polis katılır bizi epey kışkırtırdı. Ama sanıyorum onlarda olumlu bir izlenim bırakmışız. Bunu nereden biliyorum o günlerde yasadışı bir örgüt polis otobüsünü taramıştı. Polis ve polis yakınlarında çok sayıda ölü ve yaralı vardı. Çatışma çıkmış, teröristler kaçmıştı. Ertesi sabah, tam da bizim çalıştığımız iki üç haftada bir önlüklerimizi giyerek dolaştığımız mahallenin önüne iki terörist cesedi bırakmışlardı. Sanırım teröristler o mahallede saklanıyordu. Biz o günlerde de aktif olarak o mahalleye gitmeye ailelerle görüşmeye devam ettik. Ama hiç bir polis tacizine uğramadık. Halktan da olumsuz bir yaklaşım olmadı.
Toplum olarak bu coğrafyada yaşanan felaketler, karabasan kabuslara dönüşüyor. Yazıkki bunca baskıya rağmen felaketler devam ediyor.
Gençlere güvenmeyi öğrenmek ve onların enerjilerini olumlu alanlara kanalize edebilecekleri alanlar yaratmaya çalışmalıyız. Korku ile oluşturulan baskı, bu alanları daraltıyor. Korku şiddeti getiriyor. Şiddet daha fazla şiddeti.
Güven ve saygının olmadığı bir yerde sevgi ve özgürlük olabilir mi?
Gruptaki sayımız değişiyordu. Sekiz ile yirmi arasında değişiyordu. Biz neredeyse yirmi-dört saat beraber yaşayan bir onbir kişi ana omurgayı oluşturuyorduk. Öğrenci evlerindeki uzun sohbetlerimiz, hep projelerimizle ilgiliydi, tabi gönül meselelerinden sonra.
O sene UNICEF beslenme ile ilgili çalışıyor ve harika bir meslek edindirme ve kredi programı götürüyordu.
Toplantılar cumartesi sabah olurdu. O hafta ne denemek istiyorsak bunu tiyatrolaştırırdık. Örneğin el yıkama eğitimi vermek istiyoruz. Misafir olduğumuz aile bize bir şey ikram ettiğinde, aileden örneğin sabun istiyorduk. Bazı aileler sabunu yatak yüklerinin arasından çıkartıp getiriyordu. Bir keresinde de sofraya oturduğumuzda evin hanımı elimi yıkamadığım için beni uyarmıştı. İşte böyle bir noktadan sohbeti açıyor, ailenin tarzına göre öğretmen edası takınmadan, kendileri için en doğru şeyi bulmalarına yardımcı olmaya çalışıyorduk. Cumartesi toplantıları bunun provası oluyordu. Bir kişi doktor oluyordu, bir kişi hasta, bir kişi hasta yakını. Zor kişilikler, kolay kişilikler, ters insanlar, inatçı insanlar. Karakterleri değiştirerek, bir tiyatro gibi oynuyor sonra da tartışıyorduk.
Köyde çalıştığımız yıl, süt çocuklarını beşiklere bağladıklarını ve tırnaklarını kesmediklerini farketmiştik. bunun sebebini sorduğumda evin gelini “ kaynanasının öyle istediğini” söylemişti. Elbette, geleneklerin hepsi kötü değildir. Yararlı, zararlı, yararı ve zararı olmayan adetler vardır. Fakat yüzlerce yıllık damıtma ile, ihtiyaçların pragmatik çözümlerine yöneliktirler.
Tırnak kesmeme, kaba saba aletlerle bebeklerin minicik parmaklarının yaralanmasına sebep olmuş ve bu yüzden geliştirilmiş olabilir. Buna bazı yerlerde geceleri tırnak kesilmez adetini ekleyebilirsiniz. Gaz lambasının ışığında potansiyel olarak parmakları yaralama riskinden kaynaklanıyor olabilir. Ama insanlar gündüz tırnaklarını kesebilirler. Bu yüzden gece tırnak kesmeme zararsız bir adettir ve değiştirmeye çalışmak anlamsızdır. Ama artık bebekler için tırnak makasları var ve bebekler ellerini ağızlarına götürürler. Uzun tırnakların altları hiç bir zaman tam olarak temizlenemez.
Anadoluda, tarım ve hayvancılığın yaygın olduğu alanlarda, ortası boş altı çekmeceli tahtadan beşikler vardır. Tuvalet deliği gibi bir delik beşiğin ortasından genellikle elenmiş toprak konan bir çekmeceye açılır. Bu kısım yandan açılan bu çekmece sayesinde kolayca değiştirilir. Bebekler, poposu tam deliğe gelecek şekilde beşiğe bağlanır. Dışarıdan bakınca, işkence yapılıyormuş gibi gelebilir. Çocuk kusarsa, kusmuğu soluk borusuna kaçabilir. Bağlar bebeğin solunumunu etkileyebilir, kalça gelişimini bozabilir. Ama yüzlerce yıldır devam eden geleneklerin hurafelerle açıklansa bile, çok pragmatik işlevsellikleri vardır.
Anadoluda büyük çiftçi aileleri vardı eskiden. Büyük anne, büyük baba, amcalar, halalar, damatlar gelinler, çok sayıda çocuk bir arada yaşar, hep birlikte tarlada ve ahırda çalışır, hasadı da paylaşırlardı. Fiziksel güç gerektiren işleri erkekler yaparken (çoğu yerde kahvede otururlar) kadınlar temizlik, bulaşık, yemek çamaşır, hayvanların bakımı, sağılması, tarlanın çapa işleri sulama işleri gibi pek çok işe bakarlar. Buna çok sayıda çocuğun bakımını da ekleyebilirsiniz. Çocuk bakımları, daha büyük yaşlarda ki ablalarına ve evin yaşlı kadınına bırakılır çoğunlukla. Evi içinde erkekten kadına, yaşlıdan gence doğru bir hiyerarşik düzen vardır. En yaşlı erkek, en yaşlı erkek çocuk bu sistemi idare eder. Aslında öyle görünür. Aslında anadoluda en yaşlı kadın liderdir, o her şeyi bilir ve yönetir. Emir ve ceza vermek üzere en yaşlı erkeği yönlendirir. Kibele, Artemis, Meryem Ana anadoluya ait kültlerdir. Acaba Biz gizli bir anaerkil toplum muyuz? Görünüşte ataerkil ama özünde anaerkil yapısını koruyor gibi geliyor bana. Neredeyse on yıla varan hastane yöneticiliği tecrübelerim bana bir kadını ancak bir kadının yönetebileceğini öğretti. Bir kadın çalışan bir kadın yöneticinin karşısında asla ağlamaz örneğin. Erkekler kadınların karmaşık düşünce biçimlerine ve gözyaşına karşı tamamen savunmasızdırlar.
Beşiğe bağlama adeti, bez yıkamak zahmetinden kurtarır. Bebeklerin temizliğini kolaylaştırır. Yüzlerce yıldır devam ettiğine göre o gelin de dahil olmak üzere, o bebeğin kardeşleri babası, amcaları, büyük annesi ve büyük babası da bu şekilde büyümüştür. Kendilerini çok sağlıklı buluyor olabilirler. Üstelik gelin kaynana çatışması olabilecek bir konu da yaratabilirsiniz.
En çetrefilli konu ise, yüzlerce yıllık, pratik sonuçları olan bir gelenek sırf tüysüz bir tıp öğrencisi istiyor diye terk edilir mi?
Burada kırsal kesimde yetişkin davranış değişikliğinden söz ediyoruz. Bu adetin zararlarını anlamalılar, ikna olmalılar ve o derecede pragmatik ucuz bir alternatif de sunmalısınız.
Bu problemi masaya yatırdık. Bir kişi gelin oldu, bir kişi damat, kaynana ve kayınpeder rollerine de bir kişi girdi. Kaynana bizim gözümüzde çetin cevizdi. Entrika çeviriyor, sıkıştırıyor ama sonunda dediğini yaptırıyordu. Gelin de kendine göre mücadele ediyordu. Benzer yöntemlerle.. Sonsöz kayınpederindi. Oysa kayınpederin böyle durumlarda karısının sözünden çıkması pek mümkün değildir. Sonsöz onun görünse de aslında sadece sözcülük yapmaktadır. Aslında doğaçlama yaparak çok eğlendiğimiz bir kaç hafta sonu geçirdik. Sonrasında köye gittik. Babama ait 78 renoya dokuz kişi bindik, Behlül’ün motorsikletiyle beraber toplam onbir kişi. Faruk, Behlül’ün artçısı olmuştu. Kaskı yoktu, doğru dürüst montu da. Kasım yada aralık ayıydı. Faruk köye gittiğimizde uzun süre titremeye devam etmişti.
Köye ulaştık. Her öğrencinin ziyaret etmesi gereken üç aile vardı. Bahsettiğimiz ev köyün tepe sayılabilecek bir bölgesindeydi. Ev, köyün her tarafında olduğu gibi çam ağaçları ile çevriliydi. Bir ormanın içindeydi. Eve geldiğimde gelin çocukla birlikte evdeydi. Çamaşır yıkıyordu. Beşik ve tırnak kesme adetine girdim aceleyle.
“Biz sizin ziyaretinizden sonra kendi aramızda konuştuk. İki adetinde bebek için sakıncalı olduğuna karar verdik” dedi. Bebek altında bez bağlı olarak beşikte serbeste yatıyordu ve tırnakları kesilmişti.
Ertesi yıl ve sonraki yıl gecekondu bölgesinde çalıştık. O yıllarda Antalya, ülkenin en çok göç alan bölgesiydi. Özellikle doğu ve güneydoğu illerinden insanlar göç ediyorlardı. Şehrin kenar kısımlarındaki hazine arazilerine çokluk ormanlık arazilere yerleşiyorlardı. Belediye engellemek niyetiyle su ve elektrik vermiyor ama seçim dönemi tapu dağıtıyor, elektrik ve su bağlıyordu. O zamanlar, insanların sefaletine çok üzülüyorduk. Ülkenin ekonomisinin arazi rantına dayalı olduğunu zamanla öğrenecektik. Geçen senelerde o bölgeyi ve mahalleyi gezmeye gittiğimde o evlerin yerinde apartmanlar gördüm.
Çalıştığımız gecekondu bölgesi şehrin batısındaydı. Gecekondu bölgesi fakirdi, ama bu mahalle en fakiriydi. En zor ve en problemli bölgeyi seçmiştik. Hepimiz zor problemleri seviyorduk. O mahalledekilerle doğudan göç etmişti. Çoğu Türkçe bilmiyordu. Erkekler geçici, kadınlar da bulabilirlerse gündelik işlerde çalışıyordu. Çok sayıda çocuk vardı. Mahallenin ortasından bir dere geçiyordu. Derenin kenarında bahçeli derme çatma gecekondular vardı. Gecekonduların bahçelerinde dereye açılan tuvaletler ve aynı derede oynayan çok sayıda çocuk vardı. Bu mahallede, fakirlik ve sefalet vardı, doğal olarak da hastalıklar. Sekiz haftalık bir program yapmıştık, parazit taraması, tedavi yanı sıra temizlik eğitimi ve davranış biçimi ve parazit tedavisi üzerine etkisini araştıracaktık. Asıl amacımız, parazit ve kişisel temizlik ilişkisi üzerinde tartışmak, parazitlerin zararları ve kişisel temizlik eğitimi vermek istiyorduk. Ailelerden bir tanesinin tuvaleti dahi yoktu. Mahallede üçyüz ev vardı. Kötüde olsa hepsinin tuvaleti vardı. Ama bu ailenin tuvaleti yoktu. Kadıncağız onikinci çocuğuna hamileydi. Henüz otuzlu yaşlarına gelmemişti ama kırkında gösteriyordu. Siirt’in bir köyünde evlerini tarlalarını satmışlar, ellerine geçen parayla iki göz gecekondu yapmışlardı. Evin içinde neredeyse hiç eşya yoktu. Tabanı topraktı. Boy boy, bir sürü çocuk yalınayak bahçede dolaşıyordu. En büyüklerinin adı Sason’du. Anlamını bilmiyorum. Onbir, oniki yaşlarında bir kız çocuğuydu. Genç kız olmaktaydı, uzun çok güzel sarı saçları vardı. Bütün anlattıklarımızı büyük bir dikkatle dinler, annesine anlatırdı. Annesi çok az Türkçe biliyordu. Babası pazarcılık yapıyordu. Ancak karınlarını doyuruyorlardı. Çocukların hepsinde parazit tespit etmiştik. Çocuklar parazitleri bütün mahalleye yayıyorlardı. Çünkü bir tuvaletleri bile yoktu. Ailenin tuvalet yaptırabilecek parası da yoktu. Yarı aç yarı tok yaşıyorlardı.
Bütçemizin ve projemizin dışında kalıyordu. Kendi aramızda tartıştık. Eğer tuvaleti kendileri yaparsa, kullanırlardı. Önemli olan onları doğru şekilde yönlendirmek ve maddi engelleri ortadan kaldırmaktı. Biraz silkelendik. Bir S boru, bir tuvalet taşı, iki torba çimento alabilecek parayı aramızda topladık. Yakın bir yerden inşaat kumu, kazma kürek ve el arabası bulduk. Bir de ziyaret ettiğimiz evlerden birinde bir inşaat ustası hafta sonu harç ve sıva işlerinde yol gösterebileceğini söyledi. Eve döndük, Sason annesine anlattı onlardan beklediğimiz bir metre boyunda ve bir metre eninde bir çukur kazmalarıydı. Kalan kısmını inşaat ustası gösterecekti. S boru ve tuvalet taşını nasıl yerleştireceklerini, tahtalarla tuvaleti nasıl çevreleyeceklerini anlattık. Hatta çok basit bir dille yazılmış bir çizim de bıraktık. Kadın boş zamanlarında kocası da hafta sonu, çukuru kazabilirlerdi.
Eğer çukuru kazarlarsa, kendimizi başarılı görecektik. Kendi yaptıkları tuvaleti kullanacaklardı. Sason yanakları kızararak “tamam” dedi ve annesine anlattı. Kadın da tamam anlamına gelen bir işaret yaptı. Sason’un böyle utangaç bir gülümsemesi vardı. Yanakları kızararak ve gözlerini kaçırarak gülümserdi. O sefaletin içinde nasıl hayalleri olduğunu çok merak etmişimdir. Okuyup öğretmen olmak istiyordu, dersleri iyiydi. Gözlerinden, kurduğu hayallerini umutlarını öğrenmek isterdim. Bütün çocukların özellikle kız çocuklarının hayallerinin gerçekleştirilmesi için çaba harcanmalı. Gerçekleşemeyecek diye hayal kurmayı bırakan yetişkinlerden olmamaları için.
Hayallerini ve umutlarını kaybetmiş bir toplum, dünyayı daha güzel bir yer yapamaz. Umutsuz insan bencilleşir.
Sason da umutlarını kaybedecek miydi? Hayalleri nereye kadar uzanıyordu? O ne kadarının peşinden gidebilecekti?
Güzel gözlerinde, bu soruların cevaplarını arardım. Fazla konuşmazdı. Kısa cevaplarla geçiştirirdi. Vedalaştık ve ayrıldık. Çimento torbalarını, tuvalet taşını babamın 78 renosu ile taşıdık, Faruk ve ben.
Dönüşte yol boyunca hiç konuşmadık Faruk’la. Biz de öğrenci olduğumuz için sefalet içindeydik. Fakat bu sefalet bizim bile gücümüze gitmişti. Katıksız, bir parça ekmekle doymaya, dilini yolunu yordamını bilmedikleri bir yerde yaşama tutunmaya çalışıyorlardı. Daha sonra askerliğimi yaptığım Ağrı’da ve gönüllü olarak deprem sonrası çalıştığım Pakistan’da, gücümüze giden bu sefaletin lüks sayılacağını öğrenecektim.
İki hafta sonra tekrar gittik Faruk’la. Çocuklar yalınayak dışarıdalardı. Sason dışarıdaydı. Bizi görünce her zaman gülümserdi, yanımıza gelirdi ama bu sefer içeri gitti ve annesini çağırdı. Avluya girdik. Tuvalet taşını duvara yaslamışlardı. Tuvalet nerede diye sorduk. Kadın yan tarafı gösterdi. Otuz santimlik bir çukurun etrafına çuval germişlerdi. Çimento nerede dedik, kadıncağız cevap vermedi. Israr edince içeri girdi, biz de arkasından girdik. Yeri gösterdi. Anlamadık. Çimento ile toprak olan evin tabanını sıvamışlardı. Faruk’la birbirimize baktık, bir şey söylemeden evden ayrıldık. Bizim için sarsıcı bir deneyimdi. İnsanların önceliklerini kavramadan yapılan planların ne kadar içi boş olduğunu öğrenmiştik. Toprak bir zeminde yaşamak tuvaletten daha önemliydi. Bir toplumun nasıl olması gerektiğini çok iyi biliyorduk. Nasıl olmaması gerektiğini de. Cahil (?) olduğunu düşündüğümüz ve eğitmeye gittiğimiz insanlar öğretmenlerimiz olmuştu.
Aradan bir kaç ay geçti. Bahar bütün güzelliğiyle gelmişti ve her sene olduğu gibi kenti portakal çiçeği kokuları sarmıştı. O zamanlar henüz betonlaşmamış çevredeki portakal bahçelerinin polenleri kentten denize doğru esen ve denizden kente doğru esen rüzgarla yayılıyordu. Mutluluktan delirir insan..
Bizim toplantılarımız ve gecekondu ziyaretlerimiz devam ediyordu. Aslında proje ile alakasız bir şekilde, yaşadığımız mahallelerden kullanılmış kıyafetleri topladık. Onları yıkadık, kutuladık ve bizim renoya yükleyerek gecekondu bölgesinin yolunu tuttuk. Mahalleye dağıldık. Biz de Sason’ların evine gittik. Çocuklar heyecanla kutunun etrafına doluştu. Sason pembe bir bluz ve mavi tülden bir etek seçti, koşarak eve girdi. Dışarı çıktığında bir prenses gibi gözüküyordu. Yanakları kızarmıştı. Birden gülüverdi, derme çatma iki göz gecekondunun önünde o gülünce her yer kasımpatları, papatyalarla doldu sanki. Bütün kardeşleri kendilerine uygun kıyafetler giymişlerdi, gülüyorlardı.

Birlikte fotoğraf çektirmek için toplandık. Faruk fotoğraf çekiyordu, bende neredeyse 1,5 metreyi bulan kollarımın altına 11 çocuğu sığdırmıştım, Sason en uçtaydı. Hepimiz gülümsedik, fotoğraf çekildi. Birden bir şey oldu. Sason sol elimi kendi omzundan aldı, hiç kimsenin görmediği bir anda avucumun içine küçük bir öpücük kondurdu. Sonra da yüzüme bakmadan koşarak eve girdi.
Hayatımın en güzel hediyesiydi…

Dostluk

Adam ve hayattaki tek arkadaşı olan köpeği bir kazada birlkikte ölmüşlerdi. Kendilerini muhteşem bir manzaranın karşısında buldular. Rengarenk çiçeklerle süslü bir bahçe, altından yapılmış bir kapı, beyazlar içinde bir kadın. Adam kadına sordu: “Burası neresi?” Kadın ona gülümsedi: “Cennet, efendim. “

Adam sevindi, kapıya yürüdü. Ama kadın onu birden durdurdu:

“Üzgünüm efendim, köpeğiniz sizinle gelemez. Onları içeri almıyoruz.” Adam kadına; ‘‘Ama o benim en yakın dostum’’ dedi. Nafile, ‘‘Giremezsiniz!’’ cevabı verildi. Bırakmadı yılların dostunu. Gerisin geriye döndü.

Bu kez tozlu çamurlu bir yola girdi. Karşılarına çiftlik girişini andıran bir kapı ve önünde bekleyen yırtık pırtık elbiseli bir dede çıktı. Adam sordu; “Arkadaşımla birlikte bizi kabul eder misiniz? ’’Dede“ Tabii…” cevabını verdi. Girdiler içeri. Yüzlerce ağaçtan birinin altına köpeğiyle yerleşti.

Dedeye yine seslendi; ‘‘Burası neresi?” Yaşlı adam “Cennet” cevabını verdi. Adam şaşırdı: ‘‘Nasıl olur! Az önce muhteşem bir kapıya gittik ve orasının da Cennet olduğunu söylediler!” Dede, “Şu rengarenk çiçeklerle süslü altın kapılı yer mi? Orası cehennem!” dedi.

Adam iyice şaşırmıştı. Dede gülümseyerek devam etti; “Onlar, kendi çıkarı için en iyi arkadaşını yarı yolda bırakıp bırakmayacağının sınavını yaptılar sana!’’

Dostlarınızı yarı yolda bırakmayın. Çünkü dostluk; kaybolduğunuz bir ormanda, size yol gösteren ışık gibidir…

Hayatınızda, dostlarımız olması dileklerimle…

deniz..

Beyin ve Bilinç

BEYİN, BİLİNÇ ile birlikte doğmak yerine onu tekrar tekrar öğreniyor.

Bilim dünyası uzun yıllardır “bilinç” hakkında araştırmalar yapmaya devam ediyor.

Bilincin bir şekilde beyinde bulunduğunu biliyoruz ancak bu konu hakkında bildiklerimiz hala çok yetersiz. İşte şimdi anlatacağımız ve bilim dünyasında şok yaratan hikaye de, bu bilgisizliğimizi kanıtlar nitelikte.

Eğer bilinç beyindeyse, beyninin yüzde 90’ınını kaybetmiş bir adam, nasıl nispeten sağlıklı bir şekilde yaşamına devam edebilir?

Hikayemizin kahramanı Fransa’da yaşayan bir adam ve 2007 yılında bacağındaki ağrı sebebiyle doktora gidiyor. Bu adamın çocukluğunda da beyin sıvısından kaynaklı problemler yaşadığını öğrenen doktorlar, beyin taraması yapmaya karar veriyorlar.

Yapılan beyin taramaları sonucunda, 44 yaşındaki bu Fransızın kafatasının çoğunlukla sıvıyla dolu olduğu, asıl beyin dokusunun sadece ince bir dış katmanının kaldığı ve beyninin iç kısmının neredeyse tamamen tükendiği ortaya çıkıyor.

Çocukken beyinde su toplanması nedeniyle ona stent takılmış fakat 14 yaşında tekrar çıkarılmış. Ve çıkarılırken de beyin ciddi biçimde hasar görmüş.

Doktorlar, çocukken de beyninde su toplanması şikayeti yaşayan bu adamın beyninin 30 yıl içinde yavaş yavaş yok olduğunu düşünüyorlar. Ancak yine de bilim, bunu tam anlamıyla açıklayamıyor.

Az miktardaki beyin dokusuna rağmen, adamın herhangi bir zihinsel engeli yok. IQ’su düşük(75) ama bir devlet memuru olarak çalışıyor; evli ve iki çocuk babası.

Bilim insanlarının bu noktada cevap bulamadığı soru ise şu: Beynin herhangi bir bölgesi hasar gördüğünde, insanlar komalık olurken veya bilinç kaybı yaşarken; bu adam normal hayatına nasıl devam edebiliyor?

Bilim dünyasına göre, bu şartlarda adamın bilincini kaybetmesi gerekiyordu. Brüksel Üniversitesi psikologu Cleeremans, bu durumla ilgili şunları söylüyor: “Beyin, bilinç ile birlikte doğmak yerine onu tekrar tekrar öğreniyor.”

Ve şöyle devam ediyor: “Bilinçlilik, deneyimler üzerinden, yani öğrenmeyle, kendisiyle, dünyayla ve diğer insanlarla etkileşimi üzerinden elde edilen, beynin kendisi hakkındaki kavramsal olmayan kuramıdır.”

Bu ilginç durumla ilgili bilim insanları farklı görüşler öne sürerken, Cleeremans bu fikri ilk defa 2011 yılında yayınlamış ve Haziran 2016’da Buenos Aires’da Bilimsel Bilinçlilik Çalışması Birliği 2016’da konu üzerine bir konuşma yapmış bulunuyor.

Cleeremans’a göre, bu adamın sadece ufak bir beyni kalmış olsa bile, geriye kalan nöronlar, kendileri hakkında bir kuram oluşturabiliyorlar; yani geriye kalan adam, eylemlerinin farkında.

Buna göre beynimiz, zor durumda kaldığında kendine bir çıkış yolu buluyor. Hasar görse bile kalan nöronlar bir organizasyon oluşturup vücutta oluşabilecek hasarı en aza indirebiliyorlar.

Bu adamın yaşadığı durum aslında şunun kanıtı: Beyin, son hücresi kalana kadar mücadeleye devam ediyor ve görevini bırakmıyor.

Bu çok ilginç olay, bilim dünyası için çok önemli. Çünkü beynin bu özelliğinin keşfedilmesi, ileride, birçok hastalığı geri çevirebileceğimiz yönünde büyük bir umut anlamına geliyor.

Basın’dan

NİETZSCHE VE İNSANLIĞIN TEMEL SINAVI

Torino’da 1889’da hayatının dönüm noktasına yürüdüğünü bilmeyen Nietzsche, şehri dolaşırken bir faytoncunun atını kırbaçladığını görür.

At o kadar yorgundur ki kırbaç darbelerine tepki veremez halde yere çökmüştür. Nietzsche, koşarak atın yanına gider, boynuna sarılır, ağlayarak ata bir şeyler söyler bilincini yitirir ve bayılır.

Bayılmadan önce ata “Anne, senden özür dilerim” veya “Anne, ben bir aptalım” dediği rivayet edilir. Bu olaydan sonra tam 10 yıl kimseyle konuşmaz dengesiz davranışları artar, akıl hastanesine yatırılır ama asla eskisi gibi olamaz.

Dostoyevski benzer bir olayı Suç ve Ceza’da Raskolnikov’un uykularını kaçıran en büyük kabusu olarak bir çocuğun çaresizliğiyle anlatır. Raskolnikov küçük bir çocuktur.

Bir arabacı yorgun yürüyemeyecek halde ki atını; hiç acımadan, çekemeyeceği kadar insanla dolu arabayı çekmesi için kırbaçlar, yanındakiler de onunla birlikte ellerine geçen her şeyle ata vururlar.

Küçük bir çocuk olan Raskolnikov ata sarılır, ağlar yardım ister ama kimse ona yardım etmez. En sonunda arabacı herkesin gözü önünde atı vahşice öldürür. Yaptığından kendisi ve onunla birlikte olanlar büyük keyif alırlar.

Milan Kundera Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabında Nietzsche’nin olayını şöyle değerlendirir. “Gerçek insan iyiliği, ancak karşısındaki güçsüz bir yaratıksa bütün saflığıyla özgürce ortaya çıkabilir. İnsan soyunun gerçek ahlaki sınavı, temel sınavı (iyice derinlere gömülmüş gözlerden uzak sınavı) onun merhametine bırakılmışlara olanlara davranışlarında gizlidir: Hayvanlara. Ve işte bu açıdan insan soyu temel bir yenilgi yaşamıştır, o kadar temel bir yenilgi ki, bütün öteki yenilgiler kaynağını bundan almaktadır.”

Nietzsche ve Dostoyevski, insanların anlam veremedikleri merhametsizliği karşısında çaresiz kalıp, insanlardan uzak durmayı tercih etmişler.

Goethe bu çaresizliği şöyle tanımlar:

Dünya Hassas Kalpler İçin Bir Cehennemdir..!

Alıntı

Zenginlik

Bil Gates e : “Bu dünyada senden daha zengini var mı?” Diye sordular..

Gates :”Evet benden daha zengini var..”

Ona : “Peki kim bu?” diye sordular.

Gates : “Eğitimi tamamlayıp Microsoft şirketini kurmaya karar aşamasında bir uçuş öncesinde Newyork havaalanındaydım.. Birden gözüme gazete satıcısı ilişti… Elindeki gazetelerinin birindeki başlık ilgilimi çekti.. Elimi cebime attım ama hiç bozuk param yoktu.. Oradan uzaklaşmak üzere ayrılıyordum ki..

Siyahi ve genç delikanlı birden atılarak :”beyefendi buyurun gazete benden size hediyem olsun..” dedi. Bende ona : “elimde bozuk param yok ” dedim.

O da : “Sana ben onu hediye ediyorum” dedi.

Bu olaydan 3 ay sonra yolcuğum aynı hava alanına denk geldi..

Gözüm bir gazeteye ilişti.. Elimi cebime attım ama yine de bozuk param yoktu. Aynı çocuk geldi :”gazeteyi al” dedi.

Bende ona : “oğlum geçen gün aynı durum yaşandı. Sen bu durumla her karşılaştığında insanlara gazeteyi hediyemi ediyorsun?” dedim..

Dedi ki : “Tabi ki.. Ben verdiğimde, tüm kalbimle veriyorum. Bu beni mutlu edip rahat kılıyor…

Bil Gates diyor ki : “Bu cümle benim aklımı o kadar kurcaladı ki daima acaba çocuk hangi mantık esasına ve hangi hissiyata göre böyle söylüyordu..”

19 yıl aradan sonra… Ekonomik gücümün doruğuna ulaşıp, dünyanın en zengin adamı olduğumda.. Bu genç delikanlının iyiliğinin karlılığını verebilmek için onu arayıp bulmaları için bir grup oluşturdum.. Onlara falan havaalanına gidin ve bana gazete satıcı siyahi genç delikanlıyı bulun dedim. Bir buçuk ay aradan sonra alanın birinde bekçilik yaptığını öğrendim… Ona bir davetiye gönderip ofisimde ağırladım. Ona “beni tanıyor musun?” diye sordum.

O da : “Tabi ki sen Bil Gates sin herkes seni tanır”

Ona : “Hatırlar mısın sen ufakken gazete satıyordun bende bozuk yoktu ve sen bana gazeteyi hediye ettin. Bunu neden yaptın?

O da : “Belli kesin bir neden yok. Yalnız birine karşılık beklemeden bir şey verdiğim zaman mutluluk duyuyorum ve beni rahat ve huzurlu kılıyor” dedi.

Ona dedim ki : “Sana iyiliğinin karşılığını vermek istiyorum.. Dile benden ne dilersen..!”

Dedi ki : “Nasıl..”

Ona : “Sana istediğin ne ise vereceğim..”

Gülerken bana dedi ki :”Ne istersem onumu bu gerçek mi?”

Ona : “Evet. Ne istersen vereceğim..”

Oda : “Size teşekkür ediyorum beyefendi. Fakat hiç bir şeye ihtiyacım yok…”

Ona : “Bir şey istemen lazım sana iyiliğinin karşılığını telafi etmek istiyorum..”

Oda : “Sayın Bil Gates her şeyi yapacak gücün var ama benim iyiliğimi telafi edemezsin..”

Ona : “Ne demek istiyorsun ve nasıl olurda telafi edemem”

Oda :” Seninle benim aramızdaki fark ben sana yoksulluğumun doruğunda verdim, ama sen zenginliğinin doruğunda bana veriyorsun buda durumu telafi etmez… Ama senin yaptığın (karşılık vermeye çalışman) bu güzellik beni çok mutlu etti.. Teşekkür ederim”

Bil Gates anlatıyor :

“İşte o sözü kendisinin benden daha zengin olduğunu hissetmeme neden oldu…

Çünkü en makbul verme çeşidi, senin ihtiyacın var iken vermen..

Çocuğun bana yaptığı da budur…

Kaktüsler ve Çocuklar

Kaktüsler ve Çocuklar

Meksika’da çölde yetişen bir tür kaktüs vardır. Agave Kaktüsü…

Bu kaktüs tekilanın hammaddesi olduğu gibi, yapraklarında da Sisal denen ipeksi bir iplik var ve ipekten daha pahalı bir kumaşın yapımında kullanılır.

Bir gün bir işadamı bu kaktüslere yatırım yapmaya karar verir.

Büyük bir fabrika kurar, büyükçe ve verimli bir tarlada kaktüsleri yetiştirmeye başlar.

Kaktüsleri orada daha büyük ve daha bol yapraklı yetiştirmek için her türlü fedakârlığı yapar.

Kaktüsleri bol vitaminler ve zenginleştirilmiş gübrelerle besler.

Çabaları sonuç verir, daha iri ve yaprakları daha büyük bitkiler elde eder.

Sıra yaprakların içindeki iplikleri toplamaya gelir. İlginç bir olayla karşılaşırlar; hemen hemen tüm kaktüslerde bu iplikler kaybolmuştur!

Yapraklar daha iri olmuş ama içlerindeki iplikler kaybolmuş.

Buna bir türlü anlam veremez ve işadamı büyük bir zararla fabrikayı kapatmak zorunda kalır.

Ama olayın sebebini öğrenmek ister ve sorunun peşini bırakmaz. Sonuçta Amerikalı bir bitki biyoloğu ile anlaşır.

Bitki biyoloğu çöle gider, bu tür kaktüslerden birinin yanında çadır kurar ve bir-iki ay kaktüsü gözlemler, inceler ve sonuçta bir rapor yazar.

Raporda şu ifade yer alır;

“…bu ipliklerin ortaya çıkma sebebi çölün çetin ve zor koşullarıdır.

Siz bu kaktüsü rahat bir ortama yerleştirmekle bu yeteneğinden etmişsinizdir…. “

Çocuk yetiştirirken, eğer ona kötülük yapmak istiyorsanız her istediğini verin.

Eğer iyilik yapmak istiyorsanız, bırakın bazı sorunlarını kendisi çözmeye çalışsın…

Bunu Yaparken de kendisini geliştirsin

Düş zamanı yolcuları

DÜŞ ZAMANI YOLCULARI

Aborjinler için ‘Rüya’ çok ayrı bir anlama sahiptir. Rüya görmek önemli bir ritüeldir ve bu durum, alternatif tıbbın yoluna da ışık tutmayı başarabilmiştir.

Öyle ki, Didgeridoo adı verilen Aborjin çalgılarının tamamen uyku seansları düzenlemek için çalındığı düşünülmektedir.

Günümüzde “Uyku Apne Sendromunu” tedavisi için alternatif yöntem olarak Aborjin çalgılarının sesleri kullanılır.

Aborjinler için uyku geçmiş, gelecek ve şimdinin bir karmasıdır ve Aborjinler için “düş görmek bir iletişim aracıdır”.

Onların inancına göre, hiç kimse ölmez ve yaşam son bulmaz çünkü gerçek hayat rüyalarda görülen dünyalardır ve bu dünya, ‘düş zamanı’ denilen bir çizgide ilerler.

Ölüm ve doğum bu düş zamanının parçalarıdır; hayat döngüsü rüya ile başlar ve devam eder. Aborjinlerin olabildiğince sade kalan hayatları ve medeniyetlerini geliştirmemelerindeki en büyük etken de bu felsefedir.

Aborjinler dünyayı o kadar fani görürler ki, deyim yerindeyse bu dünyaya dikili tek bir ağaçları bile olmadan yaşayabilmeyi başarmışlardır.

Aborjinlerin belirgin özelliklerinden birisi de telepati yetenekleridir.

Seslerini, şarkı söylemek ve ritüel yapmak için kullanan Aborjinlerin, duygu ve düşüncelerini algı yoluyla iletmekte oldukları düşünülür.

Aynı soruya birbirleriyle konuşmadan ortak cevap veren Aborjinlerin, kendi aralarında telepati yeteneklerinin ne derecede yoğun yaşandığı da tamamen çoğumuzun anlayamayacağı türden bir algı boyutu…

Bir Aborjin’e verilen bilginin, herhangi bir görüşme olmadan diğerinden edinilebilmesi de bu düşünceyi kuvvetlendirmektedir.

Her ne kadar bu konuda kesin bir bilimsel kanıt ortaya çıkartılmamış olsa da, mevcut testlerde ilkel hayatını koruyan, asimile olmamış Aborjinlerin telepatiyle iletişim kurduklarına dair bilgiler oldukça yoğundur.

İşte tam da burada şöyle bir not düşmeliyim; telepati yeteneğinin gelişmesi ve kullanılır olmasındaki en büyük etken, Aborjinlerin hayatlarında yalana yer olmayışıdır.

Yalana yer olmamasından da ziyade Aborjin kültüründe “yalan”, tanımlanmış bir kelime bile değildir aslıda. Yalan olmadığı için de duygularını tüm gerçekliğiyle karşı tarafa aktarmaları, zihinsel bulanıklıkları olmadığı için mümkün hale gelebilmiştir.   

Dip Not:

Aborjinler; Öz benliklerini yitirmeyen, zaman perdesini yırtarak, dikey ve sonsuz zaman algısının “düş yolcuları”…

Onların yaşamlarına bakınca şu soruyu sormadan edemiyorum.

Gelişmişlik ve zenginlik ölçütü;

Dışarı doğru alınan ve teknolojinin her türlü imkanını, bilimsel başarılarını yaratan, ancak her şeyi hızla tüketen, buna rağmen ‘değişim’ düğmesine kendi içinde basamayan insanlığın modern dünyası ve saatinde mi saklı;

yoksa öz benliğe- birliğe- doğru alınan yolculuğunun zamandan bağımsız ancak sonsuz ve zengin ‘düş zamanında’ mı?

Düzenlenmiştir✍🏻

Evren’den…

Karanlığın Kuvveti

Talip APAYDIN’IN 1967 yılında yayımlanan ”Karanlığın Kuvveti” adli kitabında yer alan anısı,

İşte öykü:

Kurban bayramı tam kışın ortasına rastlıyordu.

O günler bir soğuktu, bir soğuktu…

Kar, fırtına, tipi… Eskişehir ortalarında papaz harmanı savruluyordu. Göz gözü görmüyordu dışarılarda.

Sular donmuştu hep.

Seydi Suyu iri buz parçaları akıtıyordu.

Santral kanalı kapandığından, elektriklerimiz kaç gündür doğru dürüst yanmıyordu.

Akşam seminerlerinde kitap okuyamıyorduk, ders çalışamıyorduk.

Lambalar ikide bir usulca sönüveriyordu.

Dersliklerimizde pelerinlerimizle oturuyorduk da, gene de ısınamıyorduk.

Musluklarımızdan su akmıyordu. Ellerimizi yüzlerimizi yıkamak için dere kıyısına gidiyorduk. İçme suyumuz yoktu.

Üç gün bayram iznimiz vardı, ama bu soğukta nereye gidecektik? Köyü yakın olanlar gitti ancak.

Bayram sabahı kampana çaldı. Dışarıda toplanılacak dediler.

Başımızı gözümüzü sararak, büzülerek çıktık.

Müdürümüz Rauf İnan merdivende bizi bekliyordu.

Üstünde palto bile yoktu. Ellerini arkasına bağlamıştı.

Boz urbaları içinde, yağsız çehresiyle bir heykel gibiydi.

Savrulan karlardan gözlerini kırpıştırıyordu.

O halini görünce usulca pelerinlerimizin yakalarını indirdik.

Ellerimizi cebimizden çıkardık.

“Arkadaşlar !” diye başladı. Bir canlıydı sesi, bir heybetliydi.

Önce yılgınlık psikolojisinin zararlarını anlattı.

Korkan insanın muhakkak yenileceğini ve korktuğuna uğrayacağını söyledi.

Bu hava soğuk evet, fakat siz isterseniz üşümezsiniz, dedi..

Olduğumuz yerde birkaç kez sıçramamızı ve kuvvetli tepinmemizi istedi.

Dediğini yaptık. Birden ısınmıştık sanki. Hoşumuza gitmişti.

Bugün bayram, dedi. Şimdi birbirimizi tebrik edeceğiz.

Sonra yapacağımız iki iş var:

Ya tekrar içeri girip sıralara büzülmek, mıymıntı mıymıntı oturmak,

bu üç günü böyle faydasız, hatta zararlı geçirmek, can sıkıntısından patlamak.

Boşuna içlenmek. Üstelik üşümek.

Yahut da kazmayı, küreği alıp, santral kanalını temizlemeye gitmek.

Emin olun gidenler, kalanlar kadar üşümeyecektir.

Çünkü inanarak çalışan insan ne soğukta üşür, ne sıcakta yanar.

O; yücelten, dirilten, kuvvetli kılan bir heyecan içinde her türlü güçlüğün üstüne çıkmıştır…

Onu hiçbir karşı kuvvet yolundan alıkoyamaz.

Yeter ki bir insan yaptığı işin gereğine inansın.

-Ben şimdi kazmamı küreğimi alıp kanala gidiyorum, dedi.

Çünkü kanal açılınca elektriklerimiz yanacak.

Elektrik yanınca okulun işleri yoluna girecek. Kitap okuyabileceksiniz, ders çalışabileceksiniz.

Sularınız akacak, yıkanabileceksiniz.

Size şunu söylüyorum, bizim asıl bayramımız,

yurdumuz bu gerilikten, bu karanlıktan kurtulduğu gün başlayacaktır.

Şimdilik bize düşen milletçe çalışmak, çok çalışmaktır.

Parolamız şu olmalıdır:

“Bayramlarda çalışırız bayramlar için”.

Ben gidiyorum. Gelmek isteyenler gelsin.

Heyecanlanmıştık, üşümemiz geçmişti.

Hepimiz geleceğiz! diye bağırmıştık.

Bayramda çalışırız bayramlar için!

Bayramda çalışırız bayramlar için!

Altı yüz kişi böyle bağırdık.

Sonra da kazma kürekleri koyduğumuz işliğe doğru bir koşuşma başladı.

İnsanların böyle canlanması, bir amaca doğru saldırması belki sadece savaşlarda görülür..

Santral havuzundan başlayarak onar metre arayla su kanalına dizildik.

Çıplak Hamidiye Ovası ayaz. Kırıkkız Dağı’ndan doğru zehir gibi bir rüzgâr esiyor.

Pelerinlerimizin etekleri uçuşuyor.

Kazmayı vurdukça yüzlerimize buz parçaları fırlıyor.

Bazı yerlerde kar her yeri doldurmuş, kanal dümdüz olmuş.

Nereyi kazacağız belli değil.

Müdürümüz, öğretmenlerimiz başımızda dört dönüyorlar.

Bir o yana koşuyorlar, bir bu yana.

Öyle çalışıyoruz ki, boyunlarımızdan buğu çıkıyor.

Bazen adam boyunda buz parçalarını elleyip çıkarıyoruz kıyıya.

Kimisi bağırıyor, kimisi kazmalara tempo tutuyor. Bir gürültü gidiyor kanal boyunca.

Yeşilyurt köylüleri evlerinin önüne çıkmış, bize bakıyorlar..

Böyle çalışmamıza alışkınlar ama bayram günü, bu soğukta nasıl donmadığımıza şaşıyorlar.

Yeşilyurtlu arkadaşımız Azmi, köyü yakın olduğu için izinli ya!

Bize evlerden bazlama ekmek taşıyor. Köylü ekmeğini özlemişiz, aramızda kapışıyoruz.

Yukarılardan, aşağılardan ikide bir sesler yükseliyor:

-Bayramda çalışırız bayramlar için!

Koca ova çınlıyor. Taa uzaktan Hamidiye’nin, Mesudiye’nin köpekleri ürüyorlar.

Bu kış günü böyle seslere anlam veremiyorlar herhalde.

Ayaz ovanın ıssızlığı yırtılıyor.

O gün o kanalın yarı yerini açtık.

Bir buçuk metre derinliğinde, uzun, derin bir çukur karları yara yara gitti.

Ertesi gün taa bende kadar tamamladık. Sonra merasimle suyu saldık.

Nazlı bir gelin getirir gibi önünden ardından yürüyerek, türküler marşlar söyleyerek getirdik

ve geç zamanda, santral havuzuna döndük,

sonra bir baktık, okulumuzun balkonuna çakılı “Ç K E” yandı… ( Çifteler Köyü Enstitüsü ).

O zamanki sevincimizi nasıl anlatmalı? Üşümüş ellerimiz alkıştan ısındı.

“Yaşa var ol” seslerimiz ufukları kapattı.

Dünyanın en içten gelen, en coşkun bayramı oldu belki.

Hiç unutmam bir arkadaşımız kendi ellerini öpüyordu.

“Aferin ulan eller, diyordu, bu elektriğin yanmasında senin de hissen var, yaşasın.”

Sevinçten gözlerimiz yaşarmıştı. Müdürümüz bir tümseğe çıktı. Birkaç kelimeyle başarımızı tebrik etti.

Her nokta koyuşta “sağool!” diye bağırıyorduk..

– Şimdi, dedi, depomuza su dolacak, banyoyu yakacağız.

Yıkanın ve çalışıp başarmış insanların huzuru içinde uyuyun.

İşte gördünüz, inanarak çalışan yapar! Amacına ulaşır!

Bu heyecanla çalışmaya devam edersek, biz Türkiye’yi de yükseltebiliriz!

– Yükselteceğiz!, diye bağırdık.

-Bayramda çalışırız bayramlar için!

-Bayramda çalışırız bayramlar için!

İçeri girdik, musluklardan şarıl şarıl sular akıyordu. Birbirimizi tebrik ediyorduk

“Unutulmaz bir bayramdı.”

———————————————————–

1947’de KÖY ENSTİTÜLERİ kapatıldı.

Paskalya adası

Paskalya Adası Trajik Hikayesi:

Ağaçlarını yok eden bir uygarlığın hazin sonu!

Paskalya Adası çok özel bir ada, çünkü dünyanın en uzak adalarından biri.

Düşünün, insan yerleşimi olan en yakın ada (Pitcairn) 2075 kilometre, en yakın kıta ise (Güney Amerika, Şili) tam 3500 kilometre mesafede.

8. yüzyılda denizci Polinezya yerlileri adayı keşfettiler. Her volkanik pasifik adasında olduğu gibi karşılarında ormanlarla kaplı yemyeşil bir yer buldular.

Bu ormanların içinde dünyanın en büyük palmiye türü bulunuyordu. Bu palmiye çok önemliydi. Çünkü bu palmiyenin özsuyundan şarap ve bal üretiliyor, fıstığı yeniyor, yaprakları da sepet, ev ve yelken yapımında kullanılıyordu.

Dahası bu palmiyenin gövdesi çok sağlamdı. Denizlere açılabilek büyük tekneler bu palmiyeyle yapılabiliyordu. Sadece palmiye değil bunun yanında beş tür ağaç vardı. Bunlarda yine yaşam için çok önemli ağaçlardı.

Kayık, elbise, zıpkın vs. Bunun yanında Malaya diye bir tür vardı ve elması çok lezzetliydi. Adada yaşayan hayvanlarda vardı. Kuşlar, kertenkeleler vs. İlk zamanlar her şey iyi gidiyordu.

Sosyal etkinlikler için boş zamanları kalıyordı. Paskalyalılar bu boş zamanlarında mitolojik hikayeler oluşturdular. Bununla birlikte dini ritüeller oluştu.

Gördüğünüz bu devasa yani boyu 23 metreye ağırlığı 250 tona varan devasa heykeller oluşturdukları mitolojiyle ortaya çıktılar.

Ada daha sonra bir kaç kabileye bölündü. Bu kabileler birbiriyle en büyük heykeli ben yapacağım yarısına giriştiler. Tepelerdeki taş ocaklarında oyulan dev heykelleri dikilecekleri kıyılara taşımak için ağaçlar kullanmışlar.

En büyük heykeli yapmak için daha çok ağaç kestiler. Komik bulmayın, günümüzde gurur duyulacak konularımız daha komik bence. Onlar da devasa heykellerle gururlanıyordu.

Paskalya yerlileri, kendilerini sürükleyen rekabet hisleriyle gittikçe daha büyük heykeller yaptılar, gittikçe de daha hızlı ağaç tükettiler.

Önce ağaçlar tükendi; ağaçlar tükenince bırakın heykeller dikmeyi, ev yapamaz, balığa çıkamaz hale geldiler. Ayrıca ağaçların azalması, çok rüzgar alan Paskalya’da erozyonun artmasına neden oldu, tarım zorlaştı ve verimi iyice düştü.

Heykel olmayınca din de kalmadı, sosyal düzen de..Zamanla açlık korkusu ve barbarlık bütün hayata egemen oldu. Özetle, adada yaşamak sonu gelmez bir işkenceye dönüştü.

Şöyle bir üstbakış özetleyecek olursak, bakın nereden nereye:

8. yüzyıl: Ormanlarla kaplı bir bolluk adası

13. yüzyıl: 80 tonluk kutsal heykeller diken ileri bir uygarlık

17. yüzyıl: Çöküş

Eskiden tahıl ambarı olan Kuzey Afrika’nın neden çölleştiğini anlamadan Roma İmparatorluğu’nun neden çöktüğünü anlayamazsınız. Veya aşırı nüfus yoğunluğunun sosyolojik ve çevresel etkilerini anlamadan Maya Uygarlığı’nın neden çöktüğünü anlayamazsınız.

Kaynaklar:

Tunç Ali Kütükçüoğlu

Çöküş, Jared Diamond (kitap, ingilizcesi Collapse)

Dünyanın Yeşil Tarihi, Clive Ponting (kitap)

Twitter’da bir söyleşi: Paskalya Adası Trajedisi

Horizon – The Mystery Of Easter Island (video)

The Lessons of Easter Island (web sayfası)

Mendil

Mendil alır mısın abi?” dedi, kirli ama güzel yüzüyle.

”Yok” dedim, ”Sağ ol, sağ ol, benim var”

”Olsun sonra kullanırsın” dedi titrek sesiyle.

”Peki” dedim, ”Ver bir tane”

Uzattım parayı, sevindi. ”Mendil kalsın” dedim, gücendi.

”Olmaz öyle şey, ben dilenci değilim”

”Peki” dedim, ”Peki, kızma”

Aldım mendili elinden sordum: ”Adın ne senin?”

”Murat” dedi, ”Murat ama arkadaşlar ‘ince’, der zayıfım ya hani.”

”Annen, baban yok mu senin?”

”Bilmem, vardır herhalde. Hiç görmedim ki.”

”Peki nerede yaşıyorsun sen? ” dedim.

”Her yerde” dedi, hem de gülerek…

”Nasıl yani her yerde?”

”Öyle sınırlamıyorum kendimi sizler gibi” dedi ve patlattı kahkahayı.

Haksız da sayılmazdı hani…

”Kimden alıyorsun sen bu mendilleri?”

”Sakallı mehmet amcadan”

”Kaçtan veriyor sana tanesini?”

”İkiyüzelli’den”

”Peki sen ne kazanıyorsun mendil başına?”

”Ee!.. İkiyüzelliii”

”Ne yani hiç para almıyor mu Mehmet amcan senden?”

diye sordum şaşkınlıkla.

Biraz kızgın baktı yüzüme: ”Siz hep böylesiniz zaten,

karşılıksız iyilikten anlamazsınız.”

”Niye ki?” dedim, anlattı:

”Bir keresinde bir abla ağlıyordu, ‘Abla mendil alır mısın?

diye sordum, ‘defol!…’ diye bağırdı bana. Oysa, oysa vallahi satmayacaktım ben ona, gözyaşlarını silsin diye vermiştim mendili. Anlamadı… Ama ben yine de

gizlice koydum çantasına.”

”Peki” dedim, ”Ben bir yıllık mendil ihtiyacımı alsam senden,

bir seferde, topluca yani olur mu?”

”Olmaz” dedi kafasını iki yana sallayarak.”Olmaz!…

O zaman benim bütün günlerimi satın alırsın.

Satılık olanlar sadece mendiller abi.

Günlerimi bırak, bana kalsın…

Alıntı

« Önceki Yazılar